John Wyndham – Kraken Uyanıyor

Ben güvenilir bir tanığım, siz güvenilir tanıksınız, Tanrı’nın tüm çocukları kendilerine göre güvenilir birer tanık… Fakat gerçekten öyleyse, aynı olaya dair böylesine farklı fikirlerin ortada dolaşmasına ne diyeceğiz?” (s. 11) Soğuk Savaş’ın zirve noktası, ABD’nin ortasında yaşayanlar bile evlerine sığınak yapıyorlar, o sıra dünya rayından çıkmaya başlayınca komplo teorileri havada uçuşmaya başlıyor: ne kadar saçma olursa olsun diğerlerinden daha az saçma bir açıklama gerçeğe en yakınıysa da Batı için en makulü olmayabilir, mesela SSCB’nin oyunu olabilir okyanuslardaki hareketlilik, düşman baştan belliyse öfkenin yönlendirilmesi ve devletlerin “istila” karşısında görevlerini yerine getirmemesi, en azından hantallıklarını örtmesi daha kolay, her konuda işlevsel bir aparat bu SSCB. Mantıklı bir yanı var bunun, alıntıya dönelim, Watson tarafsız bir noktadan anlatıyor gibi görünüyor ama Sovyetler’i karikatürize etmesiyle en azından liberal olduğunu ortaya koyuyor. Eşi Phyllis’in çıkarımları çok daha yerinde, ayrıca analitik zekâsı çok daha yüksek olduğu için öngörüleri daha sağlam, bu sayede dağ başındaki evlerinin yağmalanacağını düşünüp kilere bir duvar ördürerek yiyeceklerinin tamamının zortlamasını önlüyor. İşlerin daha kötüye gideceğini düşünüp güvenli olduğunu düşündüğü alanlara yola çıkmalarını isteyen o, Alastir Bocker “çatlak profesör” olarak damgalanmışken adamın söylediklerine yarım yamalak da olsa kulak veren o, kısacası Watson’ı ite kaka doğru yola sokmayı başarıyor her kezinde. İlk bölümde bir diyalogları var, her şey olup bittikten sonra hikâyeyi nasıl anlatacağı konusunda akıl istiyor Watson, Phyllis düşündüklerini söyleyince adamımız biraz geriliyor, kitabın kimin kitabı olacağını imalı imalı sorunca Phyllis yapıştırıyor: “Görünüşte senin.” Watson’a göre “tanıştıklarından beri hayatı nasılsa öyle”. Yatıp kalkıp dua etsin eşine valla, Phyllis olmasa nalları üç beş kez dikerdi ama yürekli, aşk dolu da bir adam, zenobat nam varlıklar karaya çıkıp insanları “toplamaya” başladıkları zaman o tuhaf kırbaçtan kurtarıyor eşini. İki gazetecinin hikâyesini birinin gözünden okuyacağız, tabii dünyanın, küresel manipülasyonun halini de. Geçtiğimiz yüzyılın politik atmosferinde kimse hiçbir şeyden emin olamıyor, objektif kalmaya çalışıp Onuncu Adam rolünü üstlenen bilim insanları çarmıha geriliyorlar hemen, durum beterleştikçe tozlu tavan arasından indirilip tekrar kullanılıyorlar. Watson’a tamamen güvenilir diyemeyiz, politik görüşlerinin etkisi altındadır, dünyanın diğer yarısını çarpıtmaya meyillidir ama geri kalanından emin olabiliriz, somut yaşantılarından mesela.

Cloverfield gibi başlıyor aslında, metnin bir nevi mockumentary olduğunu söyleyebiliriz. Kırmızı ışık topları uçuşuyor havada, sulara gömülüp kayboluyorlar, patlatıldıkları zaman basınçla pofluyorlar. Gemicilerin sıklıkla şahit olduğu bir fenomen, ilk çarpıklığın tayfadan kaynaklandığını biliyoruz zira “olmayan şeyleri” olmuş gibi anlatırlarsa, gerçekliğin dışına taşarlarsa saygınlıklarını kaybetme tehlikesi var, gizli tutmanın imkansız olduğu noktada mevzu patlıyor. Basamaklı yapı: kırmızı ışıklar doğanın henüz açıklanamamış bir tezahürü, tam da bu yüzden sadece anormal bir fenomen çerçevesine yerleştirilmeye çalışılsa da etkisinin yayılmasıyla tehdit unsuru olarak görülüyor artık, yine doğrudan doğa kaynaklı değil de çift kutuplu dünyanın bir sonucuymuş gibi. Atom bombaları da patlatılmış üstelik, gücü eline aldığına emin olan, doğa üzerinde tam bir tahakküm kurduğunu düşünen insanlığa “yeni” doğa şoku. Her bir basamakta yanıltıcı haberlerin güttüğü toplumun oradan oraya sürüklendiğini görüyoruz, örneğin ikinci adımda okyanustaki çukurlardan birine indirilen iki askerle bağlantının kesilmesi görünenin aslında bambaşka bir şey olabileceği anlamına geliyor da kırmızı alarm gemilerin havaya uçmasıyla birlikte çalmaya başlıyor, bütün mantıklı açıklamaların çöktüğü andan itibaren spekülasyonlar ele geçiriyor dünyayı, SSCB yüce liderleri, en büyük bilim insanı Stalin’in izinde mevzuyu çözeceğini söylüyor, ABD’ye çatıyor toplantılarda, ABD aynı şekilde SSCB’ye çatıyor, Watson’a göre kendini deli gibi yapan SSCB’nin yediği birtakım haltlar var ama zaman gösteriyor işte, onlar da kendi sorunlarıyla boğuşuyorlar, batan gemilerinin neden battığını anlamaya çalışıyorlar, bomba sallıyorlar okyanusa. Ağır ağır kaynamaya başlayan dünyayı şahane vermiş Wyndham, hikâyeyi adım adım işliyor, Watson’ın kısıtlı bilgi kaynaklarıyla ilerletirken bir anda şahit konumuna getiriyor çifti. Bütün stratejik planlar çökerken, birbirini bombalamak için sıraya girmiş ülkeler bu gelişme karşısında aptala dönerken gazetecilerin işlevini de tartışmaya açıyor diğer yandan, Bocker’ın teorilerini kamuyla paylaşmamak tepedekilere zaman kazandırıyor diyelim, “aşağıdakiler” hiç durmadan çalıştıkları için başka bir gelişmeyle çalkalanıyor dünya, kimsenin örtbas edemeyeceği skandallar patlıyor. Adım adım gidelim, önce aşağı indirilenler kayboluyor piyasadan, sonra bomba yüklü gemiler salınıyor ama çok aşağılardan inanılmaz bir elektrik yüküyle saldırıya geçen varlıklar savunmaya geçiyorlar. Her eylemin sonuçları var tabii, bombalar patlatıldığı için sürüyle balık ölüyor, bu kez balıkçılar isyan ediyor ve pek çok grupla birlikte baskı kurmaya çalışıyorlar devletlerin üzerinde, Wyndham politik, ekonomik, sosyolojik, nice lojik açıdan yaklaşıyor meseleye. Etkiye tepki, aşağıdakilerle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz başlarda, kırmızı ışıklar haricinde hiç görünmüyorlar ama bir haltlar yiyorlar durmadan, okyanusun yüzeyine tabandaki çökelti çıkıyor. Evet, balıklar için iyi bir şey, besin sağlıyor ama ekolojik dengeyi bozmakta birebir. Bocker’a göre yüzeyde ne yapıyorsak onlar da zeminde benzer şeyler yapıp aşağılara doğru iniyorlar, en azından zeminde madencilik çalışmalarına girişiyorlar da yayılmaya başlıyorlar. Dünyanın her yerinde görülüyor bu batırmalar neyler, sonrasında kara savaşı. “Deniz tankları” çıkıyor piyasaya, kıyıdan gelip bodoslamadan çarpıyorlar binalara, tepelerinden çok sayıda kırbaç benzeri zımbırtı fırlatıp insanları tankın içine çekiyor. Phyllis’in ucu ucuna kurtulduğu saldırıda olayın ciddiyetinden ilk kez o kadar emin oluyor Watson, çok daha büyük şeylerin olabileceğini düşünmeye başlıyor. Bir süre sonra sis çıkıyor piyasaya, denizden yayılan sis, gemiler için daha iyi bir saldırı yolu. İnsanlar yeni bombalar, araçlar geliştiriyorlar ama okyanusun tabanına ulaşamıyorlar bir türlü, basınçtan dolayı bombalar da o kadar tesirli değil. Şurada görülebilir, fiziksel açıdan bir osuruktan çok daha az etkilidir patlama, diğer yanda radyasyon büyük bir yıkıma yol açabilir ki açıyor zamanla. Tank saldırılarına karşı önlemler alınınca geri çekiliyorlar, başka bir stratejiyi devreye sokuyorlar. Wyndham’a bir alkış daha, medyanın toplum üzerindeki kontrolünü bombastik biçimde işlediği gibi küresel ısınmanın etkilerini de kurguya başarıyla sokalamış, gerçi onun zamanında bilinmeyen, üzerine düşünülmeyen bir şey değil ama uygulamanın başarısı muazzam. Çok basit aslında, akıntıların yönünü değiştiriyorlar, denizleri ısıtıyorlar ve arkalarına yaslanıp izlemeye başlıyorlar.

Kabaca üç bölüme ayırırsak hikâyeyi, buzulların erimeye başlamasından sonrası üçüncü bölüm. Buzdağları artıyor önce, ne olduğunu anlamaya çalışırlarken okyanus akıntılarının tuhaflığını fark ediyorlar. Sular yükselmeye başlıyor, devletin toplum üzerindeki kontrolü kayboluyor, tam bir kaos yaşanıyor. Ordu cortluyor çünkü tekrar saldırıya geçiyor tanklar, yüksek yerlere kaçmaya çalışanları oraların yerlileri ateş açarak karşılıyorlar, minnak iç savaşlar çıkıyor haliyle. Bizimkiler kırsaldaki evlerine taşındıktan bir süre sonra Londra’dan bir çağrı alıyorlar, iletişim araçlarının neredeyse tamamı devre dışı kalmışken kayıkla bir adam yanaşıyor, yeni bir örgütlenmenin haberini veriyor. Umut. Üzerine yürünen, istenmeyen adam ilan edilen Bocker süreçte ne zorluklar atlatıyor da -Watson bile aşağılıyor adamı bazen, halkı galeyana getirmeye çalıştığını düşünüyor, her şey için çok geç olunca öyle düşünmüyor tabii- yine teorilerini öne sürüp silah geliştirilmesine yardımcı oluyor. Nedir, Wyndham bilimsel boşluklar bırakıyor, rahat eleştirilir. Sesötesi dalgalar? Öldürüyormuş aşağıdakileri, yüzeye bir ton “pelte” çıkıyormuş, güneş ışığı altında hızla bozunan bir madde, basınç olmadan şekillerini kaybeden varlıklar.

Kurumları, bağları çözünen insanlığın hayatta kalma macerası, sıkı eleştiriler de getiriyor siyasete, kapitalizme. Okunsun.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!