Helmut Krausser – Okyanustaki Krallar

Yaşama açık, Ovidius’tan Leopardi’ye pek çok yazarın metinlerini okumuş, içselleştirmiş, hayatını coşkun bir şiire dönüştürmeye çalışan Hagen’in gözünden bir anlatıdır, şiirin biçimine uzaksa da imgeler ortalığa sık sık saçılır, toplanır, olayları birbirine bağlar veya bağlamaz, Hagen’in manik tavırları absürt durumlara yol açar. Kaotik bir roman, eğlenceli ve buruk. Epigrafta Lou Reed’in bir şarkısından sözler, efsanevi kalplerin anlattığı ilahi aşk hikâyeleri efsanevi aşkın bir gecesini daha kaybedenleri kınıyor, kaybedenler savaşı sürdürse de yenilgi açık. Bir şarkıdan doğmuşsa daha da ne güzel bir roman, azıcık dağınık, dağınıklığı Hagen’in düşüncelerinden doğduğu için normal. Tutarlı, bütün. Mezarlıkta bir Hagen, böyle başlıyor, Ekim’in dayanılması en zor ay olduğuyla bir de. Almanya’da bir mezarlık taşında “BİRİ DAHA EKSİLDİ” yazıyor, Nisan’a kadar yaşam zor, Hagen mezarlıktan çıkıp çılgınlığın merkezine, şehrin içine atıyor kendini. “İç” ve “dış” üzerine kısa bir bölüm, Hagen mezarın içinde değilse de dışarıda olduğunu da hissedemiyor pek, bazı mezar taşlarının üzerindeki yazıların silinmesi içle dışı bir kılar mı? Hagen öyle hissediyor, Herzog Sokağı’ndaki yasadışı oyun kulübünde tavla oynayıp cebindeki parayı artırmaya bakacak, amacı güneye gitmek. Bu ilk bölümde Hagen’in arzularını, nereden gelip nereye gittiğini öğreniyoruz, eksikleri anlatının geri kalanında bütün ayrıntılarıyla işlenecek yolculuk tamamlıyor. Kulüpte aylardır ortada olmadığını söylüyorlar, merak etmişler, Hagen dünyanın en iyi tavla oyuncularından biri. Düzenli bir eğitim görmemiş, otodidakt, yaşamını tavla oyunlarından kazanıyor. Dünya şampiyonunu yendiği için ünü pek, amacına ulaşmak için tekrar oynayacak ama önce neden kaybolduğunu anlatmak istiyor. Cebindeki son parayı kaybediyor önce, hiçe dönüştükten sonra “kahrolası” hikâyeyi dinliyoruz. Üç ay önce yaz sıcağında amaçsızca dolanan adam marketlerden birine giriyor, altına işeyen kadının yediği azarı işitiyor, kadın yakınlardaki tuvalet kâğıtlarından biriyle yerleri silip kararan kâğıtları kasaya bırakıveriyor, ödeme tamam. Böyle yan hikâyecikler var, Hagen’in tuhaflıklarına altlık. Yolda karşılaştığı bir fahişeye cebinde sadece beş papel olduğunu söylediğinde kadın küfredip uzaklaşıyor, arkasından bağırıyor Hagen: “Seni tüketici haklarını koruma kuruluna bildireceğim!” Tanıdığı Richard’ın evine gidiyor sonra, kırk yaşındaki homoseksüel karaciğer kanserine yakalandıktan sonra doktorlar altı aylık ömür biçmiş, öyleyse ikisi neden maceraya atılmasınlar? Richard’ın arkadaş çevresi dağılmış, kimse ölmek üzere olan birinin yakınlarında olmak istemiyor, Hagen hariç. Yirmi beş yaşındaki Hagen ölmek üzere olan dostuyla sekiz yıl önce tanışmış, anlaşıldığı kadarıyla aralarında bir şey yok. Hikâyeyi hatırlıyor Hagen, çocuk odasına giren Olga Teyze küçük Richard’ı kucakladığı gibi hastaneye götürmüş, çocuğun annesiyle babasının neredeyse paramparça olmuş, titreyen bedenlerini göstermiş. Sonrası grafik tasarım, resim ve son zamanların yalnızlığı. Hagen kendisine neden sürekli geldiğini soran Richard’a ölmekte olan şeyleri izlemenin hoşuna gittiğini söylüyor, doğru cevap. Richard’ın yirmi bin markı var, yolculuğa çıkabilirler. Önce ABD’ye gidiyorlar ama uçakta bolca şarap içip taşkınlık çıkardıkları, Hagen üzerinde el bombası olduğunu haykırdıkları için iner inmez paketlenirler, Hagen kodeste karşılaştığı siyahî bir katille sohbet eder. John Lennon kurşunu yiyince sünepe gibi ölmüş, ABD’de işler karışıkmış, bir an önce toz olmaya baksınlarmış, iki kafadarın istediği de bu. Güneye gidecekler yine, tropik ortamlarda parayı bir güzel ezecekler ama olmuyor, yetkililer yanlış yönlendirerek memlekete giden bir uçağa bindiriyorlar ikisini. Pes etmeyecekler, bu kez amaçları İtalya’ya gitmek. Karşı kıtanın güneyi yerine kendi güneylerine inecekler, hemen hemen tüm Alman ailelerin yaptığı bir gezi. “Gelecek kendi kendini yaratır, öyle değil mi? Bizim elimizde olan sadece o anda yaşadığımız şeffaflığa sahip çıkmak ve resmin güzelliği bozulmasın diye dağılan parçalardan en azından en büyüklerini toplamaya çalışmak. Güzel bir film! İşte bu kadar kolay! Başrollerde daha çok kadınlar olmalıydı, sadece sinemanın keşfedebileceği türden kadınlar.” (s. 65)

Eksik kadın geliyor nihayet, Lidia. Hagen’e göre “mucize”, dünyanın en güzel kadını, dünyanın enlerinin hepsi. Ressam, diğer ressamlara fahişelik yaparak para kazanıyor ve sanatını icra ediyor, birkaç türlü. Özgürlüğüne düşkün, sıkıca sarılmaya bile razı değil. Seyahat öncesinde balığına ütü basması hassas kalpleri kırabilir, benimkini kırdı. Bu romanda hayvanlara zarar verilmiştir, ona göre okunsun. Hagen bir an balığın vajinaya girdiğini hayal ediyor, hayvan açlıktan öleceğine ve işe yaramayacağına göre öldürülmeli. Bu romanda normal bir karakter yoktur, böyle şeylere açık olmak lazım. Şu Hagen’in kendi öfkesinden bir parça: “Sadece kendi yarattıkları mantık çerçevesinde düşünen herkesten nefret ediyordum; boş mideli vejeteryanlardan, kendini beğenmiş düşünürlerden, burnu havada gösteriş düşkünlerinden. Tek kelimeyle iğrenç! İşte her şey apaçık ortada! Hiçbir şey değilse de, megalomanlık.” (s. 97) Neyse, Lidia’nın arabasına atladıkları gibi yola düşüyorlar, Lidia’nın ailesi İtalyan olduğu için dil problemi de yaşamayacaklar. Anlatı bu noktadan itibaren üçlünün yol maceralarına dönüşüyor, üçü de geleceği düşünmeden, şimdinin parıltısını kovalayarak yaşamaya başlıyorlar. Yolda yaptıkları kaza, soyulmaları, araçtaki ses sisteminin araklanıp para dolu çantanın bırakılması, şaraplar, plaklar, sigaralar, Hagen’in yüksek sesle düşündüğü şeyler, Richard’ın acıyla haykırmaları, Lidia’nın delilikleri, İtalya’nın sessiz köyleri, yemyeşil yolları, deniz, güneş, dünya. Lidia’yla Hagen’in sık sık sevişmesi sıradan, birbirlerine doyamıyorlar, tabii Lidia herhangi bir bağ kurmak istemediği için her olasılığa açık. Bir kez üçlü yapacaklar, Lidia’dan Richard’a hızlısından bir oral muamele, Hagen’den Lidia’ya anal mukabele, üçü de aynı anda gelecek. Ânın zirvesini birlikte yaşayan üç karakter bir daha öylesi bir yoğunluğu yaşamayacaklar.

Yolculuk boyunca gevşeyen ilişkileri yaşlı bir ressamın ortaya çıkmasıyla son bulacak nihayet, Hagen aşktan başka hiçbir şeye inanmadığını ve Lidia’nın aşka inanmadığını söylemesiyle yeni karakter anlatıya katılmaya hazır. Elli yaşındaki Cromberg yakışıklı bir adam, ressam o da. Lidia’ya tutuluyor, kızı evine davet ederken iki arkadaşı da biraz gönülsüzce çağırıyor ama kötü biri olmadığı belli. Hagen önce kıskanıyor adamı, resimlerinin boktan olduğunu düşünüyor, sonra adamın evindeki tablolara bakınca saygı duymaya başlıyor. O kadar da kötü biri değil, Lidia’yı istiyor tıpkı Hagen gibi, elde ediyor da. Kabullenebilen bir adam Hagen, kin gütmüyor, çektiği acıyı yansıtmıyor ve içinde boğmaya çalışıyor. Lidia’yla vedalaştıktan sonra deniz kıyısına gidiyorlar Richard’ın istediği gibi, son kez birbirlerine bakıyorlar, Richard kıyafetlerini çıkarıp denize giriyor, giderek açılıyor, Hagen adamın geri dönmeyeceğini bir saat sonra anlıyor. Geri dönmekten başka şansı yok, ezdikleri paradan pek bir şey kalmamış. Richard’ın evine gidip adamın pahalı şarabını içiyor ve iki ay sonra gelen abla tarafından evden şutlanana kadar yaşıyor orada, sonrası mezarlık ve oyun kulübü. Hikâyesi bu. Arada bölünüyor bu hikâye, kulüpten gelen kavga seslerine çıkıyorlar, emekli bir felsefe profesörü bir daha hile yapmayacağını haykırıyor, boğazına dayanmış bıçak ışıldıyor. Odaya döndükleri zaman anlatmaya devam ediyor Hagen, iki aylık maceranın dökümünü çıkarıyor. Başka hikâyeler de anlatmalı, çağrıştırdıklarının ucu bucağı yok. Sıkı karakter, sıkı roman, yeni baskısı olmadığı için sahaflardan alınabilir. Doğan’dan bir kitabı daha çıkmış Krausser’ın, sıra onda.