Büyük Fenwick’le ilgili dört romanı daha varmış Wibberley’nin, kükreyen farelisi tutmayınca serinin gerisi gelmemiş. Peter Sellers’ın başrolünde oynadığı sinema uyarlaması var, The Mouse That Roared. Serinin ilk kitabı bu, ülkenin hikâyesi: Büyük Fenwick Dükalığı 700 yıl önce büyük münakaşalar, itişmeler sonucunda kurulmadan önce kendi halinde bir dükalık, Kuzey Alpler’in eteklerinde, miskin. Bağlardan elde edilen kara üzümlerden yapılan Pinot Büyük Fenwick şarabından yıllık 2000 şişe kadar üretiyorlar, satıyorlar, ülkenin tek geçim kaynağı bu şarap. 1913 yılını çok büyük bir felaket yılı olarak görüyorlar zira 350 şişeye düşmüş üretim, büyük kıtlık olmuş, yoksa savaş mavaş umurlarında değil. Ulusal dil İngilizce, bunda garipsenecek bir şey yok zira ülkenin kurucusu Roger Fenwick zamanında İngiltere’den gelmiş bir serüvenci. İngiliz soylularından birinin yedinci erkek evladı, ailenin parası tükendiği için Roger’ın okumasını istiyorlar, Oxford’a gönderiyorlar. Olmuyor, o kadar yoksul ki diplomayı alasıya açlıktan ölecek Roger, on dört yaşında okulu bırakıyor, III. Edward’ın ordusuna okçu olarak yazılıyor, atlı okçuluktan sonra kılıçlı süvariliğe geçiyor, şövalye oluyor. Yirmi üç yaşındayken Fransa’ya yerleşiyor, Kara Prens’in ölümünden sonra askerliğe devam edip İspanya Savaşı’na katılıyor, Yaban Pedro’yu tahta geçiren orduyla birlikte İngiltere’ye dönmeyip kendi ordusunu kurmaya karar veriyor. Etrafına topladığı türlü insan kaçkınından oluşan “seçkin” bir ordusu var artık, önüne geleni hacamat ediyor. Fransız Kralı Akıllı Charles’ın ordusuna kendini ve adamlarını paralı asker yazdırıp Navarlarla savaşıyor, hatta İngilizlerle çıkan bir savaşta İngilizlerle birlikte savaşırken Dük Bertrand’ın verdiği rüşvetle taraf değiştiriyor, süper savaşıyor, İngilizleri bozguna uğratıyor. Görüldüğü üzere vatan toprak bilmez, bir kendini bilir biridir Roger, dinlenmeye çekileceği yeri bulasıya savaşacak, sonra emekliliğinin tadını çıkaracaktır. Akıllı Charles’ın gönderdiği kaleyi görünce, nihayet, kendi malı belleyeceği yeri bulmuş olur, kaleyi aldıktan sonra burçlara kendi bayrağını çeker, oranın yerlileri isyan etmeye kalktıklarında masaya kılıcını koyar, sesleri keser. Dağa tepeye ne ordu gelsin, geleni de bir güzel tepeler Roger, krallar mrallar bir daha ordu falan yollamazlar oraya. Büyük Fenwick Dükalığı kurulmuş olur böylece, birkaç kilometrekarelik bir alan ve bağlar, hepsi bu. İnsanlar hayvancılık yaparak geçinirler, yünden kıyafet yaparlar, et süt zaten var, bir de şarapların geliri derken mutlu mesut geçinirler ama nüfus belası onların da canını sıkmaya başlamıştır artık, birkaç yüz insandan birkaç bin insana çoğalış gösterir ki yerel kaynaklar geçime yetmemektedir artık, başka numaralar bulmak lazımdır. Tabii böyle bir ülkenin ordusu yok, bakanlıkları yok, meclisi var ama çok basit kararlar alınıyor, bir de Düşes XII. Gloriana kraliyetin temsilcisi olarak kalede takılıyor işte. İlginçtir, dünyanın geri kalanında yaşanan her şeyden haberdarlar, muhtemelen radyonun etkisi. Bir de içlerinde gezgin var, yıllar boyu süren gezilere çıkıp ABD’ymiş, Avrupa’ymış, gördüğü her yeri memlekete dönünce anlatıyordur herhalde. Kapalı biraz bu kısım, meclisteki sulandırma tartışmaları sırasında öğreniyoruz vatandaşların dünyaya dair bilgilerini. Şaraba su katma fikrini atıyorlar ortaya, Su Katmak Ne Demek Partisi’nin Başkanı Kont Mountjoy çıkıp neden su katılmaması gerektiğini anlatıyor meclistekilere. “‘Şarap üzümlerimizin kanıdır. Bu kana su katamayız. Zaten bu alçakça önerinin kökeni dışardadır. Kremlin’in tıkış tıkış mağaralarında yaşayan Komünistlerden tutun da gökdelenlerin tepesinde duygusuzca oturan Kapitalistlere değin tüm yabancı fikirlerin artıklarını görmek mümkün bu mide bulandırıcı öneride. Büyük Fenwick’in onuru, egemenliği, özgürlüğü, her şeyi, her şeyi siz seçmenlerin elindedir.’” (s. 15) Tam bir politikacı, hiçbir farkı yok büyük parlamento vekillerinden, ayrıca iki tarafı da gömmesi hoş, “kökeni dışarıda” muhabbeti kitabın basıldığı yıllarda bile eskiydi. Bu toplantıdan ABD’ye savaş açma kararı çıkıyor, son derece mantıklı. ABD darmadağın ettiği ülkeleri tekrar kurmasıyla, kurarken o ülkeyi borç batağına çekmekle veya doğal kaynaklarını sömürmekle meşhurdur, bizimkiler işin bu kısmını bilmedikleri için ABD’ye savaş açıp birazcık yenilmek istiyorlar. Sadece birazcık. Duydukları bu savaş sonrası dönemin yeniden inşasına dair, sömürülecek pek bir şeyleri olmadığından belki, işin o kısmını hiç konuşmuyorlar ya da tutarsızlık: kapitalizmi bilip sömürüyü bilmemek tuhaf çünkü, aralarında bir tek Sulandırıcılar Başkanı David Banter görüyor boyunduruk altına girmenin tehlikelerini. Neyse, pul basa basa bir hal olmuşlar, alternatif yöntemler tükenmiş, kimseyi işçi olarak dışarı yollayamazlar çünkü bir insanı memleketinden koparmak suç. ABD’ye savaş açma planı onaylandıktan sonra bir de mektup yazıyorlar neden savaş açtıklarına dair, nereden buldularsa kendi şaraplarının sahtesini bulmuşlar, Gloriana şişeyi getirtiyor, Kaliforniya’da üretilmiş. Tumturaklı bir mektup yazıyorlar, savaş ilanı, mektup ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir bürokratın çok hoşuna gidiyor, süper şaka. Kaybolup gidiyor mektup, o sıra Büyük Fenwick Dükalığı savaşa hazırlanıyor, asırlar öncesinin savaş aletlerini kuşanıp zırhlarını da giydikten sonra otobüsle yallah Marsilya’ya, oradan gemiyle ABD’ye. Bilet paralarını zar zor çıkarıyorlar, tartışmalar muhteşem, diyaloglar on numara. Bütün bunlar olurken ABD cenahında neler oluyor, Dr. Kokintz yeni bir bomba üretmiş, K-Bombası, milyonlarca kilometrekarelik alanı şak diye yok edebilir, ABD dünyanın liderliğini sürdürebilir bu bomba sayesinde. Aslında tam bir Soğuk Savaş metni bu, bütün paranoyalar, çıkmazlar var. Kokintz bir ara Oppenheimer’ın düştüğü çukura düşüp dünyaların yok edici olmanın ağırlığı altında eziliyor, finalde Dükalık’tan kaçabilecekken kaçmamasının sebebi bu sorumluluk duygusu. Nükleer savaşa karşı alınan önlemleri biliyoruz, sığınaklar, bir sürü şey ama yaşamın durduğu oldu mu acaba, devletin düzenlediği bir tatbikatta New York hayalet şehre dönüyor, herkes sığınaklara yığılıyor ama haber de verilmediği için tam olarak, yani o bölümler çok komik: bizimkiler gemiden inmiş, zincir zırhları ve oklarıyla gökdelenlerin arasında dolanıyorlar ama ne savaşacakları insan var ne de ele geçirilecek yer, karşılaştıkları bir iki görevlinin anonsunu çok yanlış anlayan insanlar Marslıların istilası altında olduklarını düşünüp panik yapıyorlar zira okları uzaylı silahı sanıyor görevliler, bir dünya yanlışlık, komedi, işler çığırından çıkıyor, generalin birini esir alıyor bizimkiler, iletişimsizlik, kimin ne gördüğü, ne dediği belli değil, Başkan kafayı yiyecek noktaya geliyor, toplumsal paranoya bu kadar komik olabilirdi. Bizimkiler bombayla birlikte Kokintz’i de ele geçiriyorlar, Haçlı Seferleri’nde kullanılan yöntemlerle giriyorlar binalara, mesela koçbaşı yapıp üniversitenin kapısını kırıyorlar falan, çok matrak. Tatbikat bitesiye çoktan yola çıkıyorlar, Dükalık’a döndükleri zaman diplomatik macera başlıyor bu kez. ABD, İngiltere ve Rusya meseleye dahil oluyor, temsilcilerini gönderiyorlar, Kokintz dünya barışı için bombanın o küçük ülkede kalması gerektiğini savunuyor. Diğer küçük ülkeleri de bir araya getiren bir toplantı düzenliyor Dükalık, Türk temsilci söz alıp ne Batı’ya ne Doğu’ya yüz vermeleri gerektiğini söylüyor, kendi başlarına çok daha iyisini yapabilirler, kutupsuz dünya en iyisi. Sonuçta bombanın Dükalık’ta kalması gerektiğine karar veriyor bütün dünya, yamuk yapan olursa bomba itinayla kullanılır mı bilmiyoruz ama silahsızlanmaya ikna oluyor büyük devletler, mevzunun nereye erdiğini görmek için diğer kitaplara bakmak lazım.
Çoksesliliğin barışa “sürüklediği” dünyanın romanı, tam bir İngiliz komedisi.











Cevap yaz