İrfan Yalçın – Yorgun Sevda

Ne dil! Böyle metinler ıskalanıyor. 2009’da Can bastıktan sonra sağ olsun h2o tekrar basmış, yoksa sahaflarda rastlamayı bekleyecektim. “Edebiyat Belleğimiz” serisinden çıkmış, manidar bir isim, belleğe başvurmayı günümüzün çoğu yazarını okumaya tercih ederim. Geçende Gökçe’yle konuşurken kurgudan taşan fikirler yüzünden siperlik takma ihtiyacı hissettiğimi söylemiştim, Yalçın’ın metinlerini okurken bu ihtiyaç hiç doğmuyor. Kuşak çatışması, kadın-erkek ilişkilerindeki çarpıklıklar anlatıya yayılmış, lunaparkın sihirli ortamına tam oturmuş üstelik, dört dörtlük. 2009’da Cevdet Kudret Roman Ödülü’nü kazanmış bu, az bile kazanmış.

Yapısı parçalı, kısa bölümler halinde ilerliyor. Bakalım, anlatıcı saçlarında sular olan, utangaç birini görüyor kafeste, yeni bakıcısı olduğunu söylüyor. Lunapark’ta herkesin “Dede” dediği adam Hüseyin’i ilk kez gösterdiğinde adamı çok uzun olduğunu düşünüyor anlatıcı, dövmemesi yönünde uyarılıyor ama şiddete meyli hiç yok zaten, üniversite öğrencisi, muhtemelen yabancı bir dili ve edebiyatı öğreniyor. 1954’ün hüzünlü Ankara’sı, Bahçelievler’de yorgun ağaçlarla dolu bir bahçede iki katlı ahşap bir ev. Fakülteden eve, evden fakülteye, yalnızlık içinde yaşıyor kız, ağaçlarla konuşuyor, gülüyor. O sırada sarı, küçük bir otomobil beliriyor, şoförü kara gözlüklü, fötr şapkalı, bıyıklı bir adam, Dede. Az ötede oturuyor, komşular. Dede kızı izliyormuş bir süredir, dinliyormuş, ağaçlarla konuşması pek hoşuna gitmiş, iş teklif ediyor. Lunaparkta, hafta sonları, AFRİKA CANAVARI yazan kafeste genç bir adam, iki metre yirmi dört santim, ağlıyor, kız hafta sonlarını iple çekiyor, adama bakacak. Günlüğü italik, yıllar sonrasının, aralara yerleştirilmiş. Geçmişi üçüncü katman, “ıssız bir yaşam”ın yanındayken yüzeye çıkıyor o da. “Öyleyim ki çocukluğumun, annemli günlerindeki o ılıklıklarla dolup taşıyorum.” (s. 4) Bu duygu anlatılan zamana yansıyacak, kızının okuması için maddi yardımını esirgemeyen baba zaman zaman ortaya çıktığında geçmişle birleşecek, kızın travmasının nasıl ortaya çıktığını öğreneceğiz. Farklı katmanlar zaman zaman çakışacak, karakterler ortaya çıktıkça yeni soluklar gelecek hikâyeye, durmadan çoğalan pencerelerden bakmaya başlayacağız. Birinde Hüseyin’in uzaklığı duruyor, Cüce Hamdi’ye, Halkacı Çingene Nuri’ye, Tüfekçi Baba Cemal’e yakın ama kıza uzak, sade eğik baş. Salman yüzünden, önceki bakıcı Salman eziyet etmiş Hüseyin’e, yamyamca öğretmiş, Afrika’daki kabilesinin dili. Konuşsa kimse anlamayacak, az konuşuyor, kıza duyurmuyor. Büyülü dünyayı seviyor kız, yalnızlığı çekilebilir boyutta artık. Babası mektup yazıyor, haberi almış, anne öldükten sonra kızının bir dediğini iki etmemiş, eksik kanadını kendiyle doldurmuş, lunapark da nesiymiş? Çalışmak? “Yorgun çocukluğumdan bakıyorum babama, bir kitabın sayfaları arasına bıraktığım o çiçekten. Evet, doğru dedikleri, biliyorum. Ama bana ne bundan? Benim özgürlüğümden kim sorumlu olabilir benden başka?” (s. 8) Hüseyin’le geçirdiği zamanlar her şeye bedel, bir o kadar acı. Yaşlılar ilgi gösteriyor Hüseyin’e, kafese yanaşıp demirlere dokunuyorlar, Hüseyin’i okşamak istiyorlar. Biri öpüyor ansızın, sarhoşun biri, Hüseyin geri çekilince düşüyor, sövüyor, tükürüyor. Çingene Nuri sarhoşu dışarı atıyor hemen, Hüseyin için başka bir kırıktan sonra. Başka bir bölüm, sağanak. Kafesin anahtarı başka bir kadında daha var, Hüseyin’in bitçisi. Saçları aralayıp bitleri ayıklıyor, yağmur yağarken lunaparka kimse gelmediği için tam zamanı. Muhabbetler de makara, Çingene Nuri Tanrı’nın Çingene olduğunu söylüyor, Cüce Hamdi cüce olduğunu, sonra Baba Cemal iki kolunu kaldırıp kendini göstermesini istiyor, korkunç bir çatırdama, şimşek her yeri aydınlatınca, “Tamam, tamam… Varsın, anladık,” deyip uzuyor, gülüyor herkes. Cigara da döndürüyorlar arada, Baba Cemal’in ıslığı dillere destan, Mozart’ın Flüt Konçertosu’nu çalıyor. Eskiden müzik öğretmeniymiş Baba Cemal, komünistlikten sekiz yıl yatmış, Batı’nın her müziğini ıslıkla çalabileceğini söylüyor, esrar bulamazsa ispirto içiyor, adını unuttuğu bir ozanın “Yağmur” şiirini okuyor. “Ama yağmur altında.” Aralarında bir şarkı, söylemeye başlıyorlar, Çingene Nuri küçük bir teneke kutuyu dümbelek gibi çalmaya başlıyor, her şey ansızın. Cüce Hamdi pantomim yapmaya başlıyor, Salman’ı anlatıyor sonra, “hayl itler” diye bağıra bağıra. Havalar güzel oldu mu daimi ziyaretçiler geliyor, belli günlerde belli insanlar. Genç bir çift, kadın kafesin önünde ağlayıp gidiyor, adam peşinden. İki kadın, “canavar” dedikleri Hüseyin’e açlıkla bakıyorlar, biri adını haykırıp gidiyor, unutulmamak için. Unutmuyor kadın, lunapark günlerinin dışında kendisi hakkında pek az bilgi veriyor başlarda, yıllar sonrasının anımsayışlarından örülü bir anlatının içinde olduğumuzu seziyoruz ama bilmiyoruz. Geriye dönüş pek çok mutlu anıyı getirse de burukluğun sesi de yüksek. “Öyle bir yer ki çocukluk düşlerimden örülmüş gibi. Kendi öfkelerimin ve sevinçlerimin içinde dolaşmıyorum artık yalnız, başka yaşamlar da var ve çok. Üstelik o kadar ayrılar ki onların, o inanamadığım gerçeklikleri şaşkın bir mutluluk uyandırıyor bende.” (s. 17) İnsanları oyuncakları gibi görüyor kız, kendisine bağlı olmayan oyuncaklar, izlemeye doyamıyor. Fazlası da var, Selman ara ara ortaya çıktığında Hüseyin’in ödü kopuyor, avutmak için yanında kalması lazım kızın. Bir gün “nabız gibi atan bir dişilik” hissediyor, ilk kez. Adamın geçmişini öğrenmek istediği zaman dolaylı bilgiler ediniyoruz, Hüseyin’in konuştuğunu duymuyoruz hiç. Babası satmış Hüseyin’i, annesi uzun zaman önce ölmüş, annelik yapan ablası da. Bir gün köye Dede’nin arabası yanaşıyor, istikamet Ankara. Hüseyin’i tanıdıkça kafesten çıkarıp dolaştırmak istiyor kız, Dede’ye soruyor ama Dede’nin gözleri “Delirdin mi?” diyor. Delilik, geçmişe açılan başka bir pencere. Babasının anlattığına göre annesi de sesler duymaya başlamış en başta, çığlıklı gülmeler ve ağlamalar gelmiş ardından, sonrası intihar. Annesi gibi deliriyor mu o da? Düşünüyor, delirmediyse de imgelerle dolu öylesi bir dünya nasıl dizginlenecek? Hüseyin’in saçlarını, sakalını kestirse? Herkes korkuyor o an, Cüce Hamdi’yle Çingene Nuri inanamıyorlar, Dede’nin onları hemen kovacağını söylüyorlar. Saç sakal gidiyor nihayetinde, berber sık sık Hüseyin’e bakıp gülüyor, “Bir şey yapmaz de mi?” diye soruyor. Dükkânın önü kalabalık, herkes insan azmanını görmeye geliyor. Asıl gösteri lunaparka döndükleri zaman, Dede öfkeleniyor, ter basıyor yüzünü, sonra en başta söylediği şeyi söyleyip uzaklaşıyor. Dövmesin kız onu. Saçlarını da kestirmese iyi olur.

Yaz gelip geçiyor, temmuzda ölen anne mevsime yük. Babaya göre intihar hiç yakışmadı kadına, edeceği başka bir şey varmış gibi. Ölümler arka arkaya geliyor bir de, lunaparkın önünde üç kişinin döverek öldürdüğü yaşlı adam, Bentderesi genelevinde çalışan, öz babası tarafından öldürülen Artemis. Genelevde Yas‘ın Artemis’i belki. Anıya yolculuk hemen, babasıyla üvey annesi bahçede kahvaltı ederlerken hınç doğuyor, babasının üvey annesini övmesinin üzerine geneleve gittiğini söylüyor kız, babası tepki vermiyor, kızın fırlattığı çay bardağı nokta. Kırgın ayrılıyor oradan kız, babasına Allahaısmarladık demiyor, ısrarlar boşa, iki kırgınlık bu kez. Kızının annesi gibi olmasından korkuyor baba, kızın kendini kestiğini, okulda dersleri umursamadığını öğreniyor, yatılı okulun yalnızlığı ve ölü annenin anıları kızın ruhunu törpülüyor. Davranışları sınırlayan normlar ortadan kalkmıştır artık, kızın satın aldığı kuru kafaya şaşırırlar otobüstekiler, kız kuru kafayı çıkarıp yolculara teker teker gösterir, tepkileri görmelisiniz. “Deli misin abla sen?” diye soruyor küçük bir kız, kahkaha infilak. Sonrası Hüseyin’in gidişi, İstanbul’da babanın zorla yatırdığı bir sinir kliniği, öğretmenlik yıllar, anılarda aranan teselli.

Müthiş bir metin, öneri istendiğinde ilk söyleyeceklerimden.