Ercan y Yılmaz – Sahir

“Sahir” birden fazla anlam taşıyor, anlamlardan biri “büyücü”, ismi fâil, sihri yapan, uygulayan. Büyü gibi bir şey zaten gerçeklikle kurmacanın ilişkisi, şu bilişsel yapımız radikal bir değişikliğe uğramadığı sürece bu büyü sürecek. Bu iş biraz yavanlaşmaya başlıyor aslında, metin içinde yazılan metinlerin okurun elindeki metin olduğu yanılsaması -gerçeği- olsun, kurmacayla gerçeklik arasındaki ilişkinin merkezde olduğu çatışma noktalarının çoğalması olsun, teknikler kullanıldıkça tavsıyor. Yeterince kullanıldılar şimdiye kadar ama Ercan y Yılmaz bu meseleyi mizahıyla, karakterleriyle ve ele aldığı güncel konularla aşabiliyor. Diğer metinleriyle kıyaslarsak ilk sıralarda yer almayabilir ama Sahir iyi ve zekice kurulmuş bir metin. Bakalım, ilk bölümde açık kameranın kaydettiklerini ve o günde dair hatırladıklarını olaydan dört sene sonra “bize” anlatmaya çalışan bir anlatıcı var, başucunda hoplayıp zıplayan metinlerden -aslında “tanıdık bedenlerden” yazıyor, yanlış yazdım ama düzeltmiyorum, bedenler anlatıcının karakterleri, metinleri, her karakter bir metin, birleştikleri zaman birkaç metin, belki sadece öykülere sıkışmış haldeler- kurtulmak için yazıyor, bir yandan muskaların, zemzemlerin işe yaramadığını, kendisini uyutacak hapları öptüğünü söylüyor. Madem anlattığı hikâyeyi dinleyeceğiz, hapların sıklıkla kimyasını değiştirdiği bir zihinden çıktıklarını bileceğiz ve gerçekliği bu boyut üzerine kuracağız, olaylar yıllar önce gerçekleştiyse de şimdinin düzleminde her an çarpıklaşabileceklerini unutmayacağız. Neyse, baba geliyor, anlatıcının babasıyla ilk ve son kez konuşmasına şahit oluyoruz, anlatıcı babasına kahvede okey oynarken taş çalmamasını, cebinde unuttuğu taşların çamaşır makinesine zarar verdiğini söylüyor -böyle küçük ayrıntılar anlatının hemen her yerinde var, pek hoş- ve bu küçük ayrıntıyla gerçeklik yanılsamasını artırıyor, buna ihtiyaç var, zira bir süre sonra evi basan adamların varlıklarından şüpheye düşmemeliyiz, en azından anlatının daha en başında. Kâmil, Kız Serkan, Ahmet Abi, İsmet Abi, İmam Hacı Orhan, Cevdet ve Öğretmen Yaşar hoş bulduklarını bir yumrukla gösteriyorlar, ellerindeki sopalar ve dergilerle hesap sormaya gelmişler. Rezil olmuşlar çünkü, anlatıcı öykülerinde hemen herkesi anlatmış, köyün sırları ortalığa saçılmış, zamanla unutulması istenen şeyler sayfalara dökülmüş. Bizimkinin bir şeyler yazdığını bütün köy biliyor ama meselenin ortaya çıkması zaman alıyor, okumak köylülerin sıklıkla yaptığı bir şey olmadığı için muhtemelen. Varlık var mesela, anlatıcının kafasına çarpılıyor sürekli. Her çarpmada öyküden harfler dökülüyor da okuduğumuz anlatıyı kuruyor adeta, zaten ikinci bölümde bu öyküyü okuyoruz. Anlatının üç düzlemi var: anlatıcının kendi sesinden duyduklarımız, öykülerinde okuduklarımız ve adamlarla dolu mekân, “gerçek” gerçeklik. Üçü de iç içe geçiyor tabii, öykülerde mesela Ahmet Abi’nin adının ilk harfi duruyor ama geri kalanı değişmiş, belki gerçeğin ortaya çıkmaması için kendince önlem almış anlatıcı ama yeterli olmamış belli ki. Bu öykü üzerinden ikinci düzlemden üçüncüdekilere dair bilgi sahibi oluyoruz, köydeki ilginç insanları tanıyoruz teker teker. Emine ve en yakın arkadaşı Nafiye mesela, köydeki bütün aksiyon ihtiyacını karşılayan ikili. Büyü yapıyorlar, dedikodu yayıyorlar, ne kadar absürt iş varsa bunların altından çıkıyor. İkinci ve üçüncü düzlem arasındaki koşutluktan bahsetmeye gerek yok, hayal ve gerçeklik iç içe geçmiş durumda, bir tek birincinin ayrıksılığından bahsedebiliriz, o da diğer katmanlara bulaşmayan kişisel işlerden kaynaklanıyor. Gerçekle hayali karıştırmaya başlayınca doktora gidiyor anlatıcı, doktor hapları dayıyor, sonra romanının kahramanı Meçhul’ü sokakta görüyor, görmemesi gerektiğini biliyor çünkü Meçhul bir roman karakteri. Yani… Beri yandan bizimkini tokat manyağı yapıyor adamlar, Öğretmen Yaşar’ın müdürlüğü öyküler yüzünden yanmış söylenene göre, öykülerden birinde pek hoş olmayan bir biçimde karşımıza çıkıyor Yaşar, başka bir öyküde Cevdet’in karısı var, kaybolan inci küpelerin bulunması için Nafiye’nin şeyh amcasının çağrıldığı öyküde. Toplumsal sorunlar bunlar işte, hacı hoca tayfası, bilime değil de hurafelere inanan insanlar, hatta sonlara doğru ucundan Ermeni meselesi, birçok şey. Neyse, bu hoca geliyor, kaybolan inci küpeleri bulmak için düzeneği hazırlıyor, küçük bir çocuk gelecek ve bir örtünün altından suya bakacak, suda küpeleri görecek, böyle bir şey. Aynı mevzuyu çok benzer bir şekilde Habib Bektaş da kullanıyor bir öyküsünde, kardeş öyküler bunlar.

Gerçek gerçekliğin içinde kurmaca ögelere devam, öykülerdeki kişilerin kimliği üzerine bir konuşmada olayı polisiyeye çevirmemeleri gerektiğini söylüyor anlatıcı, bir filmin yönetmeni olsa yaşadıklarını nasıl kurguluyacağını düşünüyor sonra. Birkaç öykü daha, birkaç yumruk, evdeki herkesin hikâyeleri anlatılıyor, öyküleri okunuyor, Kız Serkan yemek yapıyor ama kimse beğenmiyor yemeği, yemiyorlar. Öfkelerini alıyorlar, teker teker ayrılıyorlar evden. Bu sırada İmam’ın ses kaydı yüzünden başının derde girdiği anlaşılıyor, televizyondaki bir tartışma programında bir kayıt dinleniyor, kayıtta Allah’ın öldüğünü söylüyor bir adam, bizim İmam. Telefonla programa bağlanıyor ama şarjı bittiği için kendini savunamıyor. Herkesi zındıklıkla suçlayan bir adam İmam’ı da suçluyor, sesi en çok çıkan adam bu. İşe felsefi açıdan yaklaşmak isteyen diğer konuk en sonunda patlıyor, ötekini dövmekle tehdit ediyor, curcuna. Evden ayrılıyorlar, sonra anlaşılıyor ki kamera kimseyi kaydetmemiş. Kimse yok, eve gelen giden yok, herkes Meçhul kadar gerçek veya kurgu.

Yan öyküleriyle, katmanlı yapısıyla hoş bir roman bu, okunsun bencesi.