Halldór Laxness – Salka Valka

Wikipedia’dan çarpıyorum: Laxness 1955’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış bir yazar, şair, eleştirmen, edebiyat adamı. Türkçeye üç metni çevrilmiş, birinin baskısı yok, diğer ikisi bulunabilir. Laxness 1902 doğumlu, çocukluğundan itibaren okumaya ve yazmaya başlamış, ilk romanını 17 yaşında yayımlamış. Avrupa’da gezerken vaftiz edilmiş, Katolik olmuş, Latince, Fransızca, teoloji ve felsefe üzerine çalışmış memleketine dönünce. Yerli bir dinî oluşuma katıldıktan sonra deneyimlerini anlattığı bir roman yazmış, mühim bir eleştirmen ülkesinden de nihayet büyük romanlar yazan birinin çıktığını belirterek takdirlerini iletmiş. Dindarlık dönemi uzun sürmemiş pek, ABD’de yaşadığı iki yılda inancını kaybetmiş ve sosyalizmle tanışmış, dediğine göre kitaplardan değil de parklarda yatan, açlıktan kırılan işsizlerden öğrenmiş sosyalizmi. Anlatacağım metni oradaki deneyimlerini edindikten sonra yazmış, davayı sattığını düşünen okurlarından sert tepkiler almışsa da bildiğinden şaşmamış o zamandan sonra. Hemingway’in Silahlara Veda‘sını İzlandacaya çevirmiş, sonra metinleri ABD’de patlamış, Nobel’e giden yol açılmış böylece. Freud, Hamsun, Hemingway, Brecht ve Upton Sinclair etkilendiği yazarlardan bazıları.

Bir yüzyılı ömrüyle baştan sona katetmiş Laxness, memleketinin hikâyeleriyle dünyayı sarsan siyasi olayların yankılarını başarılı bir şekilde birleştirmiş, 1900’lerin başında küçük bir kasabanın yıllar içindeki değişimini birkaç karakter üzerinden, özellikle Salka Valka’nın büyüme macerasını anlatarak ele almış, bir nevi bildungsroman bu metin. Bölümler arasında keskin farklar beliriyor, bunda Salka Valka’nın dünyayı daha geniş bir açıdan görmeye başlamasının etkisi büyük. Başlarda hayatta kalmaya odaklıyken sonraları siyasi akımların küçük kasabalara dek yayılmasıyla anlatı politik bir ton kazanıyor, toprak sahipleri servetlerini yavaş yavaş kaybediyor, halkın sesi yükseliyor, sendikalaşma üzerinden örgütlü bir toplumun ortaya çıkıp çıkmayacağı inceleniyor, çok boyutlu anlatının hiçbir ucu havada kalmıyor üstelik, iyi bir kurguya sahip. Çizgisel olsa da bölümden bölüme hızla geçen zamanın anlatılmayan bölümleri karakterlerin davranışlarında beliriyor, yadırgatmıyor da, hoş. Tutarlı değişimler köyün çehresini tanınabilir kılıyor yıllar sonra da, bunun yanında gemilerin periyodik olarak gelip gitmesi, mevsimlerin aynı ekonomik uğraşlara, sosyal hareketliliğe yol açması doğanın kalbinde değişen pek bir şey olmadığını gösteriyor, Roy Jacobsen’ın metinlerindekine benzer bir dinginlik, toplum yavaş yavaş değişiyor, köyün yüzlerce yıllık yalıtılmışlığı ortadan kalkıyor, zamanın akışı ve ağaçlar, evler aynı. Küçük, önemsiz dokunuşlar değiştiriyor insanları, posta vapurunun sisli bir günde limana yanaşması örneğin. Oseyri’ye varan gemideki yolculardan biri bu değişimi irdeliyor, koca dağların arasına sıkışmış minicik bir köyde insanlar ne yapar, ne yer, nasıl yaşar, küçük bir mucizeymiş gibi bahsediyor köyden. Yolculuklarda uzaktaki birkaç ışığa bakıp düşünmüşüzdür, insanlar yaşamlarını nasıl sürdürür oralarda? Gelip geçeriz, sonra düşündüğümüzü unutup aynı şeyi düşünürüz yine, imkânsızlığın ağırlığı çöker, mümkün değildir o ışıkların altında, yanında yaşamak. “‘Böyle küçük yerlerde, insanlar, hayatlarının ne kadar boş olduğu gerçeğini görürler birbirlerinin gözlerinde.’” (s. 9) Her şey geçicidir, yıllar günlere denktir, Oseyri’de olduğu gibi. Daha da güneye inmeye niyetli bir anneyle kızı gemiden inerler, etraflarına bakarlar. Sigurlina kalacak yer bakmaya başlar, köyün rahibine, doktoruna ve kodamanına giderler ama hiçbirinin iki boğazı daha beslemeye niyeti yoktur. Bu gezinti sırasında ilerleyen bölümlerde sıklıkla karşımıza çıkacak karakterleri tanırız, “Salvation Army”nin köydeki yerleşkesinde dinî vecibelerin yerine getirilmesine rağmen anneyle kıza yer verilmediğini görürüz, Laxness’in tepki çektiği noktalardan biri de bu eleştiridir diye düşünüyorum, zira bu kuruluşun çok sayıda destekçisi var o zamanlar, özellikle komünizm “tehlikesi” ortaya çıktığı zaman sermayenin koruyucusu olarak görülmüşler. Devletin işçi haklarını engellemek için çıkardığı kanunların, yarattığı kolluk kuvveti dehşetinin yanında böyle kurumlar da iş görmüş bir güzel. Sigurlina’yla Salka Valka’nın kılık kıyafeti de pek sempati uyandırmıyor gerçi, yırtık ve eski elbiseler insanların onları dilenci gibi görmelerine yol açıyor, birkaç dilim yağlı ekmekle gönderiliyorlar, Steintor bu sırada kancayı takıyor ikisine. Bütün adanın sahibi olduğunu söyleyen bir adam Steintor, herkesle bağlantısı var, sık sık açık denizlere çıkıp kazandığı parayı köyünde yemek için geri dönüyor, kadınlara musallat oluyor, rastgele yaşıyor kısaca. Savunmasız gördüğü Sigurlina’yla birlikte olduktan sonra evleneceklerini söyleyip oyalıyor kadını, sonra Salka Valka’ya tecavüz edip ortadan kayboluyor. Yıllar içinde tekrar tekrar ortaya çıkarak Sigurlina’nın intihar etmesine yol açacak, üstelik Salka Valka’yla evlenmek isteyecek ama zaman içinde aldığı eğitimden ve edindiği yaşam tecrübesinden ötürü kız kulak asmayacak artık adama, adada tutunmaya çalışacak. Düşük maaşlı işlerde çalışmaya başladıktan sonra giderek yükselecek, küçük bir köyde ne kadar yükselebilirse. Sendika başkanlığı, balıkçı gemilerinden birine ortaklık gibi girişimler onu önemli biri haline getirse de geldiği yeri unutmayacak ve köylünün patronlar karşısında ezilmemesi için elinden geleni yapacak. Tabii sendika, birlik, siyaset gibi kavramlar köy için çok yeni olduğu için yalpalayacak ama çocukluğundan beri tanıdığı, âşık olduğu adamın yardımıyla bir yol haritası çizecek.

İlk bölümlerde ada halkını tanıdık, ilişkileri çözdük, Salka Valka’nın sancılı hikâyesinin bir kısmını gördük, sonrasında adaya dışarıdan gelen fikirlerin kök salmasını izliyoruz, sosyal yapıyı toptan değiştiren olaylar insanları örgütleyecek, sermayeye bakışın hangi şartlar altında ne gibi değişimler geçirebileceğini gösterecek. Salka Valka’nın akıl hocalığını yapan Arnaldur yurt dışında eğitim alıp köye döndüğü zaman devrimden ve eşitlikten bahsetmeye başlayacak, dünyanın geçirdiği değişimden bahsedecek. Lenin, Marx gibi isimler daha önce hiç işitilmemiş, feodalitenin sürdüğü topraklara gelince hemen yayılamayacak, kralcılığın saldığı kök çok derinlerde olsa da değişimin önünde hiçbir şey duramıyor, önce sendikalar beliriyor, ardından Bogesen’in gücünü yavaş yavaş yitirdiğini görüyoruz. Köyde çalışan herkesin parası Bogesen’in elinden geçiyor, bütün borçlar, alacaklar Bogesen’de, bankerlikten kazandığı paranın yanında insanları kendi gemilerinde çalıştırıyor, maaşları belirliyor, bütün ekonomik etkinlikler Bogesen’in elinde kısacası. Topluluğa seslendiği bir konuşmada herkesi oğlu veya kızı gibi gördüğünü, herkesin çıkarını düşündüğünü anlatıyor, destekçileri başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu hayal edemedikleri için sömürü düzeni otuz yılı aşkın bir süredir var olmuşsa da Arnaldur ve İzlanda’da kök salmaya başlayan sosyalizmin diğer figürleri ortaya çıkıyorlar yavaş yavaş, devrim rüzgârları esmeye başlıyor. Nihayetinde Bogesen iflas ederek Danimarka’ya, İzlanda üzerinde tahakkümü olan devletin topraklarına göçüyor, halkın ekonomide daha çok söz hakkı oluyor ama büyük tartışmalar sonucunda gerçekleşiyor bu, insanlar için yıkıcı etkileri oluyor, cinayetler işlenmemiş olsa da dostluklar, ilişkiler yara alıyor. Arnaldur’la Salka Valka’nın ilişkisi de yara alanlardan, çocukluklarından beri birbirlerini sevseler de Arnaldur’un içinde yanan devrim ateşi köyde kalmasını engelliyor, yayması gereken bir ideoloji var, Salka Valka’yla vedalaşıp ideallerinin peşine düşüyor.

Çok sayıda yan hikâye var, Salka Valka’ya ABD’den yollanan paranın kaynağının Steintor olduğunu düşünüyoruz başta, adam yol açtığı acılardan ötürü kefaretini ödüyor diye düşünüyor kız, mesele biraz daha derin oysa. Arnaldur’un adadaki diğer kızlarla ilişkisi de bir başka mesele, Salka Valka adamın ne yapmak istediğini anlamıyor başlarda, Arnaldur da anlamıyor gerçi, yaşamı için bir hedef ararken sıklıkla yanılıyor, kendini ararken arzularına kapılıyor ama istikametini buluyor sonunda. Salka Valka’nın Arnaldur dışında sevdiği biri yok, Steintor’un baskılarına başarılı bir şekilde göğüs geriyor, zorluklarla elde ettiği özgürlüğü yitirmeye hiç niyeti yok. Geniş açıyla baktığımızda kadınlık mücadelesi ve İzlanda’nın yeni ideolojilerle tanışması olarak görebiliriz bu metni, yer yer tutuklaşsa da sunduğu panorama pek hoş. İzlanda toplumunun gelenekleri, kültürü, yakınlardaki ülkelerle ilişkileri de ilginç.

Tavsiye ederim, okunası. 1954’te sinemaya da uyarlanmış.