J. E. Pacheco – Çöl Savaşları

Ödül üzerine ödül kazanmış bu şahane metni Dedalus’tan başka bir yayınevine yakıştıramıyorum. Belki Yedi’ye kısmet olabilirdi, Dedalus’un bıraktığı yerden iyi edebiyatı kovalamaya devam ediyorlar demek de bir nevi haksızlık olur ama göbekten bir bağ var iki yayınevinin arasında, az bilinen sıkı metinleri bastıkları için alkışlar, övgüler, ne varsa bu ikisine. Diğer yandan Othello esas kaynağı sürdürüyor, bu metin Dublinesk serisine de yakışırdı. Gökyüzünün Derisi diye bir metni bastılar, Meksika’nın yakın tarihini anlatan enfes bir roman. Roma var, Meksika’nın yakın tarihini anlatan enfes bir film. Bir de Pacheco’nun novellası var işte, iki eserde anlatılan zamanı paylaşıyor. Gerçi aşağı yukarı paylaşıyor, filmdekiyle novelladaki zamanların arasında yirmi yıl var ama Pacheco o mahalleyi, Roma’yı anlatıyor sınıf farkını derinleştirmek için. Roma orta-üst sınıfın yaşadığı, hizmetçi tutabilen ailelerle dolu bir meskendi, aile babasının arabası o kadar değerliydi ki duvara sürter diye içimiz gittiydi, burjuvanın derdini de biz çektiydik. Pacheco’nun anlattığı hikâyede de oralarda peri kızları, efsunlu oğlanlar yaşıyor. Esas çocuğumuz Carlitos’un gözünde büyülü bir dünya o evler, mahalleye zaten istediği gibi girip çıkamıyor, bir şey itiyor çocuğu dışarı. Zengin arkadaşlarından birinin evi varsa ancak öyle gidebiliyor. Baştan alıyorum ki o güzel cümleyle açılsın anlatı ama öncesinde epigraf var, L. P. Hartley’den, geçmişin yabancı bir ülke olduğunu ve orada işlerin farklı halledildiğini gördükten sonra ilk cümle: “Hatırlıyorum, hatırlamıyorum.” (s. 15) Çok basit, derinlere indikçe ineriz bir giriş. Hatırladıkları kadar hatırlamadıkları var Carlitos’un, boşlukları itinayla doldurduğunu anlayamayacağımız kadar maharetle uydurmakta, bazen hiç uydurmamakta ve bomboş bırakmakta o her neyse. Çerçeveyi çiziyor bir, süper marketler çoktan gelmiş ama televizyon henüz ortada yok, radyodaki şarkıları ezberliyorlar. Yerel pek çok bilgi sıralanıyor sonra, anlıyoruz ki birileri beysbol yorumcusu, bazı sokaklar henüz çıkmaz değil, şehir o kadar da değişmemiş ama savaşların, darbelerin, isyanların dumanı tütüyor hâlâ. Çocuk felci senesi, okullar ortopedik aletlerle donatılmış çocuklarla dolu. Hasta hayvanlar vuruluyor, sokaklar kan gölü. Devlet Başkanı Miguel Aleman’ın resimleri her yerde, konuşmaları radyoda, gölgesi koca bir ulusun üzerinde. Sefalet ara sokaklara kadar girmiş, yolsuzluk alıp başını gitmiş, ulusal tarih ve ulusal din öğretiliyor bir güzel de insanlar uyuşturuluyor, toplamda iki güzel. “Yetişkinler enflasyondan, döviz kurundan, trafikten, ahlaksızlıktan, gürültüden, suç ortamından, bir azınlığın elinde toplanmış sınırsız refahtan ve geri kalan neredeyse herkesin içinde olduğu fakr u zaruretten şikâyet ederlerdi.” (s. 16) Geri kalmış ülkenin birinden klasik manzara. Savaşın hayaleti gökyüzünde süzülüyor, Meksika tehlikenin tam orta yerinde ama güzel günler gelecek, adaletsizlik bitecek, tüm işleri makineler halledince yeryüzü cenneti ortaya çıkacak. Sözcükler yepyeni, pırıl pırıl, soriler, oqueiler, uan moment pliisler dile girmiş, aynı anda yeni yiyecek ve içecekler her yere yayılmış, kola gelir gelmez yerel içecekler unutulmuş, hamburgerler benzer bir etki yapmış ama sokak lezzetleri hemen kılık değiştirerek yaşamaya devam etmiş. Fabrikalarda aynı yenilenmeyi göremiyoruz, ABD’den gelen mallar yerli üreticileri mahvetmiş resmen, Carlitos’un babası bu üreticilerden biri. Deterjan fabrikasını almak için kayınbiraderlerini yolmuş biraz, kendi ailesinin servetini erittikten sonra eşinin ailesine musallat olmuş. Savaş sırasında işler iyi gitmiş, sonra ABD ticarete içeriden el atınca iflasa sürüklenmiş adam, biraz daha idare edebilecek neyse ki.

Carlitos’un okuluna bakalım, Yahudi ve Arap çocuklar okullarda boğuşuyorlar, “çöl savaşları”nın olayı bu. Öğretmenler, duyarlı öğrenciler hemen sevgi çemberine alıyorlar çocukları, artık Meksika’da oldukları için Meksikalı kimliğine yaraşır bir şekilde davranmalarını söylüyorlar. Meksika’nın kendi kavgası kendine yetiyor gerçekten, halkını düşünen bir devlet adamı öne çıktıysa öldürülene kadar ferahlık, ardından generallerin rap rapı. Orta Doğu’daki savaştan kaçanlar gelmişler, öncesinde Çinli elemanla uğraşırlarmış çocuklar, Toru’yla. Boynuzlarından çivileyeceklerini söylerlermiş çocuğa, biraz dövüşürlermiş, Toru birkaçını birkaç kerata sümsüğüyle yamulttuktan sonra bir daha bulaşmamışlar. İntikam alır gibi çalışmış Toru, anlatıcı hikâyeyi keserek Toru’nun fabrika açtığını ve dört bin Meksikalı köle çalıştırdığını söylüyor. Başka bir arkadaşıyla yıllar sonra karşılaşıyor Carlitos, adam karnının aç olduğunu söyleyince hemen lokantaya gidiyorlar, Carlitos biraz böbürlenince arkadaşı muhtemelen tiksiniyor ve bırakıp gidiyor eski arkadaşını. Yoklukla sık sık karşılaşacağız, dikey ve yatak yoklukla. Diğer tarafta Carlitos’un arkadaşı Jim ve devleti soyup soğana çeviren babası var. Bu politikacıların gayrimeşru çocuk sahibi olmaları Gökyüzünün Derisi‘nde de vardı, zenginlerin ata sporu herhalde. Jim’in babası annesini hamile bıraktıktan sonra ev açmış hemen, arada sırada gelip oğlunu görüyormuş da ortada yokmuş onun dışında, “Ali Baba ve Kırk Haramiler” denen tayfanın en önemli figürlerinden biriymiş baba. Metin Cihan göreve. Jim arkadaşlarına babasından bahsediyor da kimseyi inandıramıyor tabii, orta karar bir mahallede oturmalarının sebebi babasının dikkat çekmek istememesi. Carlitos evdeki fotoğrafları görünce Jim’in doğru söylediğini anlıyor, bir de ölesiye âşık olduğunu. Meksika’nın halini gördükten sonra Carlitos’a da üzüleceğiz artık, Jim’in annesine tutulduğunda dünyası değişiyor çocuğun. Derslerini boşluyor, yemekten kesiliyor, en sonunda akıl hastası muamelesi yapıyor doktorlar buna. Kardeşi Esteban benzer şekilde yoldan çıkıyor, evdeki hizmetçinin eteğini kaldırırken yakalandığı zaman evden uzaklaşıyor ve alkolizmin pençesine düşüyor, kardeşlerini birer birer kaybeden Carlitos’un ailesi Meksika gibi tel tel dökülüyor. Son bir darbe de Carlitos’tan gelsin, dayanamayıp okuldan kaçıyor ve bir başına Jim’in evine gidiyor, hissettiklerini söylüyor kadına. İnce bir insan anne, Carlitos’a aralarında neden bir şey olamayacağını anlatıp eve gelmeye devam etmesini istiyor ki kavuşamamanın acısı bir an önce dinsin, çocuk ömrü boyunca acıyacak yaradan kurtulsun. Kimseye bir şey demeyeceklerine dair birbirlerine söz veriyorlarsa da okulda duyulmuş haber, Jim ve arkadaşları düşman kesiliyorlar, aile zaten kafayı yemiş çocuklarından umudu kesiyor, geriye sancılı bir büyüme süreci kalıyor. Kardeşlerden yaşayanlar ABD’ye taşınıyorlar, bazıları Meksika’da kalıp ölüyor veya iş güç peşinde koşarak ortadan kayboluyorlar. Her şey yavaş yavaş yitiyor, bir tek anlatıcının anıları kalıyor geriye, anılardan devşirdiği kurmaca.

Şurada Cuarón’un bu metni okuyup da filmini çektiğine dair bilgi var, iki eserin atmosferi de gerçekten birbirine çok benzediğinden inanırım, yönetmen yazardan bir şeyler almış olsa gerek. Carlitos’un dedesi iç savaşa katılmış, babasının savaşta taraf tuttuğu malum, sekreterinden çocuk yapıp kadına ev tuttuğu da ayrı bir malum, hikâyede geçen okul çocukları herhangi bir savaşa denk gelmemişlerse de ekonomik kıskacın etkisini korkunç bir şekilde hissediyorlar. Oyuncaklar artık tahtadan değil ama satın alınamayacak kadar pahalı, sağlıklı beslenmek lüks haline gelmiş durumda, faşistler General Peron’lu Arjantin gibi olabileceklerini söylüyorlar ki üç kuruşluk demokrasiyi bir kuruşa satmak anlamına geliyor bu, gerçi anladığımıza göre satın alınabilecek her şeyi ABD almış. Satılık çocukluktan birkaç parça anı, ama arkadaşlar iyidirden hallice ilişkiler, sokaklarda top oynayan çocuklar, çamur, burjuvazinin yozlaştırdığı eşitlik, kısacık bir metinde böylesi detaylı bir ülke kurabilmek büyük iş.