Aleksandar Hemon – Hiçbir Yerdeki Adam

Bu metinle Bolaño’nunkiler arasında bağ kuran var mıdır diye bakındım, Los Angeles Times‘ta bir makale var, iki yazarın metinlerinin travma ve göç kapsamında kıyaslandığı akademik bir sunum buldum bir de. Gospodinov ve Bolaño bu metni severdi, ikisinin metinlerini sevenler de sevecektir. Uçuk hikâyelerin eklenme biçimleri, normal hikâyelerin farklı zamanlara konuşlanıp Pronek’in kişiliğini inşası, mizah, alt sınıfın tuhaf insanları, yasını garip biricikliğiyle yaşayan karakterler dört dörtlük bir metnin başat ögeleri. Bir At Bara Girmiş‘i sevenler de sever bunu. Savaşın gölgesinde yaşayan, her an işgal edilme korkusunun hiç dinmediği toplumların düşünsel yapısı benzer biçimde dağınık, Keret’le El-Youssef’in ortak çalışmalarında üslup farkının ötesine bakınca ortak korkuların izini görebiliriz. Hemon göç olgusunu ön plana çıkararak işliyor bunu, Saraybosna’dan ABD’ye uzanan yolculukta Jozef Pronek’in travmalara karşı fantezi dünyasını canlı tutarak kendince savunma mekanizmaları oluşturduğunu görüyoruz, akıl sağlığını patolojik bir biçimde korumaya çalışıyor. Ailesi Bosna’da kalmış ama derin bir bağları yok zaten, yaşadığı şehirde katliam yapılırken kaybettiği geçmişini unutmaya çalışıyor. Bir noktada unutuyor da, ABD’ye uyum sağlamaya çalışıp dandik işlerin peşinde koştururken gençliğinde çalıp söylediği “Nowhere Man”i yeni tanıştığı bir karakterden duyunca beş yıllık süreçte dönüştüğü insanla geride bıraktığını kıyaslıyor, dehşete düşüyor. ABD göçmenler için, çocukluğunu geçirdiği mekân yok edilen Pronek özelinde alışması zor, tutunma uğruna gece gündüz çabalamaktan başka çare bırakmayan bir ülke, yurdundan kaçmak zorunda kalıp yeni bir kültüre alışmak zorunda kalanların oldukça sıkıntılı durumlar yaşamasına yol açıyor bu. Norman Manea’nın benzer temadaki metinleriyle kıyaslıyorum, Manea bu alışma evresini pek irdelemeden Romanya’daki değişimleri geçmişin objektifinden anlatıyor mesela, Hemon’unki daha içeriden ve kara matrak bir bakış. Kendisi 1964 Saraybosna doğumlu, 1992’de iç savaş çıkmadan az önce Chicago’ya turist olarak gidiyor ve savaş patlayınca geri dönemiyor, kalıyor orada. Dilini üç yılda geliştirip İngilizce yazmaya başlıyor, öyküleri dergilerde yayımlandıktan sonra Bruno’nun Sorusu‘yla ilk büyük çıkışını yapıyor, sonraki metinlerinden bazıları Everest’ten edinilebilir. Otobiyografik pek çok öge var ama bu dil meselesine hemen değineyim, Pronek’in dil yanlışlarını düzeltmeyi görev belleyen karakterlerin yarattığı gerilim ABD’de geçen bölümler boyunca ortada, Pronek’in fantezilerinin her yerde karşımıza çıkması bu yüzden. Hatta mutluluğa yakın bir şeyler deneyimlerken ipleri koparıp evdeki her eşyayı parçalaması bu dil hatalarının gözüne sokulmasından kaynaklanıyor. Oraya geleceğim, baştan şimdi.

Epigraf Bruno Schulz’dan, sıradan olayların belli bir örüntüye yerleştirilmesi iyi ama taşan, çizgiye sığmayan noktalar “yersiz yurtsuz olaylar” ne olacak? Anlatılan zamanın belli bir çizgisi var, o çizgide ileri geri gidip karakterlerin geçmişlerini ve anlatının güncel zamanındaki hallerini birleştirebiliyoruz, aykırı olaylarsa aralara sıkıştırılmış bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bakalım, “Pesah” ilk bölüm, Chicago, 1994. “Rüya görüyor olsaydım, durmadan tekrarlanan o kâbusu görürdüm herhalde; ben başka birisiymişim de, bedenime yuva yapmış minik bir yaratık da, pençeleriyle saldırarak göğsümden çıkmaya çalışıyormuş.” (s. 3) Anlatının sonunda bu hisle tekrar karşılaşırız, başka bir ağızdan çıkarak ilk anlatıcıyı çağrıştırır ama ağızlar farklıdır. Farklı mıdır? Anlatıcı da bazı bölümlerde belirsizdir, Pronek’in Greenpeace elemanı olarak çalıştığı bölümün bir yerinde sandalyeye tünemiş buluruz anlatıcıyı, çıkardığı gıcırtı huzursuzluk yaratınca Pronek kalkıp evde dolanmaya başlar, kazı çalışmalarını sürdüren fareyi bulur ve su dolu bir kovaya atar. Farenin öldürülmesi büyük sorundur, Pronek çocukken Bosna’da şahit olduğu bir fare hadisesini hatırlayarak bastırdığı patolojisini ortaya çıkarır. Katmanlar iç içe geçmiştir artık, Bosna’da fareyle oynayan çocuk yıllar sonra ABD’ye göçüp iş aramaya başladığında İngilizce öğrenmeye çalışan Pronek’le karşılaşınca adamı nereden tanıdığını hatırlar, ilk bölümün meselesi budur. Göç edenler ülkelerinde edindikleri benliği bastırmak, unutmak zorundadır, bir nevi fareye dönüştürerek içlerine gömerler ama tamamen kurtulamazlar ondan, ikili bir karakter yapısı ortaya çıkar. Anlatıcının kimliği bulanıklaşır, okurun bir fareyi dinleme ihtimali azsa da anlatıcılar hakkında kesin bir bilgi sahibi de olamayız, baştan beri Pronek’in personalarını dinliyor olabiliriz örneğin. En belirgin iki anlatıcıdan biri ilk bölümdekidir, iş başvurusu sonucu İngilizce öğreten bir kuruma çağrılır, öğrencileri izlerken gördüğü Pronek’le anıları canlanır birden. Bosna’da misket oynarlar, aynı mahallenin çocuklarıdırlar. Savaş onları Chicago’ya savurmuştur belli ki, ikisinin dairesi de hamamböceklerinin istilası altındadır, ikisi de geçimlerini sağlayabilmek için gündelik işlerde çalışırlar, yırtmak için ellerinden geleni yaparlar. Gazetelerdeki haberler tekrarlanan desenler olarak karşımıza çıkar, Ruanda’daki katliamdan sonra Bosna’ya dair manşetleri de her yerde görmeye başlar karakterler, garip bir kayıtsızlıkla yaşamlarına devam ederler, başka bir dünyanın insanlarıdırlar artık. Amerikalıların sorularını da aynı kayıtsızlıkla cevaplarlar, evet, memleketlerinde iç savaş vardır, evet, Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında geçer olaylar, ortalık cehenneme dönmüştür, canını kurtarmak isteyen kaçmıştır, sayısız cevap buz gibi donuktur, acıyı canlandırmaz. Geçmiş de öyle pek anılası gibi değildir aslında, Pronek’in çocukluğunun ve gençliğinin anlatıldığı ikinci bölümde 1967’den 1994’e dek ülkesinde mutlu olmaya çalışan bir adamın hayal kırıklıklarını görürüz. Sorunlu bir aile, keşfedilen cinsellik, aşk acıları Pronek’in hayallere sığınmasına yol açar. 1980’ler ergenlik çağındaki bir insanın yaşayacağı en güzel yıllardır anlatıcıya göre, Pronek bu dönemde arzularını bir nebze dindirebildiği için de görece mutludur. En yakın arkadaşı Mirza’yla kurduğu müzik grubuyla The Beatles şarkıları çalarlar, metne adını da veren “Nowhere Man” bu dönemde Pronek’in favori şarkılarından biridir. Blues yepyeni bir ufuk açar, Pronek bu türün hüznünü Bosna’nın geleneksel müziği “sevdalinka”nın hüznüne oldukça yakın bulur ve iki türü karıştırarak kendi şarkılarını yazmaya başlar ama grup elemanlarından birinin eroin almak için enstrümanları satmasıyla kariyeri daha başlamadan sona erer. Yıllar sonra Rachel’ın annesiyle tanıştıktan sonra, yemek masasında o çok sevdiği Bosna şarkılarından birini söyleyerek geçmişini tamamen yitirmediğini gösterecektir. Henüz Bosna’dayken Amerikan edebiyatı okumaya karar vermesi hayatını kurtarır belki de, babasının isteğiyle Kiev’e gidip Ukrayna tarihi üzerine eğitim alarak atalarının geçmişini öğrenmez bir güzel, ABD’li arkadaşlarıyla zaman geçirmeyi tercih eder. İkinci bölümde şöyle bir sözü edilen bu dönem Pronek’e âşık olan bir adamın ağzından, ayrı bir bölüm olarak karışımıza çıkar sonra. Bush’un Kiev ziyareti ve Gorbaçov’un darbe sonucu indirilmesi, bir de babasının ölüm döşeğinde olması Pronek’in Bosna’ya dönmesine yol açar, müzik eleştirileri yazmak dışında pek bir şeyle uğraşmaz. Amerikan Kültür Derneği’nin yayın organında yayımlanan eleştirileri sayesinde yırtar, savaşın arifesinde ABD’li bir görevlinin önerisiyle Chicago’ya giden uçağa atlar. Aşağıda giderek küçülen insanlardan biri de anlatıcıdır, uçağın ve Pronek’in gidişini izleyerek bölüme nokta koyar.

Son bölüm muazzam, Pronek’in dedelerinden birinin Rus ajanı olarak Çin’de yediği herzeleri, Japonya’ya geçerek orayı da karıştırmasını görürüz, kullandığı sahte isimlerden biri sayesinde Pronek adıyla ilk kez karşılaşırız, fareyle de. Dedektiflik bölümünden de bahsetmeli, Pronek şişman ve kel bir adamın yanında işe girmeye çalışır ama başarılı olamaz, Bosnalı bir adama mahkeme celbinin verilmesi işinde kullanışlıdır bir tek. Patron her ihtimale karşı arabasında silahıyla beklerken Pronek kapıyı açan koca adamın davetiyle içeri girer. Adam Bosna’daki patlamaların uydurma olduğunu söyler, fotoğraflarda görülen beden parçaları cansız mankenlerden koparılıp ortalığa saçılmıştır, aslında katliam yoktur. Pronek tepkisizdir, annesi en son patlamadan ucu ucuna kurtulmuştur, adama bazı şeylerin gerçek olduğunu söyler ama inanmak istemeyen birini ikna edemeyeceğini anlar sonra. Mirza’nın mektupları da çok şey anlatır bu konuda, Pronek’in birlikte müzik yaptıkları çocukluk arkadaşı eline silah alarak direnişçilere katılmıştır, korkunç detaylarla doldurduğu mektupların arkası kesilene kadar arkadaşına memleketten haberler gönderir. Sonunu öğrenmeyiz, Pronek’in sonu da yoktur, metin ajan dedenin maceralı yaşamının anlatıldığı bölümle sona erer. Ermez gerçi, muhtemelen Rachel’la Pronek Çin’deki otele gelerek Pronek’in dedesinin kaldığı odada kalırlar. Çok emin değilim gerçi, Rachel’la Pronek mi onlar? Onlardır. Olmayabilirler.

Yeni baskısının bir an önce yapılması lazım bu kitabın, böyle şahane metinler daha çok okunmalı. En az on yıldır bekleyen kitaplardan bu da, kitaplıkta duruyordu, düne kadar bekleyesiymiş. Son bir şey, “Uluyan Kurt” olarak çevrilen abimiz Howlin’ Wolf aslında. Nazar boncuğu bu, Begüm Kovulmaz’ın çevirileri pek iyi.

Pronek’in sofrada söylediği şarkıyı ekliyorum: