Florence Burgat – Bir Yabancıyla Yaşamak: Kediler Üzerine Felsefi Kırıntılar

Kediler hakkında bir metinden ne bekleriz, kedi bekleriz. Kedi olsun, kedilerin saçma sapan hareketleri olsun, biraz da mıncırnaşma olsun, benim kedi hakkındaki bir kitaptan beklediğim bunlardır. Burgat bir metin yazmış, felsefeden felsefeye koşturuyor. Kedinin yatışından bir filozofun yatışla ilgili fikirlerine geçiyor örneğin, dostluk üzerinden başka bir filozofa, oradan başka bir eyleme ve başka bir filozofa, kısa kısa bölümler halinde felsefe tarihinde resmi geçit izliyoruz. Rilke’ye göre kedileri tanımamız mümkün değilmiş örneğin, katılırım. Kediler başlı başına akışkandır, hareketlerinden alışkanlıklarına her şey değişebilir, karakterleri demek istemiyorum ama diyeyim, karakterleri değişir, kedimizi ertesi gün bir başka kedi olarak bulabiliriz. Benim beslediğim bir tane var örneğin, gün içinde değişiyor tavırları. Gündüz vakti yanından geçiyorum, hiç umursamıyor. Gece olduğu zaman koştur koştur bacaklarıma dolanıyor, önümde yatıp debelenmeye başlıyor, sonra sevmek için eğiliyorum, biraz seviyorum, tırnaklarını geçirmeye çalışıyor hemen. Deli mi ne, kalkıp gitmeye çalışınca da pantolonumu ısırıyor. Varlığımı ele geçirmeye çalışıyor, eve alsam kesin değiştirecek beni, hiç bilmediğim birine dönüşeceğim. Korkuyorum açıkçası, delicesine bağlanıp onsuz hiçbir şey yapamamaya başlayacağım sonra. Eve almıyorum ben de, apartmanda halılara sıçıp milleti peşinden koşturuyor. Deli Naciye koydum adını, totişini sallaya sallaya merdivenlerden çıkmasını görmelisiniz. Rilke yine güzel bir şey diyor: “İtiraf ediyorum ki benim için varlıkları oldukça sakıncalı bir varsayım olmaktan öteye geçmedi. (…) Bize bakıyorlar diyebilir misiniz? Bizim değersiz görüntümüzü retinalarının gerisinde bir anlığına da olsa barındırma lütfunda bulunduklarına hiç şahit olunmuş mudur?” Kediler geçiciliği de temsil ediyor bir yandan, hem kendi geçiciliklerini, hem de bizim geçiciliğimizi. Her gün yeni baştan kurmalıyız ilişkimizi, her gün bizi yeni baştan umursamamalarına katlanmalıyız. Köpekleri kendi varlığımızda eritebiliriz, köpekler öngörülebilirdir ama kediler için bambaşka bir durum çıkıyor ortaya. Kedi, yeni bir güne uyanmakla eş. Kedi karşısında biz de yeniyiz, yeni bir insana uyanmayı da katalım. Yanımıza kıvrılıp uyuyan tüy yumağı yenilenmiş bir günün ta kendisi. Eşek sıpası.

Burgat kendi kedisi Mitcho üzerinden kuruyor metnini, birkaç bölümde aralarındaki ilişkiyi anlatıyor, tabii geniş ölçüde kedilerle insanlar arasındaki meselelere değiniyor. İlki ritüeller, kedilerin günlük teftişi, bilinen dünyanın baştan keşfi. Bu konuda ilginç bir şekilde tutucular, her gün aynı kavgaları yapıp aynı yalanmaları sürdürebiliyorlar. İki örnek: Deli Naciye’nin yemek saatlerinde kavga ettiği kediyi hırpaladıktan sonra yemeğini paylaşması hakkında ne desem bilemiyorum. Sanki paylaşmadan önce diğerini bir temiz dövmek lazımmış gibi. Bir de her gün aynı saatte aynı garip oturuşta yakaladığım bir kedi var, o da ilginç. Sabah sahile gidip otobüse biniyorum, okula gidiyorum, giderken yerinde yok. Üçü biraz geçerken eve geliyorum, demir çitin üzerine tünemiş, öylece duruyor. Çok pofuduk bir kedi bu, görünüşü oldukça geniş ama ayaklarını büzüp incecik demirin üzerinde duruyor işte, gözlerini de kısmış. Sevsem düşer diye sevmeye korkuyorum, yanında durup izliyorum öyle. Zaten müsait de değil, rahatsız edilmemek istiyor, anlıyorsunuz. İçgüdü demiş Ponty, yeni bir dünya yaratıyor. Kediler için süper bir olay var ki bu dünyada davranışlarından bile haberdar değiller sanki. Kendilerinden korkup bir anda arazi olabiliyorlar, oradan oraya amaçsızca koşup duruyorlar. Aslında yaşamın herhangi bir plana sığmayacağının en büyük kanıtı bu, dünya başımıza yıkılırken her şeyin nasıl o hale geldiğini düşünürüz ama düşünmemize gerek yok, önümüzde kedi örneği var. Hem korkutuyor, hem de korkuyor. Biz de yapıyoruz bunu, yıkıntıları bir başkasına itelemekte ustaysak da kedileştiğimiz anlarda korkunun kaynağı olarak kendimizi görebiliyoruz. Nadiren. Kedilerden öğrenilecek çoğu şeyden biri bu. Klasik koşullanma aslında, her şey bu kadar basitken görmezden geldiğimiz şeyler tarafından itinayla boğuluyoruz. Kendi tarihimizi kedinin tarihiyle denklemeliyiz, bu yüzden Deli Naciye’yi yuvarlarken yere oturmaya başladım, ben de onunla birlikte tekerlenmeye başlarım yakında.

İletişim meselesi. Lévi-Strauss’a göre aynı kökten geldiğimiz hayvanlardan öylesine koptuk ki bundan daha utanç verici bir durum olamaz. Mitler bile bunu kökensel olarak görmüyor, insanlığın bozulmaya başlamasının sebebi olarak veriyor. Bu yetersizlik kısmen onların, bizim bunda payımız büyük. Hayvan o boşluğu doldurmak istiyor çünkü, insanı gördüğü biçimiyle kendisine ekliyor diyeyim, nasıl diyeyim, tepki veriyor, varlığımızın farkında kısacası. Hegel’in ve Agamben’in birtakım sözleri var, kısaca benlik duygusunun dışsallaşmasından ve hayvan seslerinin arasındaki sessizlik kaynağı olarak insandan bahsediyorlar. Bunu düşünmüştüm bir ara, canlıların kendi aralarındaki iletişimine dair ne varsa artık, hepsi seslere çevrilebilse ve insana dair hiçbir ses duyulmasa nasıl olurdu acaba? Arıların, termitlerin ve ağaçların sesleri. Dil yok, sadece ses. Husserl “dünyanın-gerçekliği-içinde yaşamak” diyor, bizim gerçekliğimizin oldukça kısır olduğunu, diğer canlıların rengârenk bir uzamda var olduğunu düşünüyorum. Dil, sesi biçimleyerek işlevselleştiriyor, bunun dışındaki sesi merak ediyorum. Kedilerin sesleriyle bu merakım diniyor biraz, onların dünyasında bir parça anlaşılabilen bir gizem yatıyor. Bir parçayla yetiniyorum, zaten fazlasını da istemiyorum. Dostluk için de aynı şey geçerli, aslında orada olmayan/olmayacak bir varlığı kendimize nasıl eşleyebiliyoruz? Kaybedilecek olana duyulan histen daha fazlası var burada, çok daha derinlerde bir şey. İnsanlar arasındaki dostlukla hiçbir ilgisi yok bunun, bambaşka bir şey, tamamen türe özgü de olabilir. İnsanın kediyle kurduğu dostluktan daha karmaşık, daha belirsiz bir yakınlık türü bilmiyorum, insan merkezli bir bakış açısıyla yaklaşınca madara eden türden. “İnsan sevgisine yakın, tüm hayvan türüne yayılmış sevgi” diye geçiyor metinde, Aristoteles’in dostluk üzerine derin vecizelerinin kediyle kurulan dostluğa tam oturması ilginç bir hadise. Eh, aşkı da katmalıyız tabii. Kedinin bir noktada aynı anda var olup olmaması Zola’dan Colette’e kadar pek çok yazarın dikkatini çekmiş. Colette çok büyük bir erkek kediyi eş olarak alma hayalleri kurmuş, Zola kendi içinde doğrudan bir sevgi türü olduğunu keşfetmiş, sadece hayvanlara karşı duyduğu bir sevgi. Kedinin uzaklara bakmasıyla aşkı bağlayabilirim, “uzak diyarların varlığı” bu güçlü duygunun sabit bakışlarda bulunabildiği anlamına gelebilir. Merak ederiz çünkü, kedinin odaklandığı yerde olanı, göremediğimizi, sezgisel de olsa paylaşmak isteyip paylaşamadığımızı bilmek isteriz ama ulaşılamaz bir yere odaklıdır o bakışlar, ne yazık.

Deli Naciye aşağıda miyavlıyor, birazdan sevmeye inerim ve düşünürüm, şunu: “Hayvanlara dair hiçbir şey bilmediğimiz kesin. Onların kim olduğunu bilmiyoruz; bu nedenle, bu gizemli durum gözlerimizi kamaştırmış, gıkımız çıkmıyor olabilir. İnsanlık, hürmettte bulunma ihtiyacıyla, kendine tamamen kasıtlı olarak ulu tanrılar icat ederken onların krallığının bu dünyada olduğunu görmeyi reddetmiştir.” (s. 58)