Antonio Tabucchi – Ufuk Çizgisi

İlginç bir benzerlik: Modiano’nun Bir Sirk Geçiyor‘uyla bu metin arasında ikizlik. Metinlerin arasında yedi yıl varsa da iki yazarın önceden yazdıklarını düşününce Karanlık Dükkânlar Sokağı ile Isabel İçin Bir Mandala arasında da paralellikler vardı, aynı kaynağın iki komşu ülkede belirmesi midir bu? Tabucchi’nin Spino’su çalıştığı morga getirilen adama benzediğini düşünür, ölüme varan yaşamın detaylarını öğrenmek için araştırmalara başlar. Modiano’nun karakteri kayıp geçmişini keşfetmek için bilgi kırıntılarını kovalar, elde ettiği fotoğraflarda, tesadüf, kendine benzettiği adamın kimliğini araştırır, sorduğu insanlar bir fotoğrafa bir adama bakarlar, benzerlikten emin olamazlar bir türlü. Spino fotoğrafları gösterince ölü adamı ve çevresindekileri tanıyanlar yine emin olamazlar, birileri birilerine benzemektedir ama kimse kimseyi çıkaramaz, kimse bir şey bilmez, izler hep bir başka insanı gösterir, araştırmanın sonu gelmez bir türlü. Yine tesadüf, iki esas karakter de aradıklarından bambaşka bir kişiye varırlar, ya kendileri değişmişlerdir ya da aradıkları insan sandıkları insan değildir. Bir yere varmadıkları da olur, soruşturma bir süre sonra rastgeleliğin insafına kalır, onca şüphenin arasında karakterlerin arayışından başka kerteriz kalmaz anlatıda. Birkaç metin daha okuyup nihai bir çıkarıma varacağım, şimdilik bu dikkat çekici aynılıkları dillendirmek yeterli, çevirmen Münir H. Göle’nin sunuş metnine bakayım. “Kurbanın değil, araştıranın kimliği üzerine, olmayan bir romanın hikâyesi” demiş Tabucchi, adı hiç geçmeyen Cenova’nın bir morgunda başlayan arayış kapkaranlık bir mekânda sonlandığı için araştıranın kendi benliğini ortadan kaldırdığı yorumu aşırıya kaçmaz. “Spino, gizini açığa kavuşturmak için, kendisi de bir giz taşıyan bir başkasının, ‘öteki’nin peşine düşerek kendi yazgısının izlerini sürer.” (s. 5) Sona eklenecek bir “za”, karakterin geometrik “Q.E.D.”lere ulaşmasını sağlayabilir, kurbanın kimliğini ortaya çıkarabilirdi ama isim gibi sonuç da eksiltilidir, Spino son durağı olan hangarın kapısını aralar, geldiğini söyler, söylediğini daha yüksek sesle tekrarlar ve tamamen yalnız olduğunu anlayınca önce alçak sesle, sonra kahkahalarla gülmeye başlar, benliğinin son kırıntısını imleyen ışıltılı suya bakar ve karanlığa doğru ilerler. Yaşadığı kentin sokakları, sevdiği kadın uzun uzun anlatıldıktan sonra geriye hiçbir şey kalmaz. Tersten okuyayım bu kez, sondan başa gideyim. Şehir dışında bir geziye katılan, İsviçre’deki tatilini birkaç gün daha uzatan sevgilisi Sara’ya mektup yazar ve posta kutularından birine atar, öncesinde bütün kitaplarını toparlar, evindeki “dile sığmaz dağınıklığı” derleyip toparlar, gazeteci arkadaşı Corrado’yu arayarak gençlik anılarından bahseder ve hatırladıklarından kurtulur, evinin dağınıklığı kaybolunca evinden de kurtulmuş olur, kısacası hiç var olmamışçasına gider hangara. Ahmet Tulgar’ın bir öyküsünü hatırlattı bu, karakter seviştiği adamın geride bıraktığı bütün izleri ortadan kaldırır, otel odasını temizler, yaşananların bütün izlerini ortadan kaldırdıktan sonra öyküyü kurmaya nihayet hazır olduğunu düşünür, izler durdukça gerçekliği anlatmak mümkün olmayacaktır. Geriye akışta Spino da hazırdır artık, pırıl pırıl bir hiçlik olarak çıkar insanların karşısına. Posta kutusunda bulduğu gizemli mektubun gösterdiği adrese gitmeden önce Carlo Nobodi’nin etrafında örülen ağları düşünür, kendisi de Nobodi’ye dönüşmeden önce garip bir geometrinin çizgilerini takip ederek ulaştığı noktayı idrak eder, örülen ağların izleğini merak eder. “Olguların güçle nasıl da yeniden meydana geldiklerini ve kendimizi nasıl da başkalarında görebildiğimizi düşündü.” (s. 84) Şehrin daha önce hiç gitmediği bir yerindedir, önemli ipuçlarından birini verecek olan kişinin ortaya çıkmaması kendisini uzun süredir izleyen adamı fark etmesini sağlar, bilinmeyen noktaları artan şehrin bilinmeyen insanları da çoğalmaktadır, Spino bilinenin sınırlarından yavaş yavaş çıkıp kaosa adım attığını anlar. Zihnini eşelemenin sonucudur bu, ışıksız bir mekâna adım atmakla birdir ki atar da, ileride kaldı gerçi. Daha geride gizemli ihtiyarla karşılaşır, adamın bir şeyler bildiğinden ve hiçbir şey söylemediğinden emindir, Vico Spazzavento Sokağı’nda hızla geçen zaman ve mekânın metrukluğu gerçekliğin bozulmaya başladığını gösterir. Bu bölümden öncesi yine kısa bölümlerden oluşmaktadır, bunun yanında Spino’nun karşılaştığı insanlar daha “belirgin”dir, mekân tasvirleri daha somut bir görüntü ortaya çıkarır, her şey daha renklidir, kararmanın başlangıcına kadar dünya gözler önünde, bildiğimiz şekliyle uzanır.

Barda konuştuğu kız ihtiyarın adresini vermiştir çünkü Spino’nun saçları dökülmektedir, belki bir iki ilaç kullansa dökülmeyi engeller. Bara ulaşması Harpo’nun yardımıyla gerçekleşir, eski tanıdıktan görülen nadide bir yardım. Konuştuğu karakterlerin yaşamları serüvenle doludur bir noktada, Spino kendi serüvenini onlarınkiyle güçlendirir, arayışının amacını yitirse de uğraşını epik bir niteliğe bürür. Martıların casusluk yaptığından şüphelenir, gerçeklikten önce gerçeklik algısı bozulmaktadır, böylece zihinsel bir arızanın sonucunda durumunu iyice muğlaklaştırdığını düşünebiliriz. Düşünürsek. Aklı raydan çıkmadan önce gayet mantıklı bir insandır Spino, Carlo’yu gerçekten tanıyan insanları bulur, fotoğraftaki çocuğun o olup olmadığını sorar. Malum, kimse bilemez, emin olamaz, fotoğraf aslında hiçbir şey göstermemektedir çünkü gözlerdeki parıltı, insanların giydikleri kıyafetler, vücut dilleri hiçbir isme, biricikliğe varmaz, Carlito’nun Arjantin’e gidip geldiği söylenirse de şüphelidir, hakkında anlatılan diğer özelliklerin de doğruluğu kesin değildir. Carlito yoktur, bedenin ardındaki gizem çözülemedikçe beden de yoktur, muhasebecinin ve diğer onca insanın anlattıkları bir yokluğu biçimler sadece, havaya parmakla çizilen harflerden öteye gitmez. Bir zamanlar Carlito ticari işler peşinde koşmuştur, karanlık tiplerle iş yapmıştır veya son derece soylu bir yaşamın ardından hayata veda etmiştir, kim bilir? Kesin bir çıkarım yapılamaz, Spino’nun kimliğini elde etmemesi gerekir ki Carlito’nunki ortaya çıkmasın. Anlatının başında yüz yüze gelmelerinden bir süre sonrasına kadar varlıklarından eminiz, Spino’nun Sara’yla yaşadıkları en ince detaylarına kadar anlatılır örneğin, sokaklarda yaptıkları yürüyüşlerle beliren şehir son derece sahicidir, Sara da son derece sahicidir ki kendine has hayal gücünün üfürmelerine dek inşa edilir. Müstakbel evlilik, o şehirde birlikte geçirilecek yaşam kesindir, ambulans bir akşam morgun kapısına dayanana kadar. “Korkunç bir şey oldu” diye geçer aklından, Spino Carlito’nun yüzünü görünce Corrado’yu arayarak bilgi ister, edinir, macera böylece başlar. Polis tarafından çekilen fotoğrafa uzun uzun bakar Spino, gençliğindeki hali Carlito’nun ölü yüzünü andırsa da kendisi henüz ölmediği için ölümün yüzdeki tahrifatını hesap etmez. Daha da kötüsü, Sara da fotoğrafı görür ve Spino’ya yirmi beş yaş genç olması durumunda Carlito’ya benzeyebileceğini söyler. Sonrası adım adım kurulan bir anlatı. Parmakta yüzük var, adam evli, çocuğu olabilir. Corrado’ya bakılırsa ambulansta hiçbir şey söylememiş. Yüzüğünün içinde bir tarih ve isim var, Spino o isimden Carlito’nun iki ay kaldığı manastıra ulaşır, sonrasında Carlito’nun ceketini diken terziye, gerisi malum.

Sisin yavaş yavaş kesifleşmesini görmek için bile okunur bu metin, bilinen dünyanın sınırlarından çıkıp aklın ucundan düşmek Spino’nun tepeye yuvarladığı kayaya benzetilebilir, kaya giderek silikleşir ve ortadan kaybolur ama Spino’nun bedeninde hâlâ mevcuttur, hareketler yuvarlama eylemini yuvarlanan olmadan çağrıştırır. Spino kendini bir diğerinde aramaya kalktığını bilmez, öğrendiğindeyse kahkahalara boğularak karanlığa adım atar. Yoktur artık, var olan tek şey Carlito’nun bedenidir.

Tabucchi’nin birkaç metni var, en kısa sürede onları da okuyayım. Modiano’yu sevenler bir göz atsalar pişman olmazlar.