Annika Scheffel – Her Şey Kaybolmadan Önce

Bu kadar iyi bir metnin çok kötü bir düzelti ve çeviri yüzünden mahvolması üzdü. Kübra Mehmetoğlu ve Nalan Özpınar çevirmiş, hangi çevirmenin nereden itibaren çevirdiğini doğrudan “Jules” üzerinden görebilirsiniz. Tutarlılığa dikkat edilmemiş hiç, biri “Jules’i” diye çevirirken öbürü “Jules’u” diye çevirmiş örneğin. İkinci kısmı çeviren kimse Almancayı bilse de Türkçeyi pek bilmediğini söyleyeceğim, bir iki örnek vereceğim: “Kötü değil, sadece üzgün bir durumdu.” (s. 372) Eh, gözden kaçmış diyoruz ama ardından daha fenası geliyor: “David örtüyü yana çekti. İki tane yalıtım hasırı vardı. Devam ediyordu ve dışarıda Milo’dan başka görülecek bir şey yoktu. Wacho ve David, geriye kalan tek kişilerdi ve ilk ve son kez bırakmayı başarmamışlardı.” (s. 388) Devam eden ne, neyi bırakmayı başarmamışlar, neler oluyor, biz ne okuyoruz, açıkçası tam bir işkence. Metnin diliyle ilgili olduğunu da söyleyemiyoruz, önceki bölümlerde böyle bir şey yok çünkü. Bunun yanında 6:45’inkileri aratacak hatalar candan bezdiriyor. Paragraflar arasındaki boşluklar genellikle es geçilmiş, bu yüzden her paragrafta karakterden karaktere geçişlerle karşılaşıyoruz, eh, Dalgalar‘a meyilli bir anlatım da yok, çünkü çevirmenlerden biri bu geçişlerin ayrışmasına dikkat etmiş ama diğeri hiç özenli değilmiş belli ki. Ayrı yazılması gereken eklerin bitişik yazılması, bitişiklerin ayrı yazılması, noktalama işaretlerinin eksikliği derken hikâye çok ilgi çekici olmasaydı bırakacaktım ama kafamı gözümü yara yara okudum. Daha eleştirecek bir dünya şey çıkar ama bırakıyorum burada, sinirim bozuldu. Kapağa özenildiği kadar edisyona da özenilseymiş keşke.

Bu kentsel dönüşüm olayına doğrudan eğilen bir metinle karşılaşmadım şimdiye kadar, hatırladığım kadarıyla. Köşklerin apartmanlara dönüşmesini Peride Celal’den Melih Cevdet Anday’a kadar pek çok sanatçı anlattı ama böyle topyekun bir yıkımın izleri henüz anlatılara düşmedi, düşse keşke. Ben bir iki öykü yazdım bununla ilgili, bir tane daha yazıyorum şimdi, neleri kaybettiğimizin anlatılması lazım. Scheffel 1983’lü bir yazar, bu konuyu merkeze alan dört dörtlük bir metinle bizim kuşağın sözcülerinden biri bence. Rüzgâr her şeyi alıp götürmüyor ama iş makineleri götürüyor ne yazık ki. Geçende Bostancı’dan Küçükyalı’ya dönerken yirmi beş yıl öncesinin sokaklarında gezinmek istedim, ilkokulda arkadaşlarla dolanırdık oralarda. Bu boklu derenin hemen Maltepe tarafı, Kadıköy sınırına çok yakın. Bulamadım oraları, yol aynı yol ama bütün binalar değişmiş. Efsane yokuşlar vardır orada, o yokuşlar bile değişik, merdivenler boyanmış, yenilenmiş, diplerinde torpil patlattığımız duvarlar yıkılmış. Merdivenlerden çıktım, Altıntepe’ye geldim, az aşağıda okulum var ama yıkılıp yeniden yapıldığı için önünden geçmek istemedim, ara sokaklardan Küçükyalı’ya ineyim dedim. Altıntepe’nin yukarılarından deniz, Adalar ve açık havalarda Uludağ gözükür, tanıdık bir bu manzara kalmış. Ara sokaklar daralmış, binaların bahçeleri ortadan kalkmış, yeni yapılan binalar yola kadar gelmiş. Sağıma soluma baka baka, üzüle yakına Minibüs Caddesi’ne çıktım, 63’e adını veren 63 Sineması zaten yandığı için yetişememiştim ona, şimdi yerine dikilen bina da yıkılacak, çıkarılmış pencereleri ve kapıları gördüm. Değişime ayak uyduramıyorum kolay kolay, zaten oyunlar oynadığımız parkların yerine binalar dikildi Küçükyalı’da, şimdi çocukluğum da gidiyormuş gibi hissediyorum, bu yüzden çıkıp sokaklarda dolanıyorum sık sık. Klişe ama gerçek dediğimiz şeyden âlâ klişe yok, gerçeklik çoktandır kurmacanın sınırları içinde güdük varlığını sürdürmeye uğraşıyor, eskimiş ve modası geçmiş bir biçimde üstelik. Bu yüzden Scheffel’in metnindeki bir karakter olabilirdim, oldum. Yüz kadar nüfusu olan bir kasabanın sular altında kalacağını duydum ve bütün dünyam değişti. Hasankeyf’teki olayın aynı. Arkadaşlarım, yaşlılar, gençler inanamadı, koca bir ömrün geçtiği topraklar altı ay sonra yok olacak. İki adam ilan ediyor bunu, kasabada her gün gibi bir gün yaşanırken. Greta Mallnich kilisenin altın haçını parlatırken, Mona iki felaket tellalından birine aşık olurken, David kasabanın tek barında çalışırken, David’in belediye başkanı olan babası Wacho yıllar önce ortadan ansızın kaybolan eşi Anna’yı beklerken. Belediye başkanına gidiyor iki adam, kasabanın sular altında kalacağını herkese duyurmasını istiyor. O akşam barda toplanan kasabalıya kötü haberi veriyor Wacho, kimse inanmıyor, inanmamak istiyor. Onca insan doğup büyüdükleri topraklardan sürülecekler, tepede yeni kurulan bir kente taşınacaklar. Kentin adına kendileri karar verecek, süreçte söz sahibi oldukları tek konu bu. İyi bir tazminat alacaklar, inşaat şirketi kasabanın yıllık şenliğinde bedava sosisli ve bira dağıtacak, halka şirin gözükmeye çalışacak ama kimse memnun olmayacak bundan. İkizler Jules ve Jula plan yapacaklar, protesto gösterisi düzenleyecekler ama dış dünyanın ilgisini çekemeyecekler, orada olacak olanlar dünyanın her yerinde oluyor, normal bir şey.

Kasabanın kendine has bir büyüsü var, topraklardan insana geçmiş, her karakterin ayrı bir sihri, takıntısı, mucizelerle dolu yaşamı var. Greta kilisenin mezarlığında yatan eşi Ernst’le “birlikte” yaşıyor örneğin, adamın anıları onu bırakmıyor. Ruhu da bırakmıyor, hele bu kara haber yayıldıktan sonra. Ölüleri başka bir yere taşıyacaklarsa da teselli değil bu, kasabayla birlikte Ernst de kaybolacak. Wacho’nun bekleyişi sona erecek, Anna döndüğü zaman sudan başka bir şeyle karşılaşamayacağı için Wacho’yu da bulamayacak, adamın endişesi ve deliliği iyice azıyor bu yüzden. Oğlu David de babası gibi, sessiz bir çocuk, iki adamın yaydığı haberle birlikte ortaya çıkan hayali arkadaşı -aslında sadece dışarıdan gelenler için hayali, kasabalılar bu çocuğu görebiliyor- Milo’yla birlikte kilisenin yakınlarındaki eski bir evi restore edip kendilerine bir mekân yaratmaya çalışıyorlar. Wacho oğlunun da annesi gibi ortadan kaybolmasından korktuğu için genç adamı odaya kilitliyor bazen, sıklıkla kavga ediyorlar, gerilimli bir baba-oğul ilişkisi. Bu sırada dağılmak üzere olan aileler sonlarının yaklaştığını düşünüyor bir yandan, ikizlerin annesi Eleni fırıncı, dünyanın değişmesiyle birlikte evliliğinin de sonlandığını anlıyor, eşi Jeremias üzgün, yapabileceği bir şey yok. Evler yıkılıyor birer birer, kasabanın merkezindeki ıhlamur ağacı sökülüyor -Jules sağ olsun, buldozerlerden birini “kaçırarak” etrafa dehşet saçarken yanlışlıkla ağaca çarpıyor- ve evler, odalar, anılar yavaş yavaş kayboluyor. Yıkım ekibindekilerin, şirket yöneticilerinin adı yok, prensip gereği isimlerini vermiyorlar, dövmelerinden ötürü “Kuş Adam”, “Yılan Adam” diye geçiyor adları. İçlerinden biri Jula’ya aşık olduğu zaman adının Anton olduğunu öğreneceğiz. Kasabalı için üzülmeye başlayacak, işlerini yaptığını söyleyen ve halktan sürekli özür dileyen arkadaşlarından ayrılarak kasabanın ruhunu paylaşacak çünkü. Neyse, Jula’nın Anton’la yakınlaştığını gören Jules protestoyu tek başına yapacak, baraj için örülen dev duvardan sarkıp sprey boyayla uğraşırken aşağı düşüp ölecek. Her karakter kendine has parçasından acı verici bir şekilde kopacak, en sonunda da sular basacak ortalığı.

Anlatının başında su kenarında yürüyen Anton’la Jula’yı görüyoruz, yıllar sonra dönmüşler oraya, Jula kilisenin bulunduğu yerin civarında dolanırken bir şapırtı duyuyor. Jules. Jula özür diliyor, ikizini orada bırakıp gittiği için. Finalde bu sahnenin sonrasına atlıyoruz, Jula hatıralarına kavuştuğu için mutlu. İnsanın hatıralardan ibaret olduğunu düşünerek avunuyor ve biz de bir zamanlar hayatımızda olup bir sebepten kaybolan şeylerin acısını duyuyoruz.

Her bölümde ayrı bir karakterin, neyine, ruh açısına sahibiz diyeyim, yaşamından düşüncelerine her özelliklerini öğreniyoruz, bu sırada kasabanın güncel zamanının akışında diğer karakterler de ara ara ortaya çıkıp değişimin sancısıyla baş etmeye çalışıyorlar. Kopukluk yok, karakterlerin hikâyeleri havada kalmıyor, her şey derlenip toparlanmış. Çok iyi bir metin aslında ama dediğim gibi, berbat edilmiş ne yazık ki. Keşke tekrar çevrilse, eli yüzü düzgün şekilde basılsa. Kayboluşun altı aylık tarihi bu kadar güzel anlatılır ancak.