Hubert Mingarelli – Dört Asker

Geçen sene pandemi patlayana kadar çok mutsuzdum çünkü okuyamıyordum. Maltepe’deki bir okula görevlendirme istemiştim, kabul edildi, evime yirmi dakika ötedeki okula gitmeye başladım. Beş dakikada sahil, otobüs beklemek de beş dakika, on dakika yolculuk, tamam. Okul sahilin dibindeydi, önceki okuluma geri dönmek istemeyeceğimi söylediler ama kaçarcasına döndüm. Teneffüslerde Adalar, manzarayı izlemekten hiçbir şey yapamadım. Yol zaten kısacık. Şimdi sıkış tepiş metrolarda bir saatlik yolculuk, dönüş de bir saat, iki saat cennet gibi. Bu kitabı Maltepe’deki okulda bir dolabın üzerinde unutmuştum, aylarca orada kaldı, o kadar kopmuştum, iyi şimdi böyle. Zamanı da şimdiymiş bu kitabın.

İzak Babel’i anacağım, öykülerinde Odessa’nın iç karışıklıklarla dolu ortamını sert bir gerçekçilikle anlattığı gibi Kızıl Ordu’daki tecrübelerini de Kızıl Süvariler‘de aynı sertlikle anlatır Babel, oğlunu öldüren fanatiklerden linç edilen burjuvalara pek çok karakteri şiddetin eleğinden geçirir bir, geriye gerilimli ve iyi anlatılmış hikâyeler kalır. Mingarelli’nin anlatısı 1919’da geçiyor, hemen hemen aynı yıllar ve benzer olaylar var ama Mingarelli dört askerin savaş ortamındaki arkadaşlığına odaklanıyor bu metinde, matrak serüvenlerden iç burkan yokluğa kadar pek çok açıdan Kızıl Ordu’nun dört neferini ele alıyor. Kızıl Ordu’nun bozguna uğrayıp geri çekildiği sırada Polonya ve Romanya orduları karşısında henüz bir varlık gösteremeyen askerler ormanların içlerine sığınıyorlar. Dördüne bakalım, Benya anlatıcı olarak karşımıza çıkıyor, açıkgöz Pavel var, Özbek devi, saftirik Kiyabin ve pek konuşmayan, iyi nişancı Sifra, kadro bu. Ufak kulübeleri terk edip çadır kampına katıldıklarında bir beşinci ekleniyor: yazı yazmayı bilen Evdokim. Bölükleri hareket etmeden önce bir süreliğine rahatlar, barbut oynayıp sigara otlanıyorlar, çay buldukları zaman keyifle içiyorlar, ilkbaharın ilk günleri yakınlardaki gölde yüzüyorlar. Dostlukları savaş ortamında doğduğu için canciğer olmasalar da ayrılmak istemiyorlar birbirlerinden, Evdokim’den de her şeyi yazmasını istiyorlar, hayatlarının en bilinmeyen anlarına dair kayıt tutulursa gerçekten yaşadıklarını hissedecekler. Hikâyeyi neden Benya’nın anlattığını en sonda göreceğiz, şimdilik onun sesine gidelim. Doğduğu yeri söylüyor, annesiyle babası öldükten sonra yaptığı işleri anlatıyor, sonrası askerlik. Romanya cephesinde savaş kaybedilince Romanyalılardan kaçmaya başlıyorlar, o sırada Pavel’le tanışıyor. Bitmek bilmeyen yürüyüşlerden birinde genç bir subayla bezgin bir asker arasındaki tartışmanın döktüğü kanı görmeden ayrılıyorlar gruptan, kamyonlarla Galiçya’ya gidiyorlar ve Kiyabin’le tanışıyorlar. Pavel bir güzel ütüyor adamı, bütün tütününü alıyor, sonrası: “Pavel onun tüm tütününü aldı ve Özbek mutsuz ve bitkin bir halde masada kalakaldı. Pavel gülümseyerek ona baktı ve sonunda tütününün yarısını geri verdi. Ötekinde bir minnet bir minnet, o kadar mutlu olmuştu ki gören de tüm partileri o kazandı sanırdı.” (s. 10) Anlatının tonu bu, hiç değişmiyor, arka arkaya olaylar silsilesi. Diyaloglar iyi, kısa bölümler hep bir sahne ötede başlıyor, kesintisiz akış. Bazıları dilin çok kısır olduğundan bahsedip beğenmemişler anlatımı ama olayı bu zaten bunun, sinematografik kurgu merakı dinç tutuyor üstelik, daha ne. İyi bir metin bu. Neyse, en son Sifra’yla tanışıyorlar ve karda bata çıka yürümeye devam ediyorlar. Sifra hemen hiç konuşmuyor, utangaç bir adam, en uzun cümlesini sonlarda bir yerde kuruyor. Anlatıcı Benya’nın neredeyse sadece gözlem yapması eleştirilebilir, sataşmalar dışında pek bir şey söylemiyor, bir tek sonlarda anlatıyı etkileyebilecek bir diyaloğa giriyor, o kadar. Sifra kadar olmasa da sessiz bir adam olduğunu düşünebiliriz Benya’nın, doğumunu ve çocukluğunu bir kalemde geçmesi kendi yaşamına odaklanmak istemediği, gözlemlediği dostlarının anılarını yaşatmaya çalıştığı anlamına da gelir. Olumsuz bir durum yok ortada sanki. Evet, katırlarını ve atlarını yiyorlar çünkü yiyecek yok, çay da yok, sigara var ama pek az o da. Soğuktan donmamak için Pavel’in soba kurduğu kulübeye sığınıyorlar başta, ormanı terk ettikleri zaman çadırlarda biraz daha rahat edecekler. Yassov nam askerle sık sık karşılaşacaklar bir de, adam tahtadan el oyarak askerlere satıyor mastürbasyon için, süper etkinlik. Mizah unsuru işte, ara sıra karşımıza çıkıyor, mesela bir sonraki bölümde çadırların civarına yerleştirmek için travers yığınından aldıkları iki traversi taşıyorlar, Pavel ve Benya bir anda koşmaya başlayarak diğer ikisini geçiyorlar. Koşu yarışı, Sifra yorulduğu zaman minik kuş tek başına yükleniyor traversi, koşmayı sürdürüyor ama şansı yok. Bunun gibi ansızın karşımıza çıkan pek çok olay hoş, Kiyabin’le uğraştıkları bölümler o kadar başarılı değil. Adamı üterek tütünsüz bırakmaları ve sürekli kandırmaları sorun değil, karakterin inşasında sırf bu verinin kullanılması sorun. Karakteri tipliğe düşürüyor bu durum, Sifra’nın sessizliğine rağmen karakter niteliğine karşın Kiyabin’de rastlayamıyoruz buna. Gerçi adam saftirik zaten, karakter derinliğine kavuşamayabilir ama örneklerini düşünüyorum, Lenny iyi kurulmuş bir karakter, aynı şekilde John Coffey de öyle, gerçi novella için Kiyabin’in yarımlığı makul de geldi şimdi düşününce. Yine de diğerleri kadar işlenebilirdi, kum torbası olmaktan ve kaba gücünü göstermekten daha fazlasını yapsaydı karakterlerin dengesi de otururdu, yazarın takdiri. Benya’nın Pavel’le ilişkisi anlatıcı olarak Benya’yı derinleştiriyor mesela, Pavel rüyasında Sifra tarafından öldürüldüğünü sık sık görmeye başlayınca geceleri Benya’yı da uyandırıyor, dışarı çıkıp dolanıyorlar. Benya arkadaşını yalnız bırakmak istemiyor, uykusundan olsa da eşlik etmeye özen gösteriyor. Eşcinselliğe dair bir nüveye rastlar mıyım diye dikkatle okudum ama yok sanırım. Bir gece Kiyabin iki arkadaşının uyanık olduklarını görüyor ama ne yaptıklarını sorunca öteleniyor, aralarına almıyorlar adamı. Belki Kiyabin de gece yürüyüşlerinden birine katılabilirdi, hikâyesini o sırada görebilirdik ama olmuyor böyle bir şey.

Evdokim bir gün kampta ortaya çıkıveriyor, rütbelilerden biri çocuğu bizimkilerin yanına veriyor. Sessiz bir çocuk Evdokim, onlu yaşlarında, cebinden çıkardığı defterine bir şeyler yazıyor sık sık. Gördüklerini, yaşadıklarını yazdığını söyleyince bizimkiler her şeyi yazmasını söylüyorlar, gölde ördek avladıkları günü, Pavel’in ütüşlerini, Kiyabin’in tehdide varan ısrarıyla Kiyabin’in de üttüğünü, günlük kayıtları yani. Ördek avı ilginç, o bilinmezin içinde psikolojik çöküntü yaşayan bir Benya varmış gibi gözüküyor. Vurdukları ördekleri bulduğu zaman yere çöküp ağlamaya başlıyor, annesiyle babasına seslenerek üzüntüden ağlamadığını söylese de o kısım pek muğlak, Mingarelli pek açmıyor Benya’yı. Kısa süre sonra ordunun hareket edeceğini öğrenince geri dönmemeyi düşünseler de başka bir şey yapamayacakları için bölüğe katılıyorlar, yürüyüş başlıyor, ardından mermiler ve bombalar yağmaya başlayınca birbirlerini korumaya çalışsalar da o hengâmede zor ne yazık ki. Anlatının sonunda, son paragrafta zamanda geriye dönen Benya arkadaşlarının nerede olduğunu merak ediyor o an, anlamaya çalışıyor ama anlayamayacak kadar yorgun, saklayacak da bir şeyi olmadığı için anlattı geçmişi. Evdokim’in defteri bir işe yaramadı, sadece dört harfi yazıp duruyormuş çünkü. Hiçbir kayıt yok, Benya hatırladıklarını anlatıyor. Köylülerin elinden zorla aldıkları besinleri anlattığı bölümlerde utancın öne çıktığını görüyoruz, Pavel’in at çaldığı kısım da kısa kesilmiş, bunlar gibi birkaç bölüm dışında son derece berrak anılardan örülü bir anlatıyla muhatabız.

Hoş bir novella, denk gelen okusun.