Firdevs Ev – Tavana Bak

Firdevs’in öykülerine “büyülü gerçekçi” yerine “tuhaf kurgu” diyesim var. Todorov Fantastik‘inde enine boyuna inceliyordu bu işleri, kurmacalardaki dünyaları aça aça düzleştiriyordu da bakmaya üşendim şimdi, kendim üfüreyim, bu öykülerdeki ögelerin olağanüstülükle ilgisi yok çünkü olağanlık baştan sona kuşatıyor öyküyü, mesela karakterlerin gerçek dışılığa uyum sağlamalarını görmeyiz, gerçekliğin sorgusu sancıya yol açmaz, değişime dair hiçbir şey yoktur. Tuhaflıklar tuhaflık olsun diye değildir, zaten olduğu için oradadır. Dışarıdan tuhaftır da metnin normalidir, hiçbir çıkıntılığı yoktur, hele büyü hiç değildir. Büyü olağanüstüdür, tuhafsa öykünün zorlanmadığınca, taşıyabildiğince olağandır. Firdevs’in yarattığı atmosfer bir o kadarını daha taşır, mesela kapısını açık bırakan karakterin evinden bir şehir doğar, köşelere dükkânlar açılır, tuhafiye ve nalbur. Uyduruyorum, yok böyle bir şey ama olsaydı neden tuhafiye açıldığını sorgulamazdık veya sorgulardık, bunlar çapaklara dönüşen aşırılık olarak belirirdi, Firdevs bu kadarına tenezzül etmezdi, ne kadarına ettiği açık seçik. Biraz da uğraşayım dedim az önce, Berkan’la birlikte beni makaraya aldılar, “Yahu kardeş, Suut Kemal Yetkin’in denemelerini sen ne yapacaksın, niye aldın bunu?” diye sordular. Suut Kemal Yetkin’in denemeleriyle utandıracak ne yapabilirim bilmiyorum ama en azından, “Evet, yanlış demişiz, bravo kardeş,” diyecekleri noktanın yarısına getirebilsem onları, ömrümün geri kalanında saadet nedir bilirim. Kısacası Firdevs’le tanıştık ve konuştuk, öveceksem bu tanışıklıktan ötürü değil, öykülerin sıkılığından. İpince bir denge bu öyküler, bizde Onur Selamet’in benzer öyküleri var ama mevzular, öykülerin yöneldikleri konular başka, Onur’un dünyası Alice’inkine daha yakın bir de.

Dört bölümden dörder öykü, elde on altı öykü, her bölümden iki öyküye bakacağım. “Çoğalma” ilk bölüm, “Tuzlu Su” ilk öykü. Sevim Burak’tan epigraf: yemeğini bitirip çekilen, pek çirkin bağıran balık gibi bir şey, balığı da seviyor, öyküde bunun izini kısa süre sonra bulacağız. Öykü günlükten birkaç sayfa, 1995 tarihli. Karakterleri saymak zahmet, günlüğü tutanın aile anası olduğunu söylemek yeterli, ziyarete gelen komşular, komşuların çocukları, ananın kendi çocukları, tipik mahalle yaşamı. Balkondaki masadan tıkırtıların gelmesiyle işin rengi belli olmaya başlıyor, tahtakurduna Necati adını koyuyor ananın eşi. Arkadaşlar geliyor, dedikodular, günlük rutinlerin arasında kızının bacaklarını kıran ananın yaptığını lafın gelişine bağlayabiliriz ama Necati’nin Necati olduğu zamanı düşününce diğer çocukların da bir şeyden Hüsnü, Kamil ve Mahmut oldukları geliyor akla ister istemez, hasılı bir çocuğun ağzının kenarındaki kızarıklığı allık sanmasının ötesine bakmak istedim ben, bir hayvanlık vardı, insan isimleri hayvanlara konabilir ve türlerin dünyaları iç içe geçebilirdi ki iç içedir zaten, bu öyküde yaşam biçimleri de öyledir. Derya’nın karın doyurmaya denize götürülmesine güldüm, pullarının parlaklığına ve solungaç çıkarmasına şaşırmadım. Öyküye gömülü anlamları “Bölüm Sonu Canavarı”nda arayacağım, az. Sanal alemde çiftliğiyle uğraşan Baba’nın Oğul’la imtihanı bu öykü. Baba işinde iyi, ürünleri müthiş, ödül olarak yumurta alıyor bir gün. Heyecanla bekliyor, Oğul yumurtadan çıkınca dünyalar Baba’nın oluyor ve yitiyor hemen, Baba kusursuzlaştırdığı dünyayı Oğul’u büyütmeye çalışırken boşluyor, oyundaki birinciliğini kaybediyor, Oğul yaramazlık yapıp Baba’nın emeklerini mahvediyor bir yandan. En sonunda çocuğu umursamamaya başlıyor Baba, çiftliğini tekrar kusursuzlaştırıyor, karşılığında Oğul’un hep üç yaşında kalmasına neden oluyor. Ne çıkarabiliriz, Baba’nın ve Oğul’un oyunda olduklarını düşünürsek gerçekliğin öznel algısı kişinin zorlukları bütün tuşlara basarak geçebileceği yanılgısına yol açıyor olabilir, yani bir bilgisayar oyunundaymışız gibi yaşıyoruz, simülasyon kusursuz. İdeal bir dünya tabii, tarlayla ilgilenirsek ürünler şahanedir, çocukla ilgilenirsek çocuk iyi yetişir, çocuğu tarlaya eksek ikisi de bereketle biter yerden. Ne sorumluluk oysa, böyle olmadığını bilmemize rağmen böyleymiş gibi yaşamak nesi? İkinci hadise de Baba’nın iyi yaptığı bir iş uğruna Oğul’dan vazgeçmesi. Susan Sontag gittiği davetlerde oğlunu davetlilerin montlarının arasına yatırarak uyuturmuş, çocuğa sigarasını yaktırırmış, vazgeçmeye yakın değildir belki ama çocuğu kendi temposuna uydurmak için normalin dışına çıktığını söyleyebiliriz. İşgüzarlık bunlar tabii, öykünün söylediğinden başka ne söyleyebiliriz ki, Baba’nın pili Oğul üç yaşındayken bitmişse ve dünyaya gelen geri gönderilemiyorsa oyun sürer, oyun sürecektir, Oğul ölüme yaklaştığında da üç yaşındadır, Baba’nın ve daha öncesinin yaşamlarını da üç yaşına katacaktır, Baba da Oğul’un üç yaşındaykenki yaşındadır hep, Gospodinov’un ölümsüzlüğü tek bir kitaba sıkıştırması gibi Baba yaşamını tek bir oyuna sıkıştırmıştır, yine Gospodinov’un birkaç yaşamı, bütün yaşamları, zamanları ve mitleri tek bir anlatıcıya sığdırması gibi Baba da nesi varsa başarısı için kullanmıştır. Aşırı yorum bunlar, öykü çok daha azı, çok daha azı olup çok şey anlattığı için çok daha fazlası.

“Eksilme”, “Cereyan”. Çevremizde yok olan insanların, yok olan bizlerin içinden cereyanla, zamanın sildikleriyle ilgilidir. Toplaşan kişilerden biri elmanın ısırıldığı zaman çıkan sesle birlikte kaybolur, Naci’dir, özlenir. Bir aşırı yorum daha patlatayım, dalından koparılan elma cennetten kovdurduğu gibi yaşamdan da kovdurur, dedim ve Havva’nın geçtiğini gördüm öyküde, aşırı değilmiş. “Zamana ısırıklar atıp tek tek dünyadan kovuyordu bu elma bizi. Sonra kendime gelip, bir yerde toplanıyor olmalılar, diye düşündüm. Sonuçta gömülmediler, yakılmadılar, arkalarından yeterince ağlanmadı, demek ki bir yerde toplanıyor olmalılar.” (s. 50) Sokaktaki serçeler gitmiş, böcekler, her şey hart hart giderken anlatıcı içinden bir köpeğin geçtiğini görmüş, içinden bir şeyin geçtiğini hissetmek bir ürperti yayar mı diye düşündüm ben de, etrafta olan ama aslında olmayan, anlatıcının durumunda kaç insan var, bunları düşünüyor anlatıcı. Buradan da Han Kang’ın Çocuk Geliyor‘una gittim, her şeyi gören ruh bir başka ruhun varlığını sezer, temas ederler ama hissettiklerini anlamazlar, iletişim de kuramazlar, temas kesildiği anda varlıkları anıya dönüşür. Ani bir sonun ardından yaşanır onlar, burada kayboluş yavaş, yavaşlığı kadar acılı. “Odadaki Fil” bir de, Ali’nin gelişiyle beliren, salonda. Apartman kapısının aralığından kapının eşiğine, anlatıcıyla sessiz bir münasebet, ardından kanepede şeklince bir çöküntü. Kedi artık Ali’yi tercih edecek, anlatıcıdan yüz çevirip kanepenin ağırlığına katkı sağlayacak. Yıllar sonra dönmüştür Ali, kokusu anlatıcıyı yine cezbeder, boynu kışkırtıcıdır, bu yüzden anlatıcı Ali’nin yemeğine kattığı ilacın dozunu artırır ki çocuk bir daha gitmesin, uyuşuk uyuşuk uzansın kanepeye, öylece kalsın. “Bir yandan çoktan sahiplendiği bu adamın düzgün sırtını izliyor bir yandan da yemeğimi kaşıklıyordum. Acelem yoktu.” (s. 72) Avcı avlanır bu kez, anlatıcı gözlerine çöken ağırlıktan kurtulamaz, Ali’nin gülümsediğini görür. Yerinden kalkıp anlatıcıya doğru bir adım atar Ali, kedi artık onundur, anlatıcıya göre belki öylesi daha iyidir. İye, aitlik, gücün el değiştirmesi, tam kedilik hikâye, cuk.

Sekiz öykü kaldı, beni dehşete düşüren bebekli öyküyle bitireceğim. Bildiğimiz korku ögeleri yok, bulaşık makinesinde yıllarca unutulan bir bebek var sadece. Oğul’un yaşamdaki hali belki. Unutulan işte. “Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?” diye bir cümle yankıyor öyküde, bebekçesinin nediri öykünün tamamı. Bir tabağa, eşyaya indirgenen yaşam, fennin son mucizesi makinelerden birinin içinde. Daha da çok yorumlanır, çok şey söylenir, ben şahsen öykülerin yazarıyla ve öykülerin yazımına şahit olan arkadaşımla oturup konuşacağım bunları. İyi öyküyü arayana da okumak düşer bu kitabı, şiddetli tavsiye!

Ek: Şimdi gördüm yine, “Dodiyarca Şarkılar” nam öykü Berkan’a okunan meydan, dipnotta belirtildiği üzere hiçbir kelime tekrarı olmadan yazılmış. “Dizginlenemez” ve “dizginsiz” var, yapım eklerinin yarattığı kelimelerle köklerin aynılığını da konuşacağız buluşunca.