Markus Gabriel – Dünyanın Neden Var Olmadığı Üzerine

Yeni Gerçekçilik (Neue Realismus) Gabriel’ın postmodernizm sonrası için düşündüğü son model ontoloji, epistemoloji, ortaya karışık. Argümanlarıyla toparlıyor mevzuyu, dağınık bir şey yok. Postmodernizm gelenekle bağları koparıp anlamsızca süren anlam arayışımızı durduracaktı ama yeni yanılsamalar üretmekten başka bir şey yapmadı, sermayenin emrine girmesiyle hakikat sonrasına da omuz verdi bir güzel, bizi metafizikten kurtarmaya çalıştı ama metafiziğin başka bir varyantı oldu, Gabriel’a göre konstrüktivizmin hayli genel bir biçimi haline geldi. Kendinde hiçbir olgu, hiçbir gerçek yok, söylemlerimiz ve bilimsel yöntemlerimiz olmayan gerçekliğin yerine geçmiş durumda, Kant çıkışlı görüşlerin toplamı işte. Renkler üzerinden ilerliyoruz, Galileo ve Newton zamanından beri renklerin var olmadıkları şüphesi yayılıyor, Goethe buna o kadar kızıyor ki renk kuramına dair yazıp çizmeye başlıyor. Dünya tamamen renksiz, görme organımızın etkileştiği doğrulardan doğan dalgaların ürünüdür renkler. Kant bir adım ileri giderek parçacıklar varsayımının Dünya’nın nasıl göründüğüyle ilgili bir metot olduğunu iddia etti, gerçekte Dünya’ya dair hiçbir fikrimiz olamaz. Heinrich von Kleist bir mektubunda Kantçı konstrüktivizmi “yeşil gözlük” analojisiyle açıklıyor, göz yerine yeşil camlarımız olsaydı Dünya yeşil olacaktı ama aslında öyle olmayacaktı, hakikatle verilerin yorumu arasındaki fark bu. Konstrüktivizm yeşil gözlüğe inanıyor, postmodernizm pek çok gözlüğü takıp çıkardığımızı söylüyor. “Postmodernizm, insanın varoluşunu, tüm katılımcıların birbirini baştan çıkarmaya, diğerleri üzerinde egemen olmaya ve onları manipüle etmeye çabaladığı bir Fransız sanat filmi yerine koydu.” (s. 11) Yeni gerçekçiliğin konumu: Astrid Sorrento’da, Vezüv’ü görüyor, Gabriel’la birlikte biz de Napoli’deyiz ve Vezüv’ü görüyoruz. Metafiziğe göre tek bir gerçek nesne (Vezüv) var, kimin ilgi gösterdiğini, izlediğini umursamıyor, bu metafizik. Konstrüktivizme göre bu senaryoda üç nesne var, gözlemci sayısı kadar. Yeni Gerçekçilik dört nesnenin mevcut olduğunu varsayıyor: Vezüv, Astrid’in Vezüv’ü, Gabriel’ın ve bizim gördüğümüz Vezüv. “Demek ki Yeni Gerçekçilik, hakikatlere dair düşüncelerin de, tıpkı hakkında düşündüğümüz hakikatler kadar var olmaya hakları olduğunu varsayıyor.” (s. 13) Dünya ne sadece seyircisiz ne de sadece seyircilerin dünyası, diğer kuramlar düşünceyi çıkmaza götürürken Gabriel’ın görüşü anlam alanlarına, her şeyi kapsayan Dünya’ya dair. Pek çok nesne alanı bu temelde yan yana dizilen, el ele tutuşan anlam dünyalarından ibarettir, bu yüzden dünya yoktur. Basbayağı yoktur, her şeyin her şeyle bağlantısı diye bir şey yoktur, Brezilya’da sallanan bir elin rüzgârı Timbuktu’da fırtınaya yol açmaz, örüntüler tamamen kendi anlam arayışımızın ürünüdür. “Özümüze ve çevremize dair fikrimiz değişir ve kendimizi, her an daha önce asla var olmamış bir duruma uyduruveririz.” (s. 16) Nörolojide de böyle bir iddia vardır, aslında var bile değilizdir, soyut düşünme kabiliyetimiz -bence- varlığını sürdürebilmek için sayısız veriyi tamamen birbiriyle uyumlu bir şekilde dizer, beş duyumuz bu iş için yeterlidir, fazlası için bu dünyadan başka bir dünya gereklidir ki anlamın kısırlığı biyolojik yapımızdan doğan ketle bilincin havaya uçmasını engellemesin. Bu yapıdan kurtulur kurtulmaz başka varlık düzlemlerine zıplayacağımızı düşünüyorum, öteye geçeceğiz ama belki de geçemeyiz, şu halimizle hiç geçemeyiz, dünyanın bağlamları kapsayan bir bağlamı olmadığı, her şeyi betimleyen bir kural ya da dünya formülü olmadığı için halimiz yamandır. Konstrüktivist kuralı bilemeyeceğimizi söylüyor, Yeni Gerçekçilik bilmek için bir şeyler yapabileceğimizi söylüyor en azından. Dünya’nın kendisine Dünya’da rastlanmıyor, kavradığımız şey kavramak istediğimizden başka bir şey, bilme yetimiz Dünya’nın var olduğunu söylese de yok, Dünya dışında her şey var ama. Olmayan şeyler de var, aynı anlam alanlarında yer almasalar da Ay’ın karanlık yüzünde partileyen plazma varlıklarla uzak bir gezegenin sakini olan Ööpi nam canlılar birbirlerine değmeden var olabiliyorlar. İmgelemimizde olsalar dahi varlar, Dünya hariç.

Gabriel felsefeden çok şey öğrenebileceğimizi söylüyor, “hiç”, “az” ve “var” kavramları başlangıç için temel oluşturacak. Aradığımız anlam bir sicim yığını olduğumuzu dayatırsa Bitmeyecek Öykü‘deki gibi çoktan hiçliğe karışmışız demektir. Bu arada How I Met Your Mother‘dan Ende’nin metinlerine de pek çok kaynaktan alıntı yapıyor Gabriel, metni pek şenlikli. Temeller üzerinde “nesne alanı” yükseliyor, bu alanda nesneleri ilintileyen kurallar sabit. Evren fiziğin nesne alanına dahil örneğin, bunun yanında tüm olayların evrende cereyan ettiği fikri alanları birbirine karıştırdığı için hatalı. Evrende rastlanmayan pek çok şey evreni “ontolojik taşra”ya çevirmektedir, bu her şey için böyledir. Fizik kanunları anıların nesnelerini inceleyemez, hayali sahneler maddesel bir niteliğe sahip olduğu zaman bundan bahsedebiliriz. Kısacası sayısız anlam alanı vardır, bazıları birbiriyle ilişkiye girer, bazılarıysa yoktur ama vardır, evrenin dışındadır. “Sadece maddesel durumlar vardır” yetersiz bir açıklamadır, Gabriel kendi kuramında materyalizmin problemlerini birer birer açığa çıkarır, materyalizmin tasavvurlarla ilişkisinin çelişkisi bu problemlerden biri. Wittgenstein’ın ontolojisi Gabriel’ın savlarını desteklemek için başvurduğu yollardan biri, olgular ve nesneler arasındaki ilişki hakikatle olgular arasındaki farkları açığa çıkarıyor, hiçbir şeyin asla var olmayacağının kanıtı burada. Olgular her zaman vardır, Dünya bu olguların, alanların alanıdır, bütün nesne alanlarını içeren ayrı bir alandır ama “ontolojik indirgeme” bu alanları ve olguları anlamlı, tek bir parçaya indirgeme hatasına düşer. Dizge yoktur yani, hatalı varsayımlar vardır. “Gerçekten de insanlık fazlasıyla çok şey hakkında yanılgı içinde. Bilgisizliğimizin boyutlarını kestirmek bile elimizde değil, çünkü pek çok durumda neyi bilmediğimizden haberdar değiliz.” (s. 39) Nietzsche’ye göre olgular bile yoktur, yorumlar vardır sadece, Dünya koca bir yorum yığınıdır. “Kayıt kütüğü” anlamlarımızı simgeliyor, konstrüktivizm olguların bizim tarafımızdan ortaya çıkarıldıklarını söylese de sırf bir şeyi kavrıyoruz diye o şeyi meydana getirdiğimiz doğru değil. Biz olmadan da mevcut olan olgular var, bilmediğimiz alanların ürünü. Dünya bu durumda nedir, Heidegger’in formüle ettiği gibi “tüm alanların alanıdır”, şeylerin, olguların toplamı değildir, nesnelerin bütünlüğünden başka bir şey olmasaydı olgular da var olmayacağı için Habermas’ı “nesnelerin bütünlüğü” buluşundan ötürü arada eleştirdikten sonra devam ediyor Gabriel, esas meseleye geliyor, mevcut tüm niteliklere dair bir nesne olmadığı ve tüm nesneler diğer tüm nesnelerden farklı olmadığı için Dünya yoktur çünkü Dünya tüm niteliklere sahip bir nesne değildir, bir “süper nesne” değildir ki bu durumu Gabriel adım adım işleyerek kanıtlar. Monizm, düalizm ve plüralizm üçlüsünü ele alarak monizmin yanlışlığını, düalizmin gerçeklik yetisine sahip olmasına rağmen temelsiz olduğunu anlatır, Kartezyen Düalizm’in yetersizliğini araya sıkıştırır. Plüralizmi modernize eder, anlam alanlarına ulaştırır ve her şeyin sonsuzlukta eşzamanlı bir şekilde gerçekleştiğini, her şeyin hiçbir yerde meydana geldiğini iddia eder.

Görüldüğü üzere bugün anlamadığımız metin bu. Son bir salvo, Dünya tasavvurda var olacak gibi dursa da hep ıskalanır, Dünya’ya dair anlam alanları hep varmış gibi hissedilen Dünya’yı “erteler”, o noktaya bir türlü varamayız çünkü Dünya’yı Dünyasız düşünemeyiz, Dünyasız düşünülemeyen Dünya da Dünya’nın kendisi değildir. “Süper düşünce” var olmadığı için Dünya’yı kavrayamayız, “fraktal ontoloji”nin parçalarında salınırız bir. Son bir alıntı, metnin özü: “Dünya’nın var olmadığı, sadece sonsuz çeşitlemeler halinde sonsuzca çoğalan anlam alanlarının mevcut olduğu kanaati bize, belirli bir dünya görüşünden bağımsız olarak, insanları konu edinmemize olanak verir.” (s. 87)