İzel Rozental – Talihsiz Anjel Hala ve Edirne Kuşatması Günleri

Çizgili anlatı, hüzünlü hikâye. Rozental’ın akademisyen yengesi Pınar’ın aile soyağacını merak etmesiyle başlıyor, meğer ailede yazar varmış da haberleri yokmuş! Angèle Guéron büyük halası oluyor Rozental’ın, 1910’larda Edirne’deki Alyans Okulu’nda kızlar bölümünün müdiresi, Birinci Balkan Savaşı’nda oraların Bulgarlarca kuşatılıp ele geçirilmesinin her ânının şahidi. Günü gününe yazmış, Edirne kurtarıldıktan sonra günlüğü okulun Paris’teki merkezine göndermiş, 2002’de Isis metnin Fransızca tercümesini basmış. Rozental’ın anneannesinin sürekli bahsettiği “zavallı Anjel” o mu acaba, gidip anneyle konuşmalı. Evet, oymuş, genç yaşta evlendirilmiş, eşi intihar etmiş, altı ay geçmeden bir daha evlenmiş ama talihsizlikler peşini bırakmamış Anjel’in. Dik başlı, asi Anjel atışırmış hahambaşıyla, Edirne Yahudi cemaatinin ileri gelenleriyle, pek sevilmezmiş. Savaş sona erince uzaklaştırılmış kurumdan, Birinci Dünya Savaşı sırasında ikinci eşi askere alınmış, kıtlık yıllarında üç çocukla hayatta kalmaya çalışmak ne zor. Sonu trajik, bir gemi yolculuğu sırasında koleraya yakalandıktan sonra hayatını kaybediyor, aynı kaderi paylaşan diğer yolcularla birlikte denize atılıyor. Çocuklarından ikisini İstanbul’da bir süre misafir etmişler, üçüncü çocuk Fas’a gitmiş, diğerleri Fransa’ya. Hikâyeyi anlattıktan sonra baba tarafından ailesinin fotoğrafını gösteriyor Rozental’ın annesi, çizimin ortasına yerleştirilen fotoğrafta Anjel daha küçük, dik duruşlu bir kız. Kitabını arıyor çizer, buluyor, Türkçeye çevirecek, Alyans’tan izinle birlikte altı yüze yakın mektup da gelince Rozental bir şaşırıyor, işin altından nasıl kalkacak, hem Anjel’in üslubu çok ağdalı, sadeleştirince de etkisini yitiriyor. Arkadaşlarına danışmış Rozental, dört kare çizim, orta üstte köpüşüyle birlikte Liz Behmoaras, ne güzel! Fransızlar kitabı soruyorlar, Rozental o işlerin kolay olmadığını söylüyor, eyvah, bir de pandemi zortluyor, kimsenin canı hiçbir şey yapmak istemiyor. Şans, o sıra Edirne’ye ve Edirne Yahudilerine dair kitapları karıştırıyor çizer, bakıyor ki çevirmişler meğer günlüğü! Çevirmen ve Edirne’nin Yahudileri nam metni yazan Güngör Mazlum’a Rıfat Bali ulaştırmış günlüğü, 1999’da Tarih ve Toplum‘da dört bölüm halinde yayımlamışlar. Bütün heyecan yitiyor, Rozental uğraşmayacak daha fazla derken bir gece, puf, Anjel geliveriyor Rozental’ın odasına! Yazamamış, çevirememiş, açıklamalar, ardından neden çizmediğini soruyor Anjel, bildiği en iyi yolla yapsa ya!

Günlüğe eşlik eden çizimler sözcüklerin saçtığı dehşeti betimliyor, bir yere kadar. Açlıktan ölmeye başlayan insanlar, düşen bombalarla parçalanan insanlar, bunlar elbette yok, günlükte kalıyor. Adım adım: 24 Ekim 1912’de savaş başlayalı on beş gün olmuş, genel seferberlik ilanından sonra Türk kadınları, resmi dairelerde çalışanların eşleri ve çocukları trenle gitmişler, telgraf hatları kesilmiş, şehrin haber kaynakları budanmış. Hahambaşı okulun öğrencilerinin çalışacağı bir dikiş atölyesi oluşturmuş ama işin altından kalkamayınca Anjel’i çağırmış, yetersiz alet edevat yüzünden istedikleri kadar hızlı çalışamayacaklarını gören Anjel hemen Singer’den sekiz makine daha temin edince ordunun pansuman malzemesi, bandaj gereksinimlerini karşılamaya başlamışlar. 5 Kasım, on iki günden beri mektup yok, telgraf yok. 8 Kasım, top atışları 36 saattir aralıksız sürüyor, Bulgarlar surların çok yakınına gelmeyi başarmışlar. Anjel arkadaşı Avigdor ile birlikte reçel satıyor, elde ettikleri parayla askerlere tütün alıyorlar, hahambaşı o girişimin kendi kanalıyla yapılmamasından ötürü kızgın. 20 Kasım, kıskançlıklar, bir şeyler, Mösyö Barishak ve hahambaşı atölyeyi kapatmasını istiyorlar Anjel’den, Anjel bu taleplerini yazılı olarak bildirmelerini isteyince fıs, uzuyorlar. Bir kısım uyanık istemiyor atölyenin çalışmasını, herhalde bandajdan vurgunculuk yapacak, türlü biçimde şikayet ediyorlar Anjel’i. Müfettiş geliyor, defterleri inceliyorlar, hiçbir sorun yok. Sorup soruşturmaca, yine sorun yok. Zaten savaşın ortası, oldukça yorucu bunlar Anjel için. “Her patlama sesinin ardından bir Bulgar mermisi tiz bir ıslık sesi çıkartarak kader kurbanının tepesine iniyor. Bazı mermiler yumuşak toprağa saplanıp kimseye zarar vermezken, sert zemine isabet edenler patladıkları anda, şarapnel parçaları geniş bir çevreye ölüm saçıyor ve yangınlara neden oluyor. Bazıları ise yere düşmeden patlayarak havada bir metal bulutu yaratıyorlar. Gerçek bir ölüm piyangosu!” (s. 43) Sırf bu da değil, artık nasıl bir akıl tutulmasıysa, askerin biri patlamayan bir bombayı alıp fırına mı, büfeye mi ne gitmiş, sigarasını yakarken koltuk altındaki bombayı düşürünce bom, sekiz kişi hayatını kaybetmiş. İnanılmaz bir şey, gerçi o ortamda her şey olası. 26 Kasım, kurtarıcı Şark Ordusu’nun Lüleburgaz”dan geldiği duyulmuş, Çatalca’da bozguna uğramış Bulgarlar, haydi yetiş Şark Ordusu! “Yirminci asır uygarlığı” denen nane bu mu, gelişmişlik yıkıcılıktan mı, Avrupa’nın kayıtsızlığı ne oluyor? Düşülen tarihi gözetmeden birleştiriyorum, “hasta adam”ı öldürmeye çalışırlarken Hıristiyanları, Yahudileri öldürmek de nesi? Bulgarların şehre girdikten sonra Yahudilere düşman gibi davranmaları sırf Osmanlılara yardım etmelerinden değil, antisemitizmin ayak sesleri yine tak tuk, yirmi yıl sonra olacakların habercilerinden biridir Edirne’nin Yahudilerine yapılanlar. 1934 Trakya Olayları da dahil buna, meraklısı araştırsın. Anjel günlüğünde Osmanlı’ya karşı bir vatan muhabbeti duyduğunu söylüyor, o çatı altında yaşamaktan memnun, belki birlikte bandaj ürettiği öğrencileri apar topar gitmek zorunda kaldılar Edirne’den, muhtemelen.

Ara. Yani, anlaşılabilir sebeplerden eleştiriyor yapay zekâyı Rozental da, ne bileyim, iyice Ludizm havasına bürünüyor bu mesele. Kardeşi, Pınar ve çocukları geliyor ziyarete, İstanbul’u gezerlerken çizimler hakkında konuşmalar, Pınar yapay zekâdan yardım alabileceğini söyleyince Anjel yine düş gibi giriyor Rozental’ın odasına, kendi zekâsını kullanmasını istiyor yoksa kabus gibi çökecek rüyalarına!

2 Aralık, ateşkesle birlikte halk Karaağaç’a göç ediyor. “Ne hüzünlü bir göç! Herkes koltuğunun altında bir somun ekmek, Tanrıya dualar ederek evini terk etmiş. Erkekler, kadınlar, çocuklar, rahipler, askerler, hastalar, at arabalarıyla önümüzde uzun bir kuyruk oluşturuyordu. Kardeşlik duygularının alaya alındığı, insanın insandan kaçtığı acıklı bir gösterideydik adeta. Karaağaç’taki boş evlerin tamamı bir anda doldu.” (s. 59) Bulgarlar şehri ele geçirdiklerinde ortalık yerde oynamaya başlayacaklar, aşağılayacaklar herkesi, vurguncular zaten üç kuruşluk unu yüz kuruşa satmaktan köşe olmuşlar, bir ara etrafı çevrilen Bulgar ordusu açlıktan kırılmasın diye yiyecek götürülmüş onlara Edirneliler kıtlıkla boğuşurken. Su kanalları yıkıldığı için temiz su yok, kolerayla dizanteri salgını başlamış, subaylar bitkin, Şükrü Paşa efsanevi bir direnişle savunuyor kenti de tepeden Bulgar uçakları yılgınlık yayıyor attıkları kâğıtlarla: paşalar ortada yok, İttihat ve Terakki cortlamış. Anjel sırf gözlemlemiyor yaşananları, Osmanlı’nın neden kaybettiğini de sorguluyor: “Ne yazık ki Edirne Yahudileri, hükümetten orduya, başkentten taşraya yayılarak Türklerin yenilgisinin ana nedeni olan bu sağlıksız atmosferden kendilerini kurtaramadılar. Edirne ve Türkiye’nin, vatanseverliği baskın erdem olmayan hükümetiyle, kötü eğitilmiş ve yetersiz ordusuyla, eğitim olarak düşmanlarından daha düşük düzeydeki idealsiz subaylarıyla hâlâ nasıl mucizevi bir şekilde ayakta kaldığı merak konusu.” (s. 96) Orduda tasfiyeler, yönetimde baskınlar, üzerine Balkan Savaşları, ardından Birinci Dünya Savaşı, cehennem resmen.

Rozental’ın Edirne’de Semih Poroy’la bir gezintisi var sonra, fotoğraflarla bezeli, Karaağaç’ta ne var ne yok, şöyle bir dolanmaca. Günlüklere son kez dönüyoruz artık, 26 Mart, Bulgar ve Sırp askerleri şehre giriyorlar, ahaliye şeker ve tuz dağıtıyorlar, evlerin de altını üstüne getiriyorlar bir güzel, yağma. “Türklerin yenilgisi ne kadar acı olsa da, böylesine muazzam bir çaba gösteren ve diplomasiyi anında harekete geçirerek mantıklı ittifaklar kurmayı başaran Bulgar dehasına saygı duymalıyız.” (s. 136) Üç dört ay sonra kurtuluyor oralar malum, kurtuluşun coşkusunu da metnin devamında görebiliyoruz, okuyacakların elinden öper.

Rozental’ın çizimlerini, metinlerini seviyorum, tavsiye ederim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!