Lydia Millet – Çaresizlik Kuyusu

Madonna kuş peşinde, attığını bazen vuruyor, öldürmekten keyif alıyor. Röportajında söylüyor bunları. Kan istemiş, kuş öldürmek için doğduğunu hissetmiş, vurabildiği kadar kuş vurmayı saplantı haline getirmiş bir dönem. Dibine düşen kuşu görünce aydınlanmış, bırakmış avcılığı. Keyifle taşıdığı silah, avcılık kıyafetleri, hepsi rafa kalkmış. “Kuşun küçük kafasını ayağıyla ezebilirdi. Ama kahretsin, botları Prada’ydı.” (s. 133) Millet öyküleştirmiş Madonna’nın yaşadıklarını, aslında pek çok ünlünün yaşamını öyküleştirmiş ama bu öyküde mevzu Madonna, kuş da değil. Kuş ölü, ağzından kan gelmesi ve bir süre debelendikten sonra hareketsiz kalması öldüğünün ispatı. Kuşu bir Harpy’ye benzetmiş olabilir Madonna, işe yeni başladığında eleştirmenlerden biri onu yeni cırlamaya başlamış bir Harpy’ye benzettiği için mi kuş avlamak hoşuna gidiyordu acaba? Millet’ın ilginç çıkarımlarından biri, belki aşırı yorum, belki derinlerde tam da böyle. Pop yıldızı olarak anılmak istemediğini Larry King’e söyledikten sonra performans sanatçılığını öne çıkarmaya çalışmıştı Madonna, avlanmak da bir nevi performans gösterisi. Küçük bir yerden geliyor, İngiliz ve Amerikan, ikisinin arasında bir yerde kimlik karmaşası yaşasa da dengeyi tutturmuş, Guy Ritchie’yle evliliği de gidiyor bir şekilde, gerçi av sırasında erkek tayfasıyla takılıyor Guy ama olsun, kendine güvenini öyle getirecekse getirsin. Eşi elinde yapay bir penisle kuşların peşine düşmüş, ölüm fışkırtıyor, Guy’dan daha erkekmiş gibi hissediyor. Kuş o sırada ölmemiş henüz, Madonna vicdan azabı çekmeye teşneyse de hahamın dediği geliyor aklına, hayvanları öldürmek sorun değil. Kuş gökten yere düşerken Bowie’yi andırıyordu, 70’lerde oynadığı filmlerden birindeki Bowie’yi. İsa’ya benziyor o filmde Bowie, Millet hemen kökenleri eşeliyor ve Madonna’nın Kabalistik yanını ortaya çıkarıyor, çağrışımlarla kuruyor öyküyü. Ele aldığı insanları yaşamlarının dönüm noktalarından biriyle kurmaca karaktere çeviriyor, bir nevi biyografik öykü bu kitaptakiler. Madonna mesela: “Tanrı tarafından seçilmişti. İnsanların gözden kaçırdığı şey buydu. Bir anda hızla yükselip yıldız olmasının başka nasıl bir açıklaması olabilirdi ki? Ya da aralıksız süren başarısının? Yirmi yıldır megastardı. Dünyadaki en ünlü kişi.” (s. 139) Elvis ve Marilyn kadar ünlü, küçük şımarıklıklar yapabilir. Kuş ayağının dibine düşebilir, Tanrı gibi görülüyorsa can alma ehliyetine sahip demektir. Bazen duvardaki ayna da eğilip bükülüyor karşısında, bir Tanrı’yı nasıl göstermesi gerekirse öyle gösteriyor, biçimsiz. Aldığı can bir değil, yuvadaki yavruları düşünüyor Madonna, yumurtadan henüz çıkmamış olanları başka bir kuş besler, belki babaları bakar, belki başka bir kuş yer. Bu güç kadının elinde, Guy o kadar güçlü değil ama öfkeli, sanki “ibne olamayanların ibne olamamaları yüzünden öfke duymaları gibi”. Guy’ın arkadaşlarından biriyle konuşurken vurulmanın getirdiği ünü düşünüyor, JFK ve Lennon ölümsüz artık, sembole dönüştüler. Madonna vurulmayacaksa hep yeni kalmalı, fiziksel olarak kendini yenilemeli, yeni sevgililer bulmalı, sevgililerinden bazıları intihar etmeli, böylece sonsuza varır. Belki.

Harry Harlow maymunlarla deney yapıyor, maksadı annelerin bilimsel anlamda “gerekli” olduğunu ispatlayacak. Amerikan psikoloji disiplinindeki bir görüşe karşı çıkıyor, anne sevgisinin boğuculuğunu savunanlara günlerini gösterecek. Nasıl, bebekleri annelerinden ayırarak. Eğer bu çalışma bir milyon çocuğu kurtaracaksa on maymun pek kimseyi çok da ilgilendirmiyor, hayvan hakları dernekleri de ses çıkarmıyor belli ki, üniversiteden fonlanıyorlar, yanlış bilgilendiriliyorlar, artık ne oluyorsa. 1950’li yıllardan itibaren çalışmalarına başlayan Harlow’a karşı çıkan pek yok, vicdanı bile suskun. Deneyleri aşama aşama, birinde uzun süre tecrit edilmiş maymunlar anne olunca yavrularının parmaklarını kemirerek ya da kafalarını ezerek öldürüyor, diğerinde sürekli soğuk hava üfleyen ve dikenli tellerden oluşan bedeniyle yavrularını “kandıran” sahte anneler terk edilmiyor, anne ne kadar kötü olursa olsun yavrular kan içinde kalarak sarılıyorlar makete. Harlow çalışmaktan başka bir şey bilmiyor, iş arkadaşları onun sadece bilimsel yüzünü görüyorlar. Soğuk bir adam Harlow, iki defa evlenmiş, ömrü laboratuvarda geçmiş, sosyal yaşamı yok. Davete neden katıldığını biliyoruz ama, yapacak daha iyi bir iş bulamıyor o sıra, gevezelerin arasında bulunmak istiyor. Herkes ikinci eşinin kanser yüzünden ölüm döşeğinde olduğunu biliyor ama durumu anlatmış Harlow, çalışmalarına yoğunlaşması lazım, kadın da anlayış gösterince deneylerini sürdürmekte bir sakınca görmemiş. Rüyalarında da farklı biri değil, anne maymunlar boğazları yırtılırcasına haykırıyor: “Bebeğimi bana geri ver!”

“Thomas Edison ile Vasil Golakov” ilginç bir gizemi konu ediniyor, Edison’ın yanında çalışan emektar uşak Vasil Golakov’un aniden işten çıkarılması ilginç iddialara yol açmış. Edison eşcinsel ilişki teklifinde bulunmuş olabilir, gerçi mektuplarında homoseksüelliğe dair hiçbir şey yok ama neden olmasın? Golakov’un mektupları pek çok şeyi imliyorsa da kesin bilgi yok elde, dedikodudan öteye geçmiyor söylenenler. Ne olabilir, Millet kurguluyor hemen. Biz at olarak biliyoruz, The Current War adlı hoş filmde işleniyor mevzu, öyküde fil. Elektrik savaşları sırasında Edison ve Westinghouse karşı karşıya geliyorlar, Edison bir adım öne geçmek için katakulli çeviriyor ve bir atın elektrikle öldürülmesinin bir parçası haline geliyor. Sokrates’ten O. J. Simpson’a Yargılamanın Tarihi nam yine hoş bir kitapta hayvanların yargılandığı ve öldürüldüğü olaylara denk gelirsiniz, şaşırırsınız. Hayvanlar insan gibi muamele görmüş bir zamana kadar, yavaş koştuğu için bir savaşın kaybedilmesine yol açan atın yargılanıp öldürülmesi şaşırtıcı değil. Burada mahkûm bir fil, Edison’ın icadı elektrikli bir aletle öldürülüyor, Edison olayı görünce kafayı sıyırıyor Golakov’a göre. Kendi kendine konuşuyor, fille konuşuyor, ölüler alemine yakınlık duymaya başlıyor. “O zamanlar Edison hâlâ özgür düşünceli bir adamdı; ancak 1920’lere gelindiğinde ölülerle iletişim kuran makineler yapmaktan bahsetmeye başladı. Tuttuğunu koparan bu işadamı gençlik yıllarında din, ruh, ahret meseleleriyle açıkça alay etmişse de, sihirbazlarla okültistlere iflah olmaz bir zaafı vardı ve hem Madam Blavatsky’nin hem de ünlü medyum Bert Reese’in hayranlarındandı.” (s. 31) Sonuçta Golakov kovuluyor, bunda Edison’ın kokain haplarına dadanmasının da etkisi var tabii.

“Tesla ile Temizlik Görevlisi” kitaptaki en iyi öykü, Tesla’yı merkeze almayıp diğer karakterlere ağırlık vermesiyle öbür öykülerden ayrılıyor. Ömrünün son yıllarında yerleştiği otelde günlerini güvercinleriyle geçiren Tesla’nın iki otel çalışanıyla ilişkisi anlatılıyor. Anlatıcı çalışanlardan biri, II. Dünya Savaşı yıllarında Tesla’nın yaşamına yakından bakabilmiş. Ölüm ışınını bulması için teşvik edilen Tesla’ya ziyaretçiler geliyor sürekli, FBI o sıralarda aktif, hükümetin adamları eksik olmuyor yaşlı adamın etrafından. Güvercinleriyle mutlu oysa, saçları bembeyaz ve derisi de saçları kadar beyaz Tesla’nın, kimileri bu tutkusu yüzünden ona sapık dese de kısa süre sonra öleceğini bilen biri için hiç sorun değil. “Tesla bana evlenmemeyi seçtiğini, çünkü aşkın, çalışan insanlar, belki şairler ve sanatçılar için iyi bir şey olabileceğine ama tüm tutkularını buluşlarına yönlendiren kendisi gibi mucitlere uygun olmadığına inandığını açıklamıştı.” (s. 40) Kadınlara ilgi duymuyor, diğer temizlikçi Pia’nın yakınlığına karşılık vermiyor, nihayetinde de ölümünden iki gün sonra bulunuyor. Odasının camları açık, güvercinler her yerde. Pia’nın yaşamı yolunda gitmiyor pek, anlatıcı yıllar sonra her şeyi hatırlamaya çalıştığında otelde çalıştığı zamanları buruk bir mutlulukla anıyor, dünyanın en büyük mucitlerinden biriyle zaman geçirdiği için mutlu.

Chomsky’nin yer aldığı öykü ve diğerleri de pek hoş. Kitap 2010’da Pulitzer’a aday olmuş, olur. Hoş öyküler, denk gelinirse gayet okunur.