Alan Sokal – Şakanın Ardından: Postmodernizmin Bilimsel, Felsefi ve Kültürel Eleştirisi

Aslında tipik mevzu: Alan Sokal bir makale yazar, namlı dergilerden birine yollar, hakemler onaylayınca makale yayımlanır. Kıyamet birkaç ay sonra patlıyor, Sokal Social Text‘e gönderdiği makalenin deli saçması olduğunu ilan eder etmez Sokal Vakası’na Fransız felsefecilerden ABD’li pozitif bilimcilere pek çok isim dahil oluyor, postmodernizm üzerinden büyük tartışmalar dönüyor. Alan Sokal matematik ve fizik profesörü, sosyal bilimlere de değme sosyal bilimcilere taş çıkartacak kadar yakın, postmodern saçmalıklara tepki göstermesi gerektiğini düşünerek New Age saçmalıklarından Lacan, Deleuze gibi filozofların pozitif bilimlere ait terimleri eğip bükmelerine dek pek çok meseleye değiniyor. Olay çıkaran makalesini açıkladığı bölümler pek matrak, düpedüz parodi. “Sınırları Aşmak: Kuantum Kütleçekiminin Dönüştürücü Bir Hermeneutiğine Doğru” nam metinde postmodern epistemolojinin bütün dalaverelerine değiniyor Sokal, uzay-zaman manifoldunu reddeden düşünürlerden erkek egemen paradigmalar yüzünden “farklı bir evrenin” olabilirliğini ıskalamış pozitif bilimleri eleştiren feministlere dek taşlıyor herkesi. Numarayı açıklayan yazısında anlatıyor hepsini, esas makalede pozitif bilimlerin sunduğu dünyayı göreli hale getirdikten sonra bilimin, düşünce dünyasının ve nihayetinde insanın özgürleşeceğini söylüyor. Mutlak hakikatin ve nesnel gerçekliğin “boyunduruğundan kurtulan” insan postmodernist bilimle dilediği sonuçlara ulaşabilir, örneğin performans sanatlarının iyileştirici gücüyle kanserin tipik tedavi yöntemlerinden daha iyi sonuçlar elde edilebilir. İkisi arasında kurulan ilginin bir benzeri homeopati adıyla şarlatılıyor bir güzel, üniversitelerde bu tedavi yöntemiyle ilgili bölümler açılıyor, seminerler düzenleniyor, bir sürü şey. Alternatif bilim biçimleri de “yüksek bilimler” arasında yerini almalı, bilim bilim insanlarına bırakılamayacak kadar önemli. “Bu proje şunları içerir: Sınırları aşmak, engelleri kaldırmak, toplumsal, ekonomik, siyasi ve kültürel hayatın bütün yönleriyle radikal bir şekilde demokratikleştirilmesi.” (s. 59) Makalenin özeti bu, Sokal bir süre sonra aynı dergiye amacını açıklayan bir yazı gönderse de “standartları karşılamadığı” için yazı reddediliyor. İlginç, Sokal’ın pek çok zırvayı bir araya getirip devşirdiği postmodern gerçeklik savunusunda bilimsel verilerin hatalı açıklamalarından derginin ünlü hakemlerinin tırışka görüşlerinin parodisi var ama övüldüklerini zanneden hakemler kendi görüşlerini destekleyen yorumlarla karşılaşınca belli ki gayet yeterli görmüşler metni, yayımlamak sorun olmamış. Öznelciliğin lehineymiş gibi görünen metinleri basmaları akademik camiada işlerin nasıl döndüğünü göstermesi açısından da önemli. Bunların dışında Lacan’a doğrudan “deli” diyor Sokal, Deleuze ve Guattari’nin şarlatanlık yaptığını söylüyor, dediklerinin özeti şu: “Bağlamdan bağımsız iddiaların doğru olabileceğini reddedin: Sadece kuantum mekaniğini ve moleküler biyolojiyi çöpe atmakla kalmazsınız, Nazi gaz odaları, Amerikanların Afrikalıları köle etmesi ve bugün New York’ta yağmur yağdığı gerçeği de bunlarla birlikte gider.” (s. 96) Kanıta ve mantığa dayalı, akla uygun yargılar çok da göreceli değildir, aksi halde kimse bilimle uğraşmazdı. Amerikalıların çoğunun bilimle sahte bilimi ayıramadığını verdiği istatistiklerle gösteriyor Sokal, örneğin Dünya’nın yaşı konusunda kutsal metinlerde yazanlara inanan pek çok insan var hâlâ. İnanmayı tercih ediyorlar diyelim, bilime duyulan düşmanlığın sonucu. Bilimsel bir dünya görüşünü savunmak gerek, akla dayalı argümanlara batıl inanç ve demagojiden daha çok saygı duyulmadığı noktada “hakikat sonrası” çağa giriyoruz. Sokal bilim cephesinden yıkmaya çalışıyor bu çağı, solcu ve feminist olduğunu söylüyor, temsillerden kurtulup hakikati tekrar tesis etmeye çalışan Yeni Gerçekçilik’in oluşumunda da payı var muhtemelen. Destekçileri hiç de az değil üstelik, Chomsky ve Moretti sadece ikisi.

Uyduruk epistemolojiyi eleştirirken hakikatin biçimlerine değinen düşünürlerin metinlerini değerlendiriyor Sokal, makale yazsaydım her birine değinirdim ama güzel bir sitede Emre yaptı sağ olsun, logoyu da Berika çizdi uyduruk metinler yazdığım için özetleyeceğim. “Daha genel olarak ontolojiyle, epistemolojiyle, bilim sosyolojisiyle, politikayla ve etikle ilgili meseleleri birbirinden doğru bir şekilde ayırmanın önemi” konusundaki kaygılar kitaptaki her makalede yer alıyor. Somut verilerin çarpıtılarak veya görmezden gelinerek “gözden düşürülmesi” ve daha da önemlisi yerine makul bir paradigmanın konmaması safsatalardan başka bir şey üretmiyor. Biri şu: “On yedinci yüzyıldaki bilimsel devrim kadın-merkezli (spiritüel, büyülü, organik, yermerkezli) bir evrenin yerine erkek-merkezli (rasyonel, bilimsel, mekanik, güneş merkezli) bir evreni koydu.” (s. 125) Modern bilimin epistemik değerine dair yeterince kanıt var, cinsiyetçiliğin bilimle ilgisi bu açıdan sapla samanın ayrılmaması gibi bir şey. Şimdiye kadarki bilimsel gelişmeleri ilga edip yerine yenisini(?) koymanın neye yarayacağını kestiremiyor Sokal, bazı iddialarla dalga geçmemek için kendini zor tuttuğu anlaşılıyor. Postmodernistlerin dış dünyanın varlığından şüphelenmeleri de bir başka mevzu, mevcut olanın gerçekliği tam anlamıyla yansıtmadığından, postmodernist disiplinlerin daha farklı bir dünya yaratacağından bahsediyorlar. Bu görüşlerin yaşama etkileri korkunç sonuçlara yol açıyor, Sokal’ın örneği çok. Dünyayla ilgili tutarlı görüşlerin askıya alındığı durumlarda Irak’ta yaşananlar ortaya çıkıyor ki hakikat sonrasını inceleyen metinlerde de facianın incelemelerine rastlamak mümkün. Vice‘ı da tavsiye edeceğim ben, Christian Bale’ın Dick Cheney performansı müthişti. Neyse, “gerçeklerin toplumsal inşası” gibi kavramlar belki kendi bağlamında tutarlı bir yapıya sahiptir ama felsefi bir temel olarak zulümden başka bir şeye yol açmadı bugüne dek. Usame Bin Ladin üzerinden Irak bağlantısı uyduruldu, Bush başta olmak üzere pek çok politikacı Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu söyledi, gerisi malum. Homeopatiyle ilgili genişçe bir bölüm var, alternatif tıbbın bilimi tamamladığı görüşü çok su götürür. Hindistan’daki meseleye özellikle dikkat ettim, bizdeki dua okuyarak daha hızlı büyüyen bitki deneylerinin arkasındaki zihniyetle adamlar da yıllardır boğuşuyorlar, hatta daha kötü durumdalar. Hintli düşünürlerden bazıları bilimin de en az diğer insan uğraşları kadar kültür ve toplum tarafından belirlendiğini iddia ediyorlar, seçim zamanı yaklaşınca siyasetçiler de oy toplamak için bu görüşleri destekleyerek Vedanta bir Hint inancıtemelli eğitime muazzam kaynaklar ayırmaya başlıyorlar, öyle ki ayrılan kaynaklar sosyal sorumluluk projelerine ayrılsa ihya olurmuş memleket. Eh, 1998’de yayımlanmış bazı metinlere bakınca kuantum fiziğinin ünlü Vedantacılar tarafından öngörüldüğünü, Rigveda’nın bir parçacık fiziği ve evrenbilim kitabı olduğunu görüyoruz, modern bilimin vardığı sonuçlar çağlar önce Vedanta’nın vardığı sonuçlarmış üstelik. Bunlar bir yana, ünlü bir politikacı yıldız falına baktırdığında ofisine girdiği kapının önündeki binaların yıkılması gerektiğini söylüyorlar, yoksa şansı yaver gitmeyecekmiş. Yıktırıyor adam ne kadar bina varsa. Bu insanların türevleri mesela ışık hızının Kuran’da yazdığını iddia ediyorlar ama Einstein’ın meşhur formülünün hangi surede geçtiğinden bahsetmiyorlar, garip. “Sahte bilimi postmodernizm yaratmadı ve çoğu durumda sahte bilimi açıkça desteklemez. Fakat postmodernizm, bilimsel düşünce için öngörülen entelektüel ve ahlaki temeli zayıflatarak sahte bilime suç ortaklığı eder ve ‘insan aklının küçük teknesinin tehlike içinde yüzdüğü delilik okyanusunu’ yükseltir.” (s. 383)

Dinlerin postmodernizmle tekrar yükselişe geçmesinin anlatıldığı bölümler ibretlik, İsa’nın kraker olarak yenebilmesinden Yehova için yapılanlara geniş bir yelpaze var. “Kimsenin değinmek istemediği” mesele olarak İslam geliyor sonra, Sokal’a göre bütün semavi dinler aynı dinamiklere sahip olsa da bir tek İslamiyet iç kökenli bir Aydınlanma yaşamadığı için “tornadan geçmemiş” dinler gibi yıkıcı, uzlaşmaya yanaşmıyor. “Sanki zamanda bir tünel açılmış ve on dördüncü yüzyıl kavimleri dünyamıza akın ediyor gibidir. Ne yazık ki bugün, yirmi birinci yüzyılın silahlarıyla donatılmışlardır.” (s. 441)

Temelde hakikate dair bir metindir bu, hakikatin savunusudur. Tavsiye ediyorum.