Ahmet Tulgar – Birbirimize

“Defter”. Anlatıcı banyoya girer, ellerini yıkar, “küvetin kendinden desen gibi kendinden sabunluğu” bu iş için ayrılmış sabun içindir, sabunluk işini yapar. Sonra lif, duş jeli, baldırların başladığı yerden aşağı yukarı. Lif suya, sıra içerideki adamda. Adamın bastığı yerleri ıslak mendille siler anlatıcı, iz kalmamalı. Kapı kolunu, şifonyeri siler, duştaki adam çıkıp gider, bu kez lifi atar anlatıcı. “Sonra duş başlığının hortumunun duş başlığından akan suyla armatürü yıkarken tuttuğum yerini armatürden akan suyla yıkadım.” (s. 71) Seremoni bittikten sonra hazırdır artık, hatırladıklarını “hayattan aldıklarının defterine” kaydedebilir. Bu öykü Tulgar’ın anlatı dünyasını örnekliyor, kitap Bernhard’ın anısına ithaf edildiyse Bernhard’ın sarmal anlatısının nüvelerini neden aramayalım, arayalım ve bulalım, bazı öykülerde varken bu öyküde de vardır, bu öykü Tulgar’ın bazı öyküleridir. Armatür, su, duş, döner bunlar, kısa bir örnektir gerçi, başka öykülerde Bernhardcılık daha uzun oynanmıştır. Başka, temizlik izleği. Karakterler temizlenmeyi severler, duşta donlar, kasıklar, kalçalar, lifler, şampuanlar sıralanır, hijyen estetiği üfürülür. Olay örgüsünün bitiminden itibaren kayda geçirilmiş gibidir diğer öyküler, çizgisel anlatı genellikle sonlandığı noktada başlar ama hepsi bu biçimle yazılmamıştır. Her öykü için “Defter”deki hazırlık aşamalarına gereksinim duyulmuştur sanki. Öyküler kısadır, Bernhard’ın aynı olaya dönüşleri yoktur da olayların tekrarları vardır, günden güne küçük değişimlerle doğan hikâyenin izinden gideriz. Bu öyküler aslında Bernhard’ın tek öykü kitabındakileri andırır, kısa ve sarsıcı. “Doktor Hanım” mesela, mahkeme sahnesiyle başlar, doktor hanım birini banyoya sokup yıkamıştır ama yıkadığı kişi arıza çıkarmış olacak ki mahkemelik olmuştur sonuçta, hâkim alay eder, sanki kendi sorup kendi cevaplamış gibi gözüküyor ama cevabı verenin hâkim değil doktor olduğunu biliyoruz, yanlış düzeltilmemiş. Daha iyisini bulsa kızına onu alacağını söyler doktor hanım, anlatıcı her şeyi gözlemlemektedir, doktorla hastanenin asabiye odasında yaptığı kısa röportajla tanışır. Küçük bir kasabada kızına zampara bir savcıyı “ayarlar”, kızlarını babasız büyüttüğü için hastalık derecesinde düşkündür evlatlarına. Gerdek gecesi damadı yıkamak ister, o sırada kızı gelip durumu görür ve çıkıp gider. Sonrası intihar, savcının yırtması, doktor hanımın aldığı ağır ceza. Öykülerden ikisinde anlatıcının adı Ahmet, Tulgar bir röportajında öykülerinin konularını yaşamdan topladığını çıtlattığına göre duyduğu veya şahit olduğu olayları öyküleştiriyor belki, gazeteciliğinde buna benzer çok hikâyeye şahit olmuştur ve bu şehadetler ki bazı öykülerinin temelidir. “Dokunulmazlık Yasası” da bu bazı öykülerden, tekniği hoş, ara cümlelerle kesilen ana cümlelerin sürerken yeni ara cümleler doğurduğu, anlatının ve anlatının anlatısının paralel ilerlediği bir öykü. Anlatıcı 70’lerin sonunda, sosyalist olduğu sıralarda örgütlerin aranan üyelerini evinde sakladığını tahayyül eder, cinsel arzuların payı hayli fazla bu hayallerde. Erotizm, cinsel tansiyon hemen her öyküde karşımıza çıkar, öyle ki anlatıcının tekme tokat dayak yediği öyküde bile inen her darbenin mazoşistik haz verdiğini söyleyebiliriz. Neyse, 2000’lerin başında evine nargile alır anlatıcı, ABD’nin Irak’a girdiği sırada kaçan Iraklıların bu nargileyi içtiğini kurgular. Sonra esas hikâyeyle bu giriş mahiyetindeki bölümü bağlayan paragraf gelir: “Gazetecilik tuhaf meslek. Başka zamanlarda birçok sebeple konuşmayacağın, tanışmaktan, elini sıkmaktan kaçınacağın -benim sebeplerimin daha çok siyasi olmasına özen gösteririm- insanlarla tanışıyorsun. Bir kere tanıştın mı da iş işten geçiyor bazen. O zaman hissettiğim yakınlığın altında cinselliğin yattığını memnuniyetle kabulleniyorum. Ne de olsa siyasetin sınırlayamadığı bir alandır arzular alanı.” (s. 79) Yetkili bir abi sahneye girer, anlatıcıya saklanması gerektiğini söyler ve içerideki odaya kapar kendini. Zamanında röportaj yapmışlar, adam anlatıcıyı korumalarının takip ettiği makam otomobiliyle evine kadar bırakmış, önemli biri. Polisler evi bastıkları zaman mekânı aramazlar, aradıkları şahsın gelip gelmediğini anlamaya çalışırlar. Ezan okunur, namaz kıldıkları sırada emekli yetkili abi ses çıkarmadan uzar, kurtulur. Geçmişte kalmış bir olaydır bu, anlatıcı hikâyenin sonunda adamın dincilikte iktidar partisi ile yarışan bir partinin milletvekili adayı olduğunu, dokunulmazlık alarak yırtmaya çalıştığını söyler. Gerçeğe varan bir kurmacadır bu öykü, öykünün dışına çıkmadan da öyküdür ama çıkarsa yine öyküdür çünkü doğruluğu klişeye varır. Memlekette böyle olaylar olmuştur, olur, hemen kanıksanır, bizim memleketin insanının derisi kalındır. Bu da her genelleme gibi yanlış ama genellemeyi yapan için doğrudur.

Cinselliğin ön planda olmadığı, tahkiyenin ağırlığının hissedildiği öykü grubundan bir öykü “Sadece Gidiş Tabii”, oyunlu yine, anlatıcı Buenos Aires’te erkek fahişelerin ana kraliçesi oluşunu anlatacak ama öncesinde Hristina’yla tanışmasını anlatacak, tabii anlatacağı esas hikâye metalıkta silinip gidecek. Hristina’yla tanışma kolay, Hristina Hüzünyadis seyahat acentesinin müdürü, soyadı gibi hüzünlü. Anlatıcıya defalarca ucuz bilet bulmuş, iyi biri. Son kez işlem yapacak, anlatıcının yanında Erkan var bu kez, iki bilet, Buenos Aires. Sadece gidiş tabii. Hristina adamlara bakıp onlarla birlikte gitmek istediğini söyleyince Erkan onay veriyor, böylece anlatıcının kraliçe olma süreci başlıyor. Sonuçta hikâye hikâyedir, hangisinin öncelikli olduğu öykü bitene kadar ortaya çıkmayabilir. “Hıçkırık” en dümdüz öykülerden, anlatıcı yine duş yapar, fazla kurulanmadan donunu giyer, sigara tellendirir. Bu duş, don, kalça işte, dediğim gibi, öykülerde teşhir edilir zira anlatıcı için kıç, don ve duş önemlidir, kıç, don ve duşun önemi öykülerde anlatıcı tarafından teşhir edilmezse de öyküdeki önemi sezdirilir. Sonra ne olur, yan binayı boyayan bir adamın hıçkırıklarını duyar anlatıcı, balkonun kenarından adamı izlemeye başlar. Görülür, önemsemez, aralarında bir iki önemsiz konuşma geçer, görülmenin ve görmenin yarattığı iktidar olgusu iki insanın arasındaki mesafede canlanır. Öykünün sonunda boyacı kardeşinin öldüğünü söyler, davet planları suya düşer böylece. İki Speedo don dolabın derinliklerine, anlatıcı işe. Ekranda iş kazaları, anlatıcı belki boyacının kim olduğunu öğrenmek için araştırır, şansını daha sonra denemek için. Rahatsız edici derecede yoğun bir cinsellik yok öykülerde, homofobik değilseniz kurguya uyan bir gerilim, bir kurgu öğesi olarak görürsünüz cinselliği veya görmezsiniz, kurmaca anlayışınıza, kurmacanın sizdeki neliğine bağlı. “Bir Yaşlı Adamın Gençliği”nden rahatsız olmayacağınız kesin ama, anlatıcı Berlin’e geleli beş gün olmuş, Heinrich Mann’ın kitaplarını yüklenip çıkıyor kitapçıdan, arkadaşıyla buluşacağı yere gidiyor. Esas hikâyeye kadar anlatıcının kişiliğine, mekânın özelliklerine dair tatlı gevezelikler sıralanır, sonra esas adam ortaya çıkar. Jonathan Dukovich elli altı yıldan sonra Potsdam’a giderek birlikte savaştığı arkadaşını ölüm döşeğinde son kez görecek ama anlatıcıyla karşılaşmış bir kere, Kayseri’de yaşadığı, öğretmenlik yaptığı yıllara değinmeden edemiyor. Anlatıcının arkadaşı Murat’ın amcası da Dukovich’le aynı okulda bulunmuş, Murat amcasının adını söyler söylemez Dukovich kaçarcasına uzaklaşıyor. Murat İstanbul’da amcasını arayınca hikâyeyi öğreniyor, eşcinsel olduğu halk arasında yayılan Dukovich oralı bir gençle kaçmış ama bir süre sonra ağzı yüzü dağılmış bir şekilde geri dönmüş, sonra temelli ayrılmış ülkeden. Tulgar homofobi şiddetine, ülkedeki darbe ortamının yarattığı acılara, kısacası güzel ve yalnız ülkemizin meselelerine değiniyor, karakterlerin geçmişlerine şöyle bir değindiği sırada yapıyor bunu, öyküleri doğrudan acı olaylar üzerine kurmuyor.

Tutku tuhaf durumlara yol açabiliyor, üçüncü bir grup öyküden bahsedebilirsek bu tuhaf durumların öykülerini de anabiliriz. İlk öyküler bunlar, sonra hikâyelerin atmosferi değişiyor. Anlatıcının sesinde bir değişiklik yok, çoğu öyküde benzer, anlatıcı(lar) bir meşrepten.

Özgün öyküler, hoş üslup, okunası. Tavsiye ederim, Tulgar’ın kitaplarına sahaflarda denk gelirsem ıskalamam artık.