Çağnam Erkmen – Öl

Erkmen’in de katıldığı bir söyleşide, “Üst sınıftan kadınların kendi aralarındaki muhabbetten öteye geçmeyeceğinden korktum ama öyle olmadı,” demişti organizatörlerden biri, Erkmen en başta daha ötesinin var olduğuna “ikna ediyor” okuru. Her bölümün başında mekânın nemi, sıcaklığı, basıncı gibi bilgiler var, değerlerin değişiminin karakterler üzerindeki etkisini gözlemlemek bir yenilik. Düşünürüz, havanın durumunu birkaç betimlemeyle, bilgiyle aktarmak mümkünken bilimsel veriye gerek var mı? “Gerek” kısmı okurun niyetine, metinden ne beklediğine bağlı, tekniğin “metne hizmet etmesi” de bir teknik, yorum olduğu için, daha da önemlisi betimlemenin her okur için farklı anlamlara yol açması ihtimaline karşın böyle keskin, köşeli bir bilgi aktarımının amacını düşününce, üstelik yazarın niyetini de okuma sürecinde anladıkça neyin neden orada olduğunu, bunun niye öyle olmadığını, hasılı bazı şeylerin neden bazı şeyler olduğunu yerli yerine koyabiliyoruz, rüzgârın hızından karakterlerin yaşlarına dek verilen her bilgi önemli. Son bölümde kısa bir mesaj vardır örneğin, anlatı bu mesajla sonlanır, havaya dair verilere baktığımızda her değerin “0” olduğunu görürüz, dijital ortamın niteliği. İkna konusunda bu birinci mevzuydu, ikincisi uçak sahnesiyle açılan anlatının diliyle ortaya çıkıyor. Anlatıcı Şebnem uçaktadır, uçacaktır, yanında en az otuz yıllık arkadaşlarıyla birlikte tatile gitmektedir. Kontes “bizınısta”dır, her şeyin en iyisini istediği tavırlarından, konuşmalarından anlaşılır, kişiliği kurguya hemen oturur. Verda yine âşıktır, “dur ışığı” gibi kıpkırmızı giyinmiştir. “Verda, pervasız dil. Pervasızlık da seyirciye muhtaç. Gözü dönenlerin tehditkâr tavırlarını da izleyicinin varlığı körükler.” (s. 16) Şebnem arkadaşlarını anlatırken araya davranış kalıplarının analizlerini sıkıştırır, aralarındaki ilişkilerinin doğasıyla birlikte ölçeği büyüterek insan ilişkilerinin genel özelliklerine de değinir, patolojik olanla normali kıyaslama şansı sunar. Normal nedir veya kimdir, Elçin’dir herhalde, Şebnem’le tıp fakültesinde birlikte dirsek çürütürler, tam bir şifacı haline gelir Elçin, uçakta karşımıza çıktıktan sonra neredeyse hiç karşılaşmayız. Gerçi diğer karakterlere patolojik vaka demek de pek doğru değil, toplumda var olmaya çalışırlarken olabildiğince az hasar almaya bakıyorlar ve bildiklerince yaşıyorlar. Elçin belki de bu yüzden pek ortaya çıkmıyor, mücadelesinden galip ayrıldığı için anlatılacak pek bir şeyi yok, odak diğer karakterlerde çünkü birbirleriyle çekiştikleri kadar yaşamla da alıp veremedikleri var. Diyaloglar karakterlerin özelliklerini yavaş yavaş ortaya çıkarır demiş miydim? Çıkarır, Şebnem’in evli bir adamla “neolirik” evlilik yarattığını öğreniriz, diğer yandan anlatı boyunca mesajını beklediği bilinmeyen kişinin de varlığı yavaş yavaş ortaya çıkar. Sonlara doğru “Minik” adını alacak bu gizemli gence duyduğu tutkudan kurtulacaktır, gruptakilerden birinin yaşadıkları bu kurtuluşa kapı aralar. Melike, Araksi, Şahsenem diğer karakterler, hepsi yatılı okudukları okuldan arkadaş, iki doktor çıkmış aralarından, bir profesör var, her birinin maddi durumu iyi, aralarındaki tansiyon yer yer yükselse ve birbirlerinden zaman zaman usansalar da dostlukları kalıcı, sevgiyle nefret diyemeyeceğim, öfke arasında gidip gelen bir ilişkileri var. Yatakhanedeki kızlar birbirlerine gösterdikleri yüzlerinin ötesine vardıklarını, farklı kadınlara dönüştüklerini göstermeye çalışıyorlar, özellikle Kontes’in üsttenciliği sinir bozucu ölçüde gösteriyor kendini, yine de o zamanların duygularından tamamen kurtulabilmiş değiller. Bir nevi özgürleşememek bu, birbirlerinde aradıkları teselli, kanatıcı. “Nasıl oldu bilmiyorum, birbirimizi acıtmak ve aşağılamak üzerine kurduğumuz düzenekte, etkilenmemenin egzersizini yapmışız. Yıkık dökük enkazlar olarak bile kibir içindeyiz. Devrilmeyiz asla.” (s. 24) Yaşlanmak da bir diğer yara, elli yaşın neye erken ve geç olduğunu anlama çabası. Ölmeye erken mesela, Şahsenem’in daha önce atlattığı hastalığı tekrar ortaya çıkınca tedavi görmek istemediğini söylüyor Şahsenem, ölürken hastanelere taşınmak yerine dans etmek istediğini söylüyor. Kararını değiştirebilir, Bodrum’da ne yaşayacağı belli değil. Henüz, yaşamla dolu oldukları için sürprizlere açıklar, beklenmeyeni çağırıyorlar.

Dalaman’da indikleri zaman uçaktaki anlatım biçiminden çıkıyoruz çünkü dar alandan, bunaltıdan uzaklaşıyoruz, daha olay ağırlıklı bir anlatım karşılıyor bizi havaalanında. Masa başında toplandıkları zaman ilk bölümün havasına tekrar kavuşuyoruz, biçim döngüsü. Kontes’in babadan kalan evine vardıklarında sofraya oturuyorlar ve Şebnem ölmenin nasıl bir şey olduğunu soruyor Şahsenem’e, densizliği ayıplansa da herkesin aklında benzer meseleler var, Şebnem doğrudan sorarak işleri kolaylaştırıyor bir anlamda. Hiç orgazm olmadığını söylüyor Şahsenem, bu mesele çözülmeli. Kontes ayarlamış bile, İstanbul’dan Gökhan geliyor ve Şahsenem’le zaman geçiriyor. Kimseye haber vermeden bir tekneye atladıkları gibi yakındaki adalardan birine, başta Şahsenem adamdan hoşlansa da yaşadıklarının tertibi, yapaylığı kendini hissettirince sevişmek istemiyor, Gökhan’ı da kendine âşık ediyor üstelik. İki karakter de derinlemesine detaylarla çok başarılı bir şekilde kurulmuş, birbirlerini ıskalamalarının bilinçlerindeki hallerini bile canlandırabiliyoruz ki Erkmen de karakterleri her ne kadar sıkı sıkıya kurgulamış olsa da okurun dolduracağı belli bir boşluğu bırakıyor, öngörülemeyecek sonuçlar merak unsurunu tetikliyor sürekli. Tabii bu sıkı sıkıyalığın bir iki olumsuz etkisi de var, sürprizi berbat etmeden söylemek gerekirse anlatının sonunda evden çıkan cenaze üzerine söylenenler, ölenin yaşadıklarını çözümlemeye çalışan karakterler olayın etkisinde hiç kalmamış gibi görünüyorlar, bir film üzerine konuşuyorlarmış gibi konuşuyorlar. “Umulmadık bir evreka oldu bence, kalbi kırıldı. Kalbi kırılan, taşı kendisinin attığını bilemez Sunusi. Kızlar içten içe kendilerini suçluyor.” (s. 216) Bilemiyorum, hiçbiri ölümden bu denli soyutlayamayacak gibi duruyor kendini, belki benim ölüme verdiğim anlam farklı olduğu, tahlilli olmasındansa üzüntülü diyaloglar beklediğim içindir, mevzu okura kalmış. Sunusi’den de bahsetmek gerek, adı geçti. Taksici Sunusi, kadınları havaalanından eve getiriyor, ihtiyaç duyulunca çağrılıyor. ODTÜ terk, zeki bir adam, yaşamın içinde pişmek istediği için taksicilik yaparak insan tanıyor. Kendine güveni var, Melike’ye yaklaştığında kadını bu özelliğiyle etkileyecek. O bölümdeki diyaloglar belki biraz daha uzun, sofistike, Melike’nin tereddütlerini daha bir ortaya çıkaran ve Sunusi’nin zekâsını daha bir ortaya serdiği diyaloglar olsa daha iyi olurdu diye düşünmüştüm, Melike’nin profesörlüğü kibirle birlikte bilgiyle de ortaya çıkabilirdi belki, çocuklarının olduğunu söyleyerek Sunusi’yle aralarında bir şey olamayacağını ima ediyorsa da asıl çekincesini, Sunusi’nin yetersiz olduğu düşüncesini ön plana alabilir, adamı zekâsıyla zorlayabilirdi. Duygusal bir ilişkiden de oldukça uzaktı gerçi, adamın ataklarına karşı eli ayağı dolanmış da olabilir, bir şey söylemek zor. Sonuçta Sunusi geleceğe dair plan kurmasını sağlıyor kadının, mücadeleyi kazanıyor. Sonrası belirsiz. İkili ilişkilerin kurgusal açıdan en başarılısı Şahsenem’le Gökhan’ınki. Aralarındaki gerilim, çekim kokulardan cinselliğe pek çok açıdan besleniyor, birbirlerinden uzaklaşmalarına yol açan eylemler de oldukça gerçekçi. Büyük keyifle okudum ikisini, Gökhan’ın İstanbul’da yola çıkmak için hazırlanmaya başladığı zaman incelenen kişilik yapısı, Kontes’in gönderdiği fotoğrafta Şahsenem’i görünce kapıldığı düşünceler bir araya geldikleri zamanı daha da ilgi çekici hale getiriyor. Genele bakınca Erkmen’in karakterleri oldukça başarılı, olaylar karşısındaki tepkileri de genel olarak gayet gerçekçi. Sınıfsal meselelere de yer verilmiş, Sunusi’nin takıldığı meyhanedeki yaşamlar anlatıya zenginlik katıyor örneğin.

İyi bir roman, dostluğun itmeli çekmeli halleri yetkinlikle işlenmiş ki otobiyografik ögelerin de katkısı var bunda. Yıldızfer‘i de okuyacağım yakında, Erkmen’in hikâye kurma biçimini pek sevdim.

Ek: Bodrum değil Köyceğiz’miş, uyarıldım.