Claire Vaye Watkins – Nevada

Mekân önemli. Nevada’nın konumunu bilmek, insanlarının yaşam koşulları ve sosyokültürel, sosyoekonomik durumları hakkında fikir sahibi olmak, öykülerin yapısal özelliklerinden karakterlerin davranışlarına kadar pek çok ögeyi daha iyi bir değerlendirmeye tabi tutmak için gerekli. Şuradan bakalım, kuzeyinden otoyol geçiyor, güneydeki Las Vegas’tan bir yol daha geçiyor, eyaletin geri kalanında çölü çevreleyen yollar ve kasabalar mevcut. Batıda Sacramento, San Fransisco ve Los Angeles yer alıyor, çölün ortasındaki hiçlikten kaçmak için çıkış kapıları. Yasal bir genelev bir öykünün mekânı olarak kullanılacak, bunun yanında coğrafyanın insana sunduğu pek bir seçenek yok. Tayga sendromunun yarattığı sıkıntıya, kumlardan bir hapishane yaratan kadınların neden olduğu kaçışsızlığa benzer duygular Watkins’in öykülerinin merkezinde bulunuyor, Carver’dan mülhem bir “doğal huzursuzluk” ortamının yaratılmasıyla birlikte karakterlerin bu huzursuzlukla baş etme mücadeleleriyle beraber. Öyküleri bölgenin kendine has söylenceleri olarak görmek mümkün, her yıl kaybolan turistlerden sanki bir erginlik ayinini tamamlamaya çalışırmış gibi kasabalardan ve çölden kaçmaya çalışan insanlara dek geniş bir mitik toplamı okuyoruz. Eyaletin tarihinde yer alan kitlesel olaylar da bu toplama uyum sağlayarak katılabiliyor, böylece “Altına Hücum” zamanlarında iki kardeşin köşeyi dönme mücadelesini günümüzde Las Vegas’ta serüven arayan birkaç lise öğrencisinin uçlardaki deneyimlerinde bulabiliyoruz. Watkins’in öyküleri öncelikle Nevada’nın ne kadar çorak bir iklime sahip olduğunu gösteriyor, biraz tutkulu ve yaşama dair beklentileri olan insanlar için duygusal çoraklık en büyük problem olarak gözüküyor. Sevgide, birliktelikte bir çıkış yolu bulan insanların aslında örümcek ağına birlikte yakalanmalarını fark etmeleriyle birlikte biraz olsun bir şeyler hissedebilenlerin bile tuzaktan kurtulamadıklarına şahit olmak, bir nevi şahitlik ve hikâye dinleyiciliği, okurun öykülere yaklaşımını belirliyor. Karakterlerin yıkımlarını veya yıkımdan kurtulmak için beyhude çabalarını izleyeceğiz, Watkins sağ olsun, usul usul yapacağız bunu, hatta Watkins önce kendinden başlayacak. “Hayaletler, Kovboylar” adlı ilk öyküye başlangıçları düşünmeden edemeyen bir anlatıcının sesiyle dahil olacağız. Otobiyografik bir öykü bu, anlatıcının yerine Watkins’i koyabiliriz. Farklı başlangıçlardan ilkinde Charles Fuller’ın Reno kentinin kurulmasına yol açması var, sonradan Myron Lake’in devreye girip Fuller’dan satın aldığı topraklarda madencilik işine el atmasıyla gümüş damarı laneti ortaya çıkmış, başka bir başlangıçta 1881’de Himmel Green’in kasabaya diktiği binaların lanetli gümüş tozunun bütün kasabaya yayılması hadisesi var, daha da başka bir başlangıçta George Spahn’ın satın aldığı çiftlikte çektiği kovboy filmleri çıkıyor ortaya, film sektörü kovboylardan uzaklaştıkça Spahn çiftliğindeki atları kiralayarak geçiniyor, en sonunda arazisine gelen bir grup hippinin çiftlik işlerini yürütmelerine karşılık film çekimlerinde kullanılan boş binalarda oturmalarını kabul ediyor. Başka başlangıç: Nükleer bomba denemeleri çöllerde yapılırken gümüş tozları uçuşuyor ve eyaletin, hatta kıtanın her yerine dağılıyor. Daha başka: Spahn’ın eşi öldüğü zaman vücudundaki tümörlerde gümüş kurdeleye benzer şekiller görülmüş, kısacası eyaletin laneti yüz yıldan çok daha öncesine dayanıyor ama lanetin izdüşümleri üzerine bir öykü değil bu, doğrudan değil en azından, odaklanmamız gereken nokta George Spahn‘ın çiftliğindekiler. Charlie adında sıska bir adamın yaptığı anlaşmayla Paul Watkins’in komüne kadın getirdiği, “genç kız tedarikçisi” olarak işini ciddiye aldığı görülüyor. Bu başlangıçlar ve Charles Manson tayfası öykünün bir kanadını oluşturuyor, diğer kanatta kırkına gelmiş Claire’ın annesinin ölümüyle yan daireye taşınan, komşusu haline gelen Razor Blade Baby ve aile mirasının yükü yer alıyor. Güncel yalnızlık. Diğer öykülerdeki karakterlere dönüşen anlatıcının şehrin lanetini taşımaya devam etmesi kişisel geçmişiyle bütünleşince neyi bilip bilmediğini sorgulamasına yol açıyor, örneğin babası hakkında bilgi edinmek isteyen filmci Andrew’la buluşup romantizmin eşiğine ulaşınca bildiklerinin doğruluğundan emin olamadığını anlıyor. Öykü boyunca verdiği detayların arka planında ne olduğunu bilmediğini anlatıyor bir yandan, hatırlaması gereken çok fazla şey olduğunu düşünüp Andrew’u ekiyor ve öyküyü sonlandırıyor. Şehir tarihçiliğiyle aile tarihçiliği çözülemeyen bir düğüm olarak ortaya çıkıyor, Claire’ın hayatının orta yerinde büklüm olarak duruyor. Once Upon a Time… in Hollywood‘u izleyenler için bildik bir hikâyenin anlatımı gibi gelecek bu öykü. Anlatım tekniği olarak kitaptaki en zengin öykü olduğu da söylenebilir, başlangıçların tek bir noktaya ulaşması, anlatı zamanının sürekli hareketi anımsamanın her zamanı içermesine dayanıyor, hoş.

“İhtiyacımız Olan Son Şey”, yol kenarındaki oyuklara dikkat kesilen, oyuklara yaklaşınca alışveriş malzemelerinin arasında ilaçlar bulan ve ilaçların üzerindeki isme mektuplar yazan bir karakteri konu ediniyor. Öykü mektuplardan oluşmuş, Thomas Grey’in Duane Moser’a yolladığı mektuplara cevap gelmiyor ama mektupların tarihlerine bakılırsa bu tek taraflı yazışma aylar boyunca sürüyor. Başlarda Moser’ın kimliğini merak eden Grey, birkaç mektuptan sonra kendi yaşamını anlatmaya başlıyor, karısıyla ilişkisinin giderek solduğunu ve eski hikâyeleri olmadan süremeyeceğini dile getiriyor örneğin, belki kendi kişiliği de solmasın diye yazıyor onca mektubu, saçma da olsa bir hikâyesi olsun diye. Grey’in iki çocuğu var, dile getirdiklerinin yanında getirmediği acılarının çocuklarla birlikte eşini de kapsadığını anlıyoruz ki “dayandığımız acılardan başka hiçbir şey olmadığımız” fikrini çocuklarına aktarmanın başlıca kaygılarından biri olduğunu söylüyor. Bunun yanında Moser’ın kilitli bir kutuda, ilaç kutularının yanında muhafaza ettiği mektupları da okuyor Grey, oldukça korumacı bir adamla karşı karşıya olduğunu söylüyor ve kişisel tarihinden korumacılık örneklerini tutup çıkarıyor, gençken çalıştığı bir dükkânı basan soyguncuyu tüfekle vurması başat anı olarak ortaya çıkıyor ve hatırlayışların ucu bucağı kesilmeyecekken Grey bir anda son veriyor mektuplarına, hiçbir şeyi Moser’a borçlu olmadığını, kendi yaşamını kendinden başka hiç kimsenin bilemeyeceğini, bunun için boş yere çabalamaması gerektiğini anlıyor ve hayali mektup arkadaşıyla sürdürdüğü diyaloğu kesip çocukları ve karısıyla sürdürdüğü yalnızlıkla dolu yaşamına geri dönüyor. Bu geri dönüşlerle ilgili başka bir öykü, “Rondine Al Nido”. Kadın, güvensizlik duygusu yüzünden terk ettiği adamla tanıştığı zamanlarda benzer yükleri taşıdıklarını sezecek ve hayatlarında yaptıkları en korkunç şeyi anlatmalarını söyleyecek. Adamınki tipik bir hergelelik, kadınınki yaşam boyunca yayılan koca bir ur olarak ortaya çıkacak, anlatının sonunda ayrılmalarına dair birkaç şey düşünebileceğiz. “Bizim kız” on altı yaşında, arkadaşı Lena’yla kasabada ne yapılabilirse onu yapıyorlar, eğlenmeye çalışıyorlar. 9/11’den kısa bir süre öncesi, toplumsal bir travmayla kişisel travmalar denklenecek demektir. Las Vegas’a gittikleri zaman Greg’le ve Greg’in arkadaşlarıyla tanışıyorlar, oğlanlar kızları otellerine götürüyorlar, Lena’ya, “Düzgü dursana orospu,” diyorlar, aralarında ayık olan kimse yok. O gece yaşananlar arkadaşlıklarının bitmesine yol açacak, eylül geldiğinde okulun koridorlarında birbirlerini unutmaya çalışan iki eski tanışa dönüşecekler. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, büyüyecekler, yıkılan iki binaya dönüşecekler.

“Miş’li Geçmiş Zaman, Süregiden Geçmiş Zaman, Di’li Geçmiş Zaman”, her yaz kaybolan gezginlerden çıkarılan bir öykü. İtalya’dan gelen iki arkadaştan biri ortadan kayboluyor, diğeri hiç bilmediği bir şehirde arkadaşının bulunmasını bekliyor, beklerken genelevlerden birinde âşık olduğu kadınla birlikte zaman geçiriyor. Aslında genelevin ve çalışanlarının hikâyesi, bir anda ortaya çıkan yabancının çekiciliğine kapılan genelev patronu ve çalışanları arasında ortaya çıkan çekişmenin yıllardır birbirini tanıyan insanları kötülüğe sürüklemesini konu ediniyor. Süregiden bir yalnızlık halinin değişebileceği fikri karakterleri geçmişlerinden kopmaya zorlasa da gezginin geri döneceği zaman yaklaştıkça tırmanan gerginlik, karakterlerin umutlarını yıkıyor ve gezginin âşık olduğu, İtalya’ya götürmek istediği kız, genelev patronu tarafından ortadan kaldırılıyor ve mutsuz son doğuyor. İlginç bir bilgi, Watkins genelevde çalışan kızlara lisede kendisine eziyet eden kızların adlarını vermiş, değişik bir intikam. Neyse, benzer mutsuzluklarla sonlanan öykülerden birinde Carter’la Marin’in yaşamlarına komşu oluyoruz, ikisi de birbirinde neyi sevdiklerini unutmuş, yeni doğmuş bebekleri için, aslında kendileri için kaygılanıyorlar. Carter’a göre Marin sorumsuz, sarsak bir kadın, Carter’sa kontrol manyağı bir adam, Marin’e göre. Marin kıskaçtan kurtulmak için ikisinin de en yakın arkadaşlarından birine sarkıyor ama adam yüz vermeyince yalnızlığıyla tekrar baş başa kalıyor, rüyasında bebeğini öldürdüğünü görüp uyanınca rahatlıyor, Carter’sa her zaman kaygılı, o da uyanıp Marin’e nerede olduğunu soruyor. İlişkilerin dinamiklerine dair iyi kurulmuş bir öykü bu da.

Ölümden kurtardığı genç bir kızla ne yapacağını bilemeyen adam, annelerinin intiharını atlatamayan iki kız kardeş, ayrılık acısını atlatmak için sevdiği adamın eşyalarını saklayan kadın, onca insan hiçbir şeyin ortasındayken ne yapabilirse onu yapıp yaşamaya çalışıyorlar. Yer aldıkları öykülerdeki detaylar gerçeklik yanılsaması için birebir, karakterin ayağının takıldığı halı, can sıkıntısından açılıp kapatılan el feneri, durmadan tekrarlanan alışkanlıklar zaten duyumsanan boşluğu bütünlüyor, büyütüyor.

Yüz Kitap’tan yine iyi bir kitap, iyi öyküler. Öykü okumayı sevenlerin hoşuna gideceğini düşünüyorum.