Ahmet Sarı – Edebiyatın İyileştirici Gücü

Kafka’nın vejeteryanlığının etobur babaya tepki olarak görülmesinin yanında Prag’daki bir sahafta bulunan kartpostallar, mektuplar hikâyenin devamını anlatıyor, Kafka sanatoryum yıllarında yazdığı bu mektuplarda ailesinden et ve yumurta göndermelerini istiyor, tüberküloz boğazına sıçrayınca sadece hava ile beslenecek hale gelecek. Sevgilisi Dora’yla birlikte Steglitz parkında gezinirken gördüğü ağlayan bir kız çocuğuna yaklaşacak, kızın oyuncak bebeğini kaybettiği için ağladığını öğrenecek, bebekle mektuplaştığını ve kız isterse ertesi gün bebeğin mektubunu okuyabileceğini söyleyecek. Dora’nın verdiği bilgiye bakılırsa Kafka diğer metinleri için sarf ettiği emeği kız için yazdığı mektuplarında da sürdürmüş, üç haftayla bir ay aralığında. Kız mutlu olmuş, nefes alamayacak duruma yaklaşan Kafka mutlu, “kurmacanın hakikatine” sığınarak geçirilen birkaç mutlu hafta. Sırf yazma uğraşının getirdiği ferahlık bir yana, oyuncak bebeğin evlendiğini kurgulayarak mektuplarına son veren yazarın tutkusunu yaşatması da iyi gelmiş olsa gerek. “İkili bir şifa ve sağaltım eylemi böylece kendini göstermiş olur. Kurmaca, yazanı da okuyanı da sağaltır.” (s. 9) Kısa bölümlerde buna benzer pek çok hikâye bekliyor okuru, Sarı’nın merceğinde kurmaca metinlerden bilimsel araştırmalara pek çok örnek var. Devam, Ger Schneider’in Kafka’nın Bebeği nam metni bu konuyu ele alıyor, Kafka yazdıkça acısını hafifletiyor, varlığını duyumsuyor, kurmaca dünyasında kız çocuğu Lena’yla birlikte hayal gücünün inceliklerine sığınıyor. Rivayete göre Steglitz parkında dans etmişler, öylesi bir mutluluk. Anlatıda Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesinden sonra Kafka’nın kardeşi Ottla’yla Lena karşılaşıyorlar, Dora’nın kaybolan bebek yerine yaptığı çaput bebek Lena’ya verilemese de Ottla’da duruyor, kampta. Yıllar sonra bebeğiyle karşılaşan Lena ölümü beklerken Ottla’nın gözlerinde Franz’ı görüyor, bebeğinin gözlerinde de görüyor muhtemelen, ölümün kıyısında son bir teselli, anımsayış. Hikâyenin Paul Auster’a dokunan kısmı Kafka’nın şefkati ve küçük bir kızı mutlu etmek için çabalaması. Gerçekliğin askıya alındığı mektuplar başka bir dünyayı yaratır, olmayanları olanaklı kılar, bu dünya öylesine güçlüdür ki gerçekliğe sızarak çatlakları ardından kapatır, sızıyı hafifletir. Kurmacanın etkisi plasebo niteliğinde olsa bile gerçektir, doğrudan hissedilir. Bernhard’ın durmadan yazan adamları da bu hisse sığınır biraz, Sarı “Şapka” adlı öyküsünden bahsediyor ama ben daha uzun metinlerinde yer alan takıntılı karakterlerden bahsetmek isterim. Asla tamamlanamayacak bir araştırmanın, romanın neresinde olduklarını bilmeyen karakterler durmadan yazarlar, uğraşlarını yazı çalışmaları sürerken anlatanların yanında intihar edenlerin geride bıraktıkları dostları tarafından hatırlananlar da vardır, yaşamları tek uğraşlarının etrafına örülmüş gibidir, üstelik eylemlerini kararlılıkla sürdürmek onları hedeflerinden daha uzağa düşürür, tatmin etmez, hiç tamamlanmayacak bir inşanın ortasında kalmıştır onlar. Burada göreli sağaltım eylemin kendisinde denebilir, yok oluşa giden insanın kendi özüne sıkı sıkıya sarılması bir ölçüde sakinleştirici. Hölderlin’le Robert Walser de benzer durumdadırlar, Walser olabildiğince fazla yazarak çılgınlığını dizginlemeye çalışmıştır, yazmakla denklenmiş yaşamını katlanılır kılan yazarlardır bunlar. Bu sihri kaybeden yazarlar için yaşam alanı ortadan kalkmış oluyor, Zweig örneğinde olduğu gibi. Brezilya’da Goethe, Balzac ve Tolstoy okur ama yetmez, eserleri için kaynak araştırmaları yapamadığından dilediğince çalışamaz, bibliyoterapi gerçekleşemez. Üstelik Gestapo’dan tehdit mektupları almaya devam eder, huzur bulamaz bir türlü. En önemli problem dil problemidir. “İmha kamplarına rağmen başka bir dil bilmedikleri için yine de Almancadan vazgeçmeyerek eserlerini yazmak; kendilerine zulmeden bu dilde duygularını ifade etmek Yahudi entelektüellerinin dilemması olarak kalacaktır. Paul Celan, buna ‘Dil Kafesi’ demiştir. Bu kafesten bu ruh hiçbir zaman çıkamayacaktır. Vicdan, dilin size yaptığı bu zulmü affetmediğinden çoğu Yahudi yazar intihar edecek ve bu ‘katil dili’ kendi Yahudi bedenlerinde bir daha hiç neşet etmeyecek şekilde gömeceklerdir.” (s. 28) Sarı’nın deyişiyle “yazıyı kendine yük edinenler” bildikleri ve istedikleri şekilde çalışmak zorundadır, aksi halde bir şeylerin yarımlığı huzursuzluk verir. Zamanı da yok bu işin, akla gelen parlak bir fikir hemen ekranda belirmek, kâğıda dökülmek isteyeceğinden diğer uğraşları ikinci plana atar, yazarın esas uğraşı kendini aniden hatırlatır. Uykular bölünür, gecenin bir yarısı sigara üstüne sigara yakılır, yazılan metin parmaklardan dökülür. Garip bir parlama bu, hiçbir şeye benzemiyor, ilginçlikleri not defterine yazmakla bağlantılı ama çok daha derinden gelen bir itki. Kimseyle paylaşamazsınız, kimseye bundan bahsedemezsiniz, çok özel bir, duyguyla bağlantılı ama duygu da değil tam, ne olduğunu bilemiyorum, çok özel bir şey. Başka hiçbir şey yapamazsınız, oturur yazarsınız. Yapmanız gereken işler, verdiğiniz sözler, önemi yoktur. “Uzun süre evinizde yazma derdinden gönüllü mahpussunuzdur.” (s. 31) Kafka’nın “gece bekçiliği” böyledir, hayatı boyunca ailesiyle yaşamasının sebebi yazı yazmasını sağlayan konfor alanını yitirmemek olabilir. Akşam olduğunda kıpırdanmaya başlar, ev ahalisi uyusun diye bekler, gürültü yapanlara kızar, feryat eder, gecenin ilerleyen saatlerine vardığında kendi dünyasına kapanır. Erken kalkıp işe gitmek, uykusuzluk, pek çok sorun bu uğraşa değer. Belki de bu yüzden kırk bir yaşında hayata veda etti, kurtuluşu zihnen arayıp bulduğunda bedenen tükenmeye başlamıştı. 2300 yıl önce İskenderiye Kütüphanesinin üzerinde “Ruhu sağaltıcı mekânlar” yazıyormuş, Kafka’nın odası da o mekânlardan biri. “Katharsis” çoğu okuru kurmaca gerçeklik üzerinden rahatlatır, yazarı da rahatlatır mı? Douglas Coupland söylemişti, en son Baran söyledi ama binlerce yıl önce de söylenmiştir kesin, yazarak kurtulmaya çalışıyoruz, doğrudan bir etkisi olmuyor ama insanı dolaylı yoldan bir kemirgenden, geçmişten uzaklaştırıyor. Öykünün biri yazılıyor diyelim, adamla kadın öğle vakti nikah davetiyesi bakmaya gidiyorlar, adam sinir krizi geçirmek üzere, kadın ne olduğunu anlamak istemiyor çünkü evlenmek istemiyor aslında, ilk bölüm. İkincide sabah saatleri, adam ve başka bir kadın hastaneden çıkıyorlar, kadının evine gidiyorlar, adam kadını yatağa yatırıyor, rahat ettiriyor, sonra aynada kendine bakıyor, anlam arıyor. Yok. Kadının yanından ayrılmak istemiyor ama öğleden sonra davetiye bakmaya gidecek, zaten kürtaj da ağır bir işlem değil. Asıl ağır işlem ayrılık konuşması olacak. Konuşabilirse. İki hikâyeyi bağlamak için zaman oyunları, mekânlarla ilgili çağrışımlar, anıştırmalar, dümdüz bir anlatıdan uzaklaşma çabası, bilişsel uğraşların keyfi. Diğer yandan anlattıklarının gerçekliği ölçüsünde bir kurtuluş yanılsaması. İnsan yaşarken nerede, nasıl yaralar aldığını bilmiyor, yazarken ortaya çıkabiliyor bunlar, hayret verici keşifler yaşanabiliyor, bu da güzel. Okumakla ilgili bir alıntı ama yazmak da aynı şekilde düşünülebilir: “İçinde yaşadığı toplum ne kadar kötüyse, kendi kitaplığında kaçtığı kitaplar ona bir o kadar albenili bir dünya sunar. Bu kitaplar sayesinde ve bibliyoterapi yoluyla kendi felaketini unutup kurmaca bir dünyada kendine ilham gelse de hayatın çok değişik yüklerinin, yüzlerinin olabileceği umudunu taşır.” (s. 49) Bir başka umut daha vardır aslında, an geçer geçmez kurmacalaşır, travmaları koca bir kurmacanın küçük bir parçası olarak görmeye başlayabilir miyiz acaba? Kurtuluşun kesinliği burada saklı. Metinle yapılan sözleşmeyi yaşamla yaptıktan sonra mümkün.

Sarı’nın değindiği bir mesele üzerinde durulmalı, Abdullah Şevki’nin Zümrüt Apartmanı metnindeki ifadeler yüzünden Şevki ve yayımcı dava edilmişti, son durumu bilmiyorum ama tutukluluk halleri devam ediyor sanıyorum. Şimdi baktım, adli kontrol şartıyla serbest bırakılmışlar, neyse, yazarı tanımıyorum, metni okumadım, eldeki verilerle konuşacağım. Şevki gözaltına alındığı zaman “romandaki” görüşleri “kişisel” olarak savunmadığını, insanları eylemin tiksindiriciliğine davet etmek için mevzuyu abartılı bir şekilde ele aldığını, okurların şok geçirip pedofiliye karşı cephe almalarını amaçladığını belirtmiş. Kurmacayla gerçeklik arasındaki ilişkiyi veya eylemi irdelemeyeceğim, Sarı’nın metninin bağlamı kapsamında bir iki yorum yapacağım. Şevki’nin sözleri için “okurlar bu savunmaya inanırlar veya inanmazlar” diyor Sarı, inanmak veya inanmamak Şevki’nin suçlu olup olmadığını gösterir mi? Toplumun nezdi bu durumda ne kadar belirleyicidir? Burada suçun tanımı tam olarak nedir? Ardından Fransa’daki bir olaydan, yazar Gabriel Matzneff’in on beş yaşın altındaki kızlarla görüşmekten haz aldığını ifade ettiğinden bahsediyor Sarı, çok yanlış bir bağdaştırma bu, kurmaca bir metinle gerçek yaşamın böylesi bir kıyası nasıl yapılabilir? Şevki’nin “savunması”nın niteliği nedir ayrıca, suçlu olduğu ön kabulü üzerinden mi yargılanıyor Şevki? “Toplumun kırmızı çizgilerini aşıp skandal peşinde koşmak” diyor Sarı, Şevki’nin amacı gerçekten bu muydu? Mevzuya çok uzaktan bakan bir okur olarak Sarı’nın çıkarımlarını mahkum edici buldum, problemi pek çok açıdan ele almalı.

Kur’an’ın sağaltıcılığından da bahsediyor Sarı, semavi metinlerin gerçekten böyle bir etkisi var sanırım. İncil’i ve Kur’an’ı okurken benzer duygulara kapılmıştım, insanın en kadim hikâyeleri bu metinlerde yer alıyor. Frye’a göre önce kutsal kitapları okumak gerekiyor, ardından mitolojiler gelmeli, böylece anlatılan tek bir hikâyeyi farklı biçimleriyle, temelinden öğrenebiliriz. Ferahlık da gelir, mis gibi.

İyi bir metin bu, “Edebiyat-Terapi Bağlamında Düşünceler” alt başlıklı. Çevirilerinden ötürü Sarı’ya minnet borcum vardı, bu kitapla birlikte borcum arttı.