Özen Yula – Buğuevi

Kayıpkent Üçlemesi‘nden beri Yula’nın kitaplarını topluyorum, toplamakla kalıyorum. Artık kalmıyorum, okuyorum. Çok okumuyorum, Yula’dan okunacak bir şeyler kalsın istiyorum. En son Buğuevi‘ne rastladım, 5 TL, İsmail Abi’nin 5 TL’si, nerede görsem tanırım. Sahafların yazdığı rakamlardan kitapların nereden alındığını hatırlamak.

Öyküler, on. Son öykü hepsini kapsıyor, karakterlerin resmi geçidi ama silik bir geçit, belirip kayboluyorlar hemen, okurları selamlıyorlar. İlk öykü “Başka Şehirde Yaşlanmak”, yaşlının şehrine, bağlara dönüşü. Metruk bağ evlerinin arasında dolanır, zamanın kendi bağbozumunu gerçekleştirdiğini düşünür. Gitmişlerdir, geçmişin insanlarından hemen hiç kimse kalmamıştır orada, gitmeye meyilli oldukları daha o yıllardan barizdir, üzülecek bir şey yoktur ama bir nevi ölümdür o viranlık, yaşamın sonu. Hatırlanır, büyülü bir çocuklukla gençliğin kesiştiği yerde Ecelevirten dikilir, kargaları korkutan bir korkuluktur, her kuşun korkusunu bedeninde biriktirir. Üzerindeki giysiler lime lime olmuştur, ölmüştür. Anlatıcı biraz tekinsiz, olağanüstü bir dünyayı baştan kurmaya çalışır, dilini buna göre evirir. Gerçi Yula’nın hemen hiçbir öyküsünde dümdüz, sapaksız dil yoktur, bu yüzden çekicidir. “Meğer, seneler çocukluk korkularını eksiltirmiş, meğerse neler!” (s. 9) Sadece bir örnek bu, bütün oyunlar böyle değil. İşte, Simber’le geçirilen geceler hatırlanır, ilk gençliğin şehvet hocası Simber’in cinlere karıştığı söylenir ki o isimle normaldir karışması, Yula’nın karakterlerini önce isimleriyle biçimlemesi iyi numaradır. Sevişmeden önce anlatıcının asmaları göstererek Simber’i rahatlatması, hiçbir cinin o yeşil duvarı aşacak kadar güçlü olmadığını söylemesi büyülü bir gerçekliği göstermez, gerçeğin mekânca, karakterlerce inşasını gösterir, bu açıdan Kafka’nın kökü bu öykülere dek uzanmıştır. Todorov’un deyişiyle doğaüstünün doğallaşması tıkır tıkır işler, anlatının devinimi o yöndedir. Anlatıcının dünyası son derece dünyevi dertler ortaya çıkınca gerçek dünyayla eşlenmeye başlar, örneğin âşık olduğu Sükûn’a yanaşmaması söyleneceği zaman gerginlik yükselir, öznel gerçeklik ortadan kaybolmaya başlar, radyodan duyulan ajans duyulur, köşedeki piyano somutluğuyla, kaskatılığıyla öykünün sihrini bayağı gerçekliğe teslim eder. Anlatıcı şehri terk eder, yüksek mekteplerde tahsil görür, tarih doçenti olduğu sırada Sükûn’un Avrupa’dan dönüp bir eczacıyla evlendiğini duyar. Dilin değişimini hissederiz, olay odaklı kısımda dümdüzleşir, ardından haslığına tekrar kavuşur. “İçimde bir sarayın bütün camları şikest oldu da bilemedim. Salbedecekleri sadrazam aradılar da tek söz söyleyemedim.” (s. 13) Tarih doçentliğinin etkisi diyebiliriz, bağların efsunu da diyebiliriz, bir şey dili ele geçirmiştir. Gerçi bu öykünün meselesi gitmek ve dönünce geride bırakılanı bulamamaktır, kaybın andacını her an görülebilecek bir yere bırakmaktır zannediyorum. “Belki bir işe yarayabilir bu eller! Bir hayatın sükûnetle heba edilemeyeceğini, bir hayatın nasıl olmaması gerektiğini yazabilir, anlatabilir başkalarına.” (s. 16) “Sükûn’etle” olarak da okunabilir, okurun haddini bilmeyip anlatıya ucundan ilişmek istemesi anlamı genişletecektir. Yazarın kendi okuru haline gelmesi de böyledir, “Sen Daha Kışı Yaşamadın” nam öyküde tipik oyunun Yulacasını okumak pek keyiflidir. Anlatıcı bir roman yazmayı tasarlar, gitmek isteyen ama nereye gideceklerini bilemeyen karakterleri yavaş yavaş belirginleşmeye başlar. Gitmeye dair izlek hemen her öyküde mevcuttur, bu öyküde kurgunun bir parçası olarak karşımıza çıkar. Ne olur, anlatıcı karakterlerinin gitmeye dair düşüncelerini belirginleştirmeye çalışır, ceza olgusunu ortaya çıkarır, Kafka’dan Dostoyevski’ye pek çok yazarın ceza anlayışlarını anarak cezanın bambaşka bir yönünü ortaya çıkarmaya niyetlenir. Enine boyuna iyice tahlil edilen gitme edimi karakterlerin sayısını bire indirir, romanında her şeyden vazgeçen bir insanı anlatmayı düşünür anlatıcı, bu kez o insanı kurmaya çalışır. Başaramaz, zincirlerinden hem nefret eden hem de onları çok seven karakterin iki eşit kuvvetin mukavemetiyle sabit kalacağını düşünür, karakterine de bir metin yazdırmaya çalışır sonra. Hayalinde insanı, karakteri, personası metnini yazmaya başlasa da kendisi roman yazmaktan vazgeçer, daha doğrusu “romanı yazmayacağı gün gibi aşikârdır”, zihnindekine yazdırmaya başlar metni ama anlatıcıyı yazmakta olan kişi başka bir şey düşünmeye başlayınca öykü sona erer. Hep aynı örneği veriyorum ama cuk oturuyor, gerçi paylaşalı yıllar oldu sanırım. Morgenstern’in bir şiiri: “A rabbit in his meadow lair / Imagines none to see him there. / But aided by a looking lens / A man with eager diligence / Inspects the tiny long-eared gnome / From a convenient near-by dome. / Yet him surveys, or so we learn / A god from far off, mild and stern.” Gözleneni gözleyenin gözlemcisi.

Ne iyi öyküler, “Gidenlerden Âtiye, Kalanlara Hediye” örneğin. Âtiye Hanım bir gün kızı Hediye’yi uyandırır, Hypnos ile Morpheus’tan ayrılmak istemeyen Hediye zorla uyanınca annesinin kriz geçirdiğini düşünüp ağlamaya başlasa da annesinin bir şeyi yoktur. Sandığı gibi bir şeyi yoktur daha doğrusu, annesi öte alemin sırrına erip kentte bir deniz olduğunu anlamıştır, kızına heyecanla anlatır bunu. Hediye şaşırır, bozkırın ortasında neyin denizinden bahsettiğini sorar anneye. İkisi de kusursuz bir İstanbul Türkçesiyle konuşurlar bu arada, azıcık rahatsız oluruz ama seyri sürdürürüz. Âtiye Ana önce kentin tarihini araştıracak, denize dair kalıntıları bulmaya çalışacak ve en sonunda evden kaçarak kendini tamamen araştırmalarına verecektir, şehrin ortasında plastik denizini ikiye yarana kadar. Hediye üniversitede mitoloji dersleri almaktadır, öykünün mitik yapısını diğer yandan tamamlar. Çevre kirliliğine dair sağlam bir mesaj verilir, üstelik Yula yine pek sevdiğim Michel Tournier’nin yazara biçtiği görevi yerine getirir, miti ölümden kurtarır, kendince modernize eder, yeniler, cilalar, parlatır, sunar. “Dünya Meseleleri” keza, nebi gibi bir adamın öldürülmesinin hikâyesidir. “Hele bir anlatayım da, karışık derseniz baştan anlatırım.” (s. 53) Anlatıyor ayakkabıcı, adamın adaya geldiği gün gözlerdeki bir çift ışığı, tatlı dili, özeni, duyarlılığı dile getiriyor. Adalılar yabancıları sevmeseler de yeni gelen adama ısınıyorlar, güzün ortasında gelen bu davetsiz misafir pansiyonda kalmaya başlayınca pansiyoncunun ağzına bakıyorlar. Adam getirdiği onca kitabı halı gibi yaymış yere, şaşıran pansiyoncuyu görünce gülerek kitapları yerleştireceğini, yerin öyle kalmayacağını söylemiş. Genç adam manastır yıkıntılarının oralarda, kayalıklarda dolanıyor sürekli, anlatının sonunda gördüğümüz üzere Faust‘u okuyor, bir şeyler yazıyor durmadan. Pansiyoncu adamın yazdıklarını kahveye getirince bir de sözlük lazım oluyor, adamın yazdıklarını anlamak için şart. Yaşama dair derin meseleler, anlatıyla doğrudan bağlantılı olduğu için girmiyorum, spoiler. Adama hayat kadını ayarlıyorlar en başta, öyle anlaşılmaz şeyler yazan birinin kadınsız kaldığını düşünüyorlar çünkü. Hanımefendiyle beyefendiye dönüşüyorlar, kadın ilk kez kendine o kadar değer veren birini gördüğünü, sevişmediklerini, sabaha kadar konuştuklarını söylüyor. Ada değişiyor yavaş yavaş, kadın ilk adım. Çocuklar babalarına garip garip sorular sormaya başlıyorlar, evden kaçmaları bardağı yavaş yavaş taşırmaya başlayınca anlatıcı adamla konuşuyor, dikkatli olmasını söylüyor başlarda. Ahali nebiye düşman kesiliyor bir süre sonra, anlamsızlık yüzünden kafaları karışınca silahlarını çekiyorlar ve anlatıcıyı kullanarak adamı sıkıştırıp öldürüyorlar. Anlatıcı ne yapıyor, adamı istemeden tuzağa düşürdüğü için elini ayağını çekiyor kahveden, içine kapanıyor, adamın geride kalan kitaplarını okumaya başlıyor. Adalılar tek bir şartla izin veriyorlar, biten her kitap yakılacak. Razı gelmiyor anlatıcı, tamir için getirilen ayakkabıların altına kitaplardan yırtıp katladığı sayfaları yerleştiriyor, böylece adamın söylediği veya kitaplardan gözüne sürdüğü sözler adanın her yerinde yankılanmaya başlıyor.

Nazar boncuğu olarak “Teras Duyarlılıkları”nı da sayarsak büyük keyiftir Yula’nın metinlerini okumak, Yula dengeyi öyle bir kurar ki öykünün hiçbir dinamiği bir diğerini bastırmaz, oyunlar hikâyeyi besler, dil anlatıcıya uyar, bir şey bir şeye kenetlenir, nihayetinde tekrar okumalık öyküler çıkar ortaya. Öykü konusunda kafa yoranlara tavsiye ederim, Yula iyi bir öykücü. “Underrated” diyeceğim hatta.