Daniel Defoe – Veba Yılı Günlüğü

Kütüphaneye baktım ama bulamadım, önemli bir kuramsal metinde kurgu ve kurgu dışı bahsi bu metinle ilgiliydi. Wikipedia’dan azıcık çarparak gidiyorum, piyasaya anı olarak sürülen bu metin 1780’de kurmaca olarak değerlendirilmiş, tartışmalar Defoe’nun sadece editörlük yapmadığı, metni bizzat kaleme aldığı savıyla kızışmış. Yarı kurgu yarı kurgu dışı bir metin olduğu görüşünde birleşilmiş olsa da bu metnin hangi türe gireceği muamma, illa bir türe sokmak gerekirse tabii. Metnin sonunda “H.F.” imzası vardır, Henry Foe, Defoe’nun amcası. Günlük mü, anı defteri mi tutmuş bilinir de ben hatırlamıyorum şimdi, metnin o anı defteri veya günlükten olduğu gibi aktarılmadığı bariz, Defoe metne öyle veya böyle dokunduğuna göre “bu meseleyi sonra anlatacağım”, “bu mevzu süper ama biraz sonra anlatırım” kısımlarını ekledi. Metin bölümlere ayrılmamışsa da bu cümleleri kerteriz alarak anlatıyı parçalara bölebiliriz, anlatılan mevzu bu cümlelerle aniden değişir çünkü. Şu da var, 1665’te Londra’yı kasıp kavuran salgın sırasında Defoe beş yaşında, hatırladıklarıyla birlikte çevresinden duydukları, dinledikleri de metni kurmasını sağlamıştır. Kurmaca muhteliftir, bu metni ara bir form olarak görebiliriz. Metnin ilk versiyonunun kapak yazısında olaylar sırasında Londra’da bulunan birinin yazdığı söyleniyor metni, ilk kez yayımlanıyor, okurlara da o dönemlerin insanını görmek, anlamak düşüyor. Gerçi insanların salgın sırasındaki davranışları günümüzün vurdumduymazlığını öylesi andırıyor ki bu metni bugüne uyarlayıp yazsak yeğenimiz köşe olabilir. Vebanın doğudan geldiği söyleniyor, Türk limanlarının adı sıralanıyor ama iki bölüm var ki dört yüz yıl öncesinin yorumları günümüze bu kadar uyar. Anlatıcı insanların duyarsızlaşmasını anlatırken Türklerin kaderciliğinden bahsediyor, aynı anlayış yüzünden İngilizler patır patır ölüyorlar. Bir diğer mesele saat dokuzdan sonra içkili mekânların kapanması. Malum, Tanrı’nın öfkesi sokaklarda kol gezerken yaratıcıyı daha fazla kızdırmamak lazım, bu yüzden içki içenler başlarının çaresine bakmalılar. Hafta sonları alkol satışlarının yasaklanması yok ama, bu bizi bir adım ileriye taşır, Tanrı’yla daha bir içli dışlı olduğumuzu gösterir. Bu samimiyetten ötürü henüz yırtamadık ama yakındır.

Söylentilerin yayılmasıyla başlıyor her şey, anlatıcı komşularıyla konuşurken Hollanda’da veba salgınının tekrar başladığını öğreniyor. İlginçtir, anlatının ilerleyen bölümlerde İngiltere’nin Hollanda’yla savaşa girdiğini, Hollanda’nın İngiltere’yi iyi bir tokatladığını ve limanlarına İngiliz gemilerini sokmadığını göreceğiz. Sadece Hollanda değil, neredeyse bütün ülkeler İngiliz bandıralı gemileri barındırmayacaklar, İngiliz mallarını yakacaklar ve karaya çıkmaya çalışan tayfayı öldürmekle tehdit edecekler, öldürecekler hatta. Hollanda’nın nasıl yırttığını merak edeceğiz ama öğrenemeyeceğiz. Denizdeki son üstünlük zamanlarına denk geleceğiz bir de, kısa süre sonra İngiltere ağır sanayi hamlesiyle, tankla, tüfekle saldırınca denizlerde egemenliğini kuracak, İspanyollar, Portekizliler ve Hollandalılar savaş kapitalizmini sürdüremeyerek ticari üstünlüklerini yitirecekler. Bu veba bir dönüm noktası olarak da görülebilir aslında, İngiltere iç karışıklıklardan sonra bu vebayı da atlattıktan sonra pamuk imparatorluğuna doğru adım adım ilerleyecek. O zamanlar tütün ve kahve ticareti iş yaparken bir süre sonra yavaş yavaş sanayiye kayacak dünya, İngiltere bu hareketin başını çekecek. Neyse, iki Fransız vebadan ölüyor ve şenlik başlıyor. Hastalıklı bölgeden kimse geçmiyor, halkı telaş alıyor, ölü sayıları giderek artmaya başlıyor. Anlatıcı ara ara ölü sayılarını veriyor, istatistikler sonradan eklenmiş veya Defoe yazarken eklemiş, hangisiyse artık. Bu mevzuyu bir daha açmayacağım, kurgunun her ögesini iki türlü de düşünmek lazım. Mayıs başında halk iyimser, kent genelde sağlıklı ve ölü sayısı az, birkaç gün süren bu umut rüzgârı hemen sönüyor ve ölü sayıları arttıkça insanlar evlerine kapanmaya başlıyorlar. Şifayı kapanlar hastalıklarını gizlemeye başlayınca yayılım hızı artıyor, komşular selamı sabahı keserler diye korkanlar evlerinin yetkililerce kapatılacağını düşündükleri için ses çıkarmıyorlar. Soylular ve zenginler kırsala kaçarak kurtulmaya çalışıyorlar, şehirde orta ve alt sınıf kalıyor bir, anlatıcı dükkânının başında durup abisinin bütün ısrarlarına rağmen şehri terk etmiyor. Kontrol etmek için abisinin evine gittiği zaman komşuların depodaki şapkaları yağmaladığını görüp duruma el koymaya çalışsa da salgının şiddetinden ötürü ortada kolluk kuvveti kalmadığı için pek başarılı olamıyor, zaten şapkaları alan insanlar bir süre sonra ölecekleri için işin vicdani yanı da var, ses çıkarmıyor en sonunda. Şehir boşalıyor, ahali ev hapsine girmiş olsa da bazıları duvarları delip kaçıyorlar evlerinden, bekçiler sopa yiyorlar bir güzel, insanlar ilahi cezayı çekmek istedikleri için dışarı çıkıp tanıdıklarını ziyaret ediyorlar. Bizdeki düğün haberlerinin anlattığı durumlar çıkıyor ortaya, ev ziyaretine giden bir vebalı herkesi hasta ediyor, kendisiyle birlikte dostlarını da götürüyor öbür tarafa, böyle çok hikâye var. Hâkimler ve savcılar işlerini iyi yapıyorlar, asayişi korumaya çalışıyorlar ve anlatıcının övgüsünü alıyorlar, her ne kadar bekçilerin sayısı yetersiz olsa da elden gelenin yapılmadığı söylenemez. Doğaüstü zırvalarla halkı dolandıran tipler ortaya çıkıp milleti söğüşlüyorlar bir güzel, şifacılar çaresiz halkın parasını cukkalıyorlar. Bugün bir haber gördüm, pandemi sürecinde astrologların gelirleri yüzde bilmem kaç artmış, insanlar korkudan para saçmaya başlamışlar belli ki, anlamsız da olsa rahatlamaya ihtiyaçları var. Nice sanrı hakikat olarak kabul ediliyor, vebanın bulaşıcılığı gerçeklikten sayılmıyor, inançlar yaşamları esir alıyor. Anlatıcı İncil’den sıklıkla alıntı yaparak şahit olduğu olayları ilahi gözle değerlendiriyor bir yandan, ölümden korkulmaması gerektiğini söylüyor, bir süre sonra o da korkuyu beklemekten yılıp kendini sokaklara atıyor ve insanları gözlemlemeye başlıyor. Yakınlardaki gemilerde yaşayan insanların hallerini öğrenmek için kıyıya gittiği bir gün gemilere yiyecek taşıyan adamla tanışıyor, durumu kötü olan adama yardım edip en azından birilerinin, adamın ve ailesinin kurtulması için elinden geleni yapıyor, duyarsız biri değil. Başka bir serüven de kırsala gitmeye çalışan topluluğun başından geçiyor, anlatıcı küçük bir kafileye katılıp vebanın henüz ulaşmadığı bölgelere gitmeye çalışırken yanından geçtiği kasabaların dışarıdan gelenleri kabul etmediğini görüyor, nöbetçiler silah zoruyla uzaklaştırıyorlar göçenleri. Korkunun egemenliği sosyal yaşamı paramparça ediyor, güvensizlik ayyuka çıktıkça dramlara şahit oluyoruz. Korkunç günler.

“Londra’nın ikinci bir Ninova olma ihtimali” yavaş yavaş düşüyor, veba şehrin öte tarafına doğru yayıldıkça başlangıç noktasındaki vakalar azalıyor, en sonunda hastalıktan eser kalmıyor. Tabii bunda neredeyse bütün şehri kül eden yangının da etkisi var. Sonuçta şehirden uzaklaşabilen yoksullar hızla geri dönüyorlar, zenginler biraz daha ağırdan alıyorlar işi. Evlerde gece gündüz güçlü ateşler yakılıyor, alevlerin arındırıcılığına sığınılıyor, vaka sayıları düştükçe felaket tellalları ortadan kayboluyor, yaşam normale dönmeye başlıyor. Geride toplu mezarlar kalıyor, kireçlenip koca bir çukura atılan bedenlerin üstü kapatılsa da bir süre sonra o alanlarda başlayan inşaatların temeli kazılırken çürümüş bedenler, kemikler açığa çıkıyor, dehşet verici. Tabuta gerek yok, zaten rahip de yok ortalıkta, öylece atılıyor ölüler. Akbabalar türüyor hemen, mezar soyguncuları kıyafetleri, değerli eşyaları çalıyorlar. Toplumsal çürüme işte, anlatıyı toplumun dağılma aşamalarını ele alması yönünden incelemek ilginç olurdu, bu açıdan çok zengin.

Kanonun temel metinlerinden, Defoe’nun romancılığının önemli parçalarından biri. İlgilisi okusun, hoştur. Robinson Crusoe‘nun ardından yazılmıştır, son olarak bunu söyleyeyim.