Georgi Gospodinov – Hüznün Fiziği

Nasıl olduğumu bilmiyorum. Kesin bir cevap veremem. Uygun bir cevap verebilmem için geceler, aylar, yıllar geçmeli. Babil Kulesi kadar kitap yığınları okumalıyım, yazmalıyım, yazmalıyım… Cevap koca bir roman.” (s. 198)

“Nasılsın?” sorusuna verilebilecek uygun cevapların analiziyle sürüyor, anlatıcının taşrada paslanan yeğeni ve arkadaşları için cevap: “Köreliyoruz.” Buradan nereye gitmeli, akışkanlık romanı da aşarak okurun yaşamına varıyor çünkü sonsuzlukta atomlar kâğıttan yaşama, anlatıdan gerçeğe geçer, bir maymun Shakespeare’in bir sonesini baştan sona yazar, insanlar alev alabilirler, sonsuza dek denersek bir duvarın içinden geçebiliriz, bir bardak olduğu yerde kırılır, oksijen bir başına bardağı eritebilir, kitaplar koca bir yığın oluşturarak gezegene dönüşebilir, kütüphaneler galaksilere dönüşürken karbondan, kâğıttan yani, okuduğumuz, okumadığımız, beklettiğimiz, baktığımız, görmediğimiz, es geçtiğimiz, karalaya kanırta acı çektirdiğimiz, sevdiğimiz, bir yerde bırakmak zorunda kaldığımız, ödünç vermediğimiz, ödünç verdiğimizde aslında vedalaştığımız kitapların baştan sona yolculuğunu anlatmak için yıldızlara dönüşebilir, yıldızlar noktalama işaretlerine, gökyüzünde koca bir soru işareti belirir de aslında bulutsudur, yıldız kümesidir, kara delik yavaş yavaş yutarken işaretin çengeli yittiğinde tek bir noktadır o işaret, geçmişin ışığını yarın da görmek istediğimizde zamanlar iç içe geçer, tuhaf, yarın da o yıldız görülür ama geçmişin, yüz ışık yılının yarınıdır o aslında, yüz ışık yılı önce yarın hangi güne denk düşer, hepsinden önce zamanla, geçmişle meselemiz nedir, bir sığıntı gibi yanaştığımız geçmişle meselemiz nedir, bir başkasının anılarını kendimizinkine eklemenin sırrından raspaladığımız pasın izleriyle düzelttiğimiz, gösterdiğimiz, gizlediğimiz, anlatması sözcüğe gelmeyen duyuşun anlamını düşündüğümüz, sonsuzluk süresince bir yerde karşılaşacağımız, tekrar yaşayacağımız veya hiç hatırlamayacağımız geçmişle meselemiz nedir, yaşandığından emin olmadığımız geçmişle, nedir, her şeyi hatırlamanın bir sebebi varsa yine sayfalarda, travmalarda arayacağız demektir. Hikâyelerde örnekler var, Gospodinov serpintisi. İsrail’den Almanya’ya gelen kadına yaşamak için neden İsrail’de kalmadığı sorulduğunda cevaptır: “Yaşamak için geldiğimi kim söyledi?” Almanya’da iyi ölünmektedir, ölülerini yalnız bırakmamak için gelmiş kadın, vefa. Zaman Sığınağı‘nda söylüyor işte Gospodinov, Avrupa tarihi İkinci Dünya Savaşı’dır artık, nereye bakılsa savaştan bir iz, bir yankı görülür. Bazı binalarda izlerini görmek mümkün, geri kalanını canlandırmak zahmet gerektirmiyor, arabaların geçtiği yollardan tankların geçtiğini hayal etmek yeterli. Başka bir anının peşinden gidiyor anlatıcı, zamanında Finlandiya’ya gidip babasından bir kalıntı, babanın sözlerine şehirden sinmiş alıntı arayacak, baba Bulgaristan’dan hemen hiç çıkmasa da bir ara Finlandiya’ya gitmiş işte, çocuk kırk yıl sonra peşinden. Kemikleri hüzün yüzünden güçsüzleşmiş, iyi ki kafasını kırmadan dönüyor memlekete. Seyahatleri sona eriyor, dünyanın en hüzünlü yerine dönüyor, geriye iki üç defter kalıyor. Geçmişin düştüğü düzlem, fotoğrafları yok, başka defterlerin, insanların ve diğer kayıtların birkaç fotoğrafına baktığımızda başka bir düzlem, anlatıcının can verdiği karakterlerden birinin kardeşi ışıltılı gözlerle bakıyor bir fotoğrafta, ilgilendiği şeye doğru eğilmiş, yüzü ablasınınkiyle aynı. Kardeşin yüzüne bakıp birkaç sayfa boyunca anlatılan kadının geçmişini görmemiz bekleniyor, aslında fotoğraf şart değil, deliliğiyle var olan kadının yerine yaşamımızdan bir başkasını koyabilirdik. Salıncakta sallanan kadını koyabilirdim, gecenin bir körü yokuş yukarı istikamet, istikamet gökyüzü çünkü Filyos’ta gökyüzünü kirleten ışıklar yoktur, yıldızlar rahatsız olmayacaklarını anladıkları için Filyos’a yaklaşmışlardır, elinizi uzatıp dokunamazsınız ama bakışınızla okşayabilirsiniz, göz kırparlar. Bunlar olur, yokuştan yukarı yürürüm, başım döner, bir yılım kalmıştır İstanbul’a dönmeye, sonra gırç eder bir şey. Gırç. Tökezlerim, gırç. Sağda küçük bir park, salıncak, kadın sallanıyor, başı eğik, kendine deneysel bir hikâye anlatıyor, sesi bazen, nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum, yan çıkıyor, sözcükler yan çıkıyor ağzından, yana dönük, bazen düz, ters, kadın ağzıyla bir öykü yazıyor. Sabah pantolonum ceketim, okula gidiyorum, kadın yine orada. Sabaha kadar sallanıp durdu mu? El sallıyor, elinde ekmek, kemiriyor. Annesi, teyzesi kapıya çıkmışlar, kızı sofraya çağırıyorlar. Oturayım da kahvaltı edeyim? Sağ olsunlar, okula gitmeliymişim. Kıza el sallıyorum, bana ekmeğini sallıyor. Şimdi anlatınca biraz daha iyi anlıyorum, anlayabildiğimin ötesini bana Gospodinov gösterdi, şimdi onun anlattığını kavradım, geçmişi tekrar kuramayız veya sonsuz biçimde kurabiliriz, biçem alıştırmaları, kurmaca alıştırmaları, anlatıcı değişimleri ki Gospodinov üçüncüyle birincinin, ikinciyle kaçıncının işlevlerini sayıp döker, anlatıcıların birbirine tokuşturur, anlamlarını sorgular, bozup yapar onları, işte, sonsuz biçimde kurulabilenin tamlığı mümkün değildir, bir kezdir o, bitmiştir ama başladığını da bilmeyiz, biz yaşamı hiç bilmeyiz şimdi düşününce, bir şeylerin içinden geçip gideriz ve tersi, bir şeyler iz bırakır, yaşam izleri ölüme taşımaktır diyeceğim, buna benzer bir cümleyi yazar da kurmuş bir yerde, nerede olduğuna bakmayacağım çünkü bu metinde bir şeyin neredeliği, şeylerin neredelikleri önemsiz, bir şey başka bir şeyin yerine geçebilir, bir şey başka bir şeydir. “Anlatılmamış olan, aynen meydana gelmemiş olan gibi —çünkü ikisi aynı sınıftandır— tüm olasılıklara, sonsuz şekilde meydana gelme ve öyküleştirilme şansına sahiptir.” (s. 226) Artırıyorum, anlatılmış ve meydana gelmiş olan da tüm olasılıklara sahiptir, bir şeyler olmuştur ama iradenin söz sahibi olduğuna ikna olamıyorum, bir şey yerine başka bir şeyin olma ihtimali varsa, eh, özgür iradeyle ilgili çok metin var, bu kalsın. Bir tek şu: Hayatım boyunca hayatımın gözlemcisiydim, yaşamımı izlemek için yaşadım.

Neyini nasıl anlatayım diye düşünüyorum, bir şey bulamıyorum. Zamanın bir tık geri kaldığına dair bahis malum, uzayda sezyum atomu yavaşlar ama bir milyar yılda saniyenin yüzde biri kadar, bu yavaşlığı süreğen hale getirmenin yolu yok, o halde bunu başka türlü, zamanı başka türlü yavaşlatmalı anlatıcı, bir deney düzeneği kurmalı, hüznün fiziğini anlayabilmek için hüzne dair bütün verileri toparlamalı, anlatmalı, yaşama uygulamalı. Bir sinek olup tek günlüğüne yaşamalı, babasının yaşamını, dedesininkini yaşamalı, duygular atom altı bayağı, DNA bunları taşıyor da nesiller boyunca yaşıyor anlatıcı, çocukluğunda okuduğu mitolojik metni hatırlıyor ve Minotor olduğu zamanı yaşıyor, dedesinin Macaristan’daki çocuğunu, yani kendi amcasını görmeye gidiyor, bundan daha hüzünlü bir hikâye yok sanırım bu metinde. Minotor’u savunuyor anlatıcı, boğazı kesilen, katledilen varlık ne suç işlemişti ki, 1980’lerin sıkıcı dünyasında büyümek neyin cezasıydı, Bulgaristan’da doğmanın, sosyalizmin avuntusu var mıydı? Askere gitmiş anlatıcı, cebinde Proust, çavuşların hiç acıması yoksa Proust’a da yirmi şınav, çek! Bunlar şimdinin yaşananı, geçmişten hatıralar ama hüznün fiziği hepsini bir kılmış, bir kadının saçı bir heykelde uzamış, savaştan kalma kurşun deliklerine dünyanın öbür ucundan yağan mermiler sebep olmuş, yaşlanma kuantumları hikâyenin bir yerinde özetlemiş anlatıyı, en sonunda sinek ölmüş, dede ölmüş, baba, anlatıcı. “Ben varız” ve “Ben vardık” arasında tek bir sayfa, aslında kaç yüz sayfalık bir şey değildi okuduğum, bir şey de okumadım ben. Dünyayı gördüğümün kanıtını buldum, imrendim, Gospodinov’a neden hayran olduğumu hatırladım. Beni öldüreceklermiş de ölmeyeyim diye bir anlaşma teklif etmişler, ömrüm boyunca tek bir kitap okuyacakmışım, neymiş?

Yazayım, yazayım, yazayım, kaydedeyim, muhafaza edeyim, Nuh’un gemisi gibi olayım, ben değil, bu kitap.” (s. 137)