Adolfo Bioy Casares – Morel’in Buluşu

Todorov’a göre “tekinsiz-fantastik” sayılabilir bu anlatı, tekinsizliği daha ağır basacak şekilde fantastiğe yakın. Birinci tekil şahsın anlatıcılığının dışında bir referans noktamız yoktur, tuhaf olayların ne anlama geldiğini anlatının sonundaki çözülme ânına kadar bilemeyiz, gizemin açığa çıkmasıyla bütün bilinmeyenler yerli yerine oturur. Bilimkurguya ilişir metin ama bilimsel kurgu demek daha mantıklı, bilim sadece gölgesini düşürür, bütün o tuhaflıklara sebep olan, sırrı açığa çıkarılan teknolojinin dinamikleri fonograf ve fotoğrafla bağlantılıysa da işleme biçimi karanlıkta kalır, jeneratörler ve elektrik motorları zamazingo hakkında pek az bilgi verir, sonuçta bilim fantastiğe yaklaşır. Mevzu basit aslında, anlatıcı Venezuela’da ölüme mahkum edilince ülkesinden kaçar, Kalküta’daki İtalyan bir halı satıcısının önerisiyle günlüğünü yazmaya başladığı ıssız adaya gelir. 1924’e doğru adada bir kilise, havuz ve müze inşa eden beyazlar adayı terk etmiştir, insanların etlerini eritip döken garip bir hastalığın söylentisi insanları adadan uzak tutmaktadır üstelik, Japon kruvazörü Namura adanın açığında demirli bir vapurda hastalıktan ölen insanları görünce vapuru bombalayıp batırmıştır, öylesi bir korku adayı iyice yalıtmıştır kısaca. Anlatıcı yaşamının daha kötü olamayacağını düşündüğü için ölüme yürümeye karar verse de 101. gününde günlük tutmaya başladığına göre hastalığa yakalanmaması büyük şans. Bu konuda pek düşünmüyor, ilk gizem olarak cebe atalım bunu. Bir anda ortaya çıkan ziyaretçiler de ikinci ve en büyük gizem olarak karşımızdalar, durmadan “Valencia” ve “Tea for Two” nam iki şarkıyı dinliyorlar, gelgitler yüzünden boğulmaktan korkan anlatıcı yakalanmamak için bataklıklara doğru çekilmek zorunda kalıyor. Ne yapacağını bilemediği için günlük tutmaya başlıyor sonunda, sayfaların vasiyetnameye dönüştüğünü hissederek bilinmeyenin yarattığı gerilimi artırıyor, insanlardan uzak durmaya çalışan kaçak kimliğinin adım adım değişmeye başladığını göreceğiz yakında. İkinci kez bakınca görüyorum, gizeme dair de pek çok detay var arada. Biri: “Bedenin tamamını canlı tutmak biçiminde olan başlangıçtaki ilkel düşünce üzerinde ısrar ediyoruz. Oysa, yalnızca bilinci ilgilendiren şeyi korumaya çalışmak yeterli olurdu.” (s. 7) Anlatıcının yazmayı düşündüğü Malthus’a Övgü de bir diğer ayrıntı, her ne kadar Malthus’un çıkarımları tam olarak tutmasa da popülasyonun azaldığı dünyanın daha yaşanılabilir olduğu malum. Bu göndermelerle sadece bilinçten ibaret formlara hazırlanıyoruz alttan alta, anlatıcının bir şeylerin yerini değişmiş halde bulması da bir diğer ipucu. Balıklar kaybolup tekrar ortaya çıkar, gizli kapıların ardında, yerin kaç kat altında odalar belirir, anlatıcı mekânı keşfederken sanki yeni eklenen bölümlerin arasında yürür gibi hissedip huzursuz olur. Kazara keşfettiği alan aslında Morel’in icadının parçalarıdır ama daha var buna, önce diğerleriyle karşılaşsın anlatıcı. Ayak seslerinden, gürültülerden çekinip gruptan uzak durmaya çalışırken korktuğu insanlardan birini görür, kadın hep aynı saatte güneşin batışını izlemek için kayaların üzerine oturup etrafı seyretmektedir. Anlatıcı (A) sürekli kaçar kadından, güvenli bir mesafeden izlerken balıkçıları ve sakallı tenisçiyi de görür, onların kendisini görmemesine şaşırır. Gerçeklik bu noktada yavaş yavaş bozulmaya başlayacaktır, A güneş çarpması ve yetersiz beslenme yüzünden bitmeyen bir hastalık sürecinde yaşamaya başlar, bu yüzden muhakemesi zayıflar ve gökyüzündeki çift güneşi mantığa bürür, fark edilmemeyi umursamamaya başlar. “Davranışı beni işitmemiş, beni görmemiş gibi değildi, sanki kulakları işitmesine, gözleri görmesine yaramıyordu.” (s. 19) Gizem büyüyor, A muhakemesinin zayıflığından kaynaklanan garip bir gerçeklikte yaşadığını düşünmüyor daha fazla, özene bezene yarattığı bahçenin üzerinde gezinen sakallı tenisçinin çiçekleri görmediğini düşününce, isimleri vereyim artık, güneşin batışını izleyen Faustine’le sakallı tenisçi Morel’in hayalet muhabbetine şahit olunca kendisini bir anlığına hayaletmiş gibi düşünür, üstelik ertesi gün bahçesinin bir bataklığa dönüştüğünü görür. Mekânda küçük değişiklikler ortaya çıkar, A’nın varlığı diğerlerince teyit edilmez, üstelik durumdan bıkıp insanlara doğrudan seslendiğinde bile sesini duyuramamış gibidir. Bir anda hepsi kaybolur üstelik, adaya nasıl geldikleri belli olmadığı gibi nereye gittikleri de meçhuldür. Neler oluyor? “Şu son günlerde yakamı bir türlü bırakmayan bu garip dünya, gördüklerimin bıraktığı izlenimler, sıkıntılarım, Faustine, her şey, hapishane ve darağacı yolundaki geçici bir menzilde çözüme kavuşacaktı.” (s. 40) A olan biteni anlamak için akıl yürütür, açıklamalar tasarlar ki okur olarak bizim düşündüğümüz olasılıkların da ötesine geçerek anlatının sapabileceği yolları yok eder, böylece ortaya çıkaracağı tek yolun şaşırtıcı etkisini artırır. Vebaya yakalanmıştır belki, ölümün ön belirtilerini yaşıyordur, kötü beslenme ve pis hava yüzünden görünmez olmuş olabilirse de hayvanlar tarafından görülüyor, başka bir gezegenden gelmiş canlıları izliyor olabilir, aslında bir tımarhaneye tıkılmış olabilir, her şey beyindeki bir iki çat pat yüzünden yaşanan bir oyundur, Müdür Morel’dir, hemşire Faustine’dir veya insanlar ölüdür, hayaletleri dolanmaktadır adada, Araf’ta kısılı kalmıştır belki. Hiçbiri değildir mevzu, tuhaflıklar adasının başka bir sırrı vardır.

Dün akşam ve bu sabah arasında tanık olduğum ve hiç değiştirmeden anlatacağım olaylar öylesine inanılmaz ki, gerçek onları yaratırken epey sıkıntı çekti.” (s. 48) Akşam herkesin toplandığı salona giden A, Morel’in açıklamasını işitir. Morel herkesin davranışlarını ve konuşmalarını kaydetmiştir, neden böyle bir şey yaptığını anlayacağımız bölüme gelirken bir iki gariplikle daha karşılaşırız, örneğin A on beş gün önce aldığı bir kitabın yerinde durduğunu görünce eli cebine gider, aynı kitabı cebinden çıkarır. Faustine’e aşkını bağıra çağıra ilan eder ve hiçbir tepki alamaz. Delirmeye beş kala çözer mevzuyu A, Morel’in açıklaması imdadına yetişir. Adam bilim insanı olarak çeşit çeşit edevat icat eder, son buluşu yaşamı kaydeden bir makinedir. Çalışmaları sırasında ünlü elektronik bilgini Jean Van Heuse’le görüşmek için Hollanda’ya gitmesini araya sıkıştırır, böylece icadın bilimsel temeli için önemli bir ögeyi metne ekler. Metin için önemlidir tabii, yoksa bilimsel olarak hiçbir anlamı yoktur bunun, yaşamın kaydı için yardımcı olan Van Heuse mistik bir alim olmaktan öteye gidemez. Morel o güne kadar hiç erişilmemiş dalgaları ve titreşimleri yakalayacak aletiyle beş duyuyu “yakalamayı” başarır, aynalardaki görüntüleri de yakalar, bütün alıcıları açtığı zaman verileri işleyen makine kusursuz bir kopyayı ortaya çıkarır. İlginçtir, bu kopyalar projeksiyon kapanınca da var olmaya devam ederler. Bilincin ürünüdür bu, var olduklarının farkında olan kopyalar sistem kapatıldığı zaman da oradadırlar. “Eğer çevremizdeki insanlara bilinci ve bizi nesnelerden ayıran her şeyi veriyorsak, geçerli ve yanıtı olmayan hiçbir kanıt, aletimin yarattığı kişilere bunu vermemizi engellemez.” (s. 61) Sallantılı metafizik, üstelik Morel gözbağcılığın algılar üzerindeki egemenliğiyle destekliyor bunu, biraz daha sallantılı hale geliyor. Bütün bunların sebebi Morel’in Faustine’e duyduğu aşk. Morel kadının ilgisini çekemeyince bu makine sayesinde hep birlikte olacakları bir dünya yaratabileceğini düşündüğü için tanıdıklarını ve Faustine’i adaya getirmiştir, her şeyi kaydettikten sonra kıyıdaki vapura binerler ve Morel herkesi zehirler, Faustine’in diğer iki adamla yakınlaştığını düşünüp öfkelenmiştir, diğer yandan veba söylentisinin gerçekliğini kanıtlamak için insanlara mesaj bırakır böylece. Japon gemisinin vurup batırdığı gemi Morel’in gemisidir, düğüm tamamen çözülür. A’nın yapacağı son iş kaydedilmiş günlerin üzerine kendini de kaydetmektir, aletin çalışma prensibini öğrenince önceden kaydedilmiş yedi günde yaşanan her şeyi ezberler, kendini de o yedi güne ekleyerek sonsuzluğa erişir.

Borges’in giriş yazısı bu tür metinlerin örneklerini kısaca ele alarak Morel’in Buluşu‘nun neden iyi bir metin olduğunu anlatır. “Entrikanın ayrıntılarını yazarıyla tartıştım, onu yeniden okudum; onu kusursuz olarak nitelemenin bir yanlışlık ya da abartma olacağını sanmıyorum.” (s. 9) Borges’e sonsuz saygı, yorumu azıcık su götürür ama. İyi metin tabii, Helikopter bastı en son. Denk gelirseniz okuyun derim.