Dört kısımda adalardan ovalara seyir. Kınalı’yla Sakarya’nın denk gelişi Fahri’nin, Beyoğlu’nun yakınlığı Melek’in oyunu, mekânlar da insanlarla duygudaşlık ettiklerine göre kalıplar belirgindir. Beyoğlu’na kaybolmak, acılarından kurtulmak isteyenler giderler, adalarda yaşamla boğuşanlar vardır: balıkçılar, martılar, İstanbul’dan gelen kodamanlar, göçmeye hazır Rumlar, Sakarya’ya daha derin bir arayışa düşenler, yapacak hiçbir şeyleri olmayınca kendilerini yavaş yavaş gayba bırakanlar. Yabanlık yeni bir icat değil de ne kolay konuşur bunlar, ne çabuk kaynaşırlar, hayatlarını dile dökerler, samimiyet kurarlar ve dahi uzaktan uzağa anlaşırlar, boğuşurlar, alıverirler birbirlerini günleriyle gecelerine. Benim ucubeliğim mi acaba diye düşündüm, zamansallıkla mı ilgili, akışkanlıkla mı, bütün etkenler birleşince çağlar öncesinin anlatısını okur gibi hissediyorum Sait Faik’in öykülerini okurken, oysa bir ömürcük öncesidir. Bugün anlaşılması zor şey. O kozmopolit yapı, dışadönüklük. Yakınlığı bir tür izlek gibi de görebiliriz, anlatılacak hikâyeler vardır, insanlar belirirler, tanık oldukları veya duydukları hikâyeleri anlatırlar ve kaybolurlar, anlatım vasıtalığından öteye geçmezler. Anlatıcıysa karakterlerin, tiplerin zihinlerine girerek anılarını derleyip toparlar, hikâye olarak sunar üstüne, yaşam derlemeleri. Sait Faik’in öykü kitaplarından aşina olduğumuz tiplere sık sık rastlarız, hatta Kaşık Adası’na sık sık giden genç tayfanın öyküsünün çok benzerini ilk kitaplarından birinde okuduk, tutunmaya çalışan insanların kaçış yerindeki eğlenceleri, biraz da hayalle süslü. Portekizliler gelmişler, geride bıraktıkları bekçinin ne yapacağı belli değil, “Portekizli” diye bir yayılmış ki gelen giden korkuyor. Adanın belli bir bölümünü kollamak, benimsemek içindir böyle üfürmeler, karakterlerin her birinde etkisini görürüz. Gerçeklikten sapma ihtiyacıdır biraz da, gerçeklik dayanılmayacak kadar ağırdır, Melek için babası Ali Rıza’nın berduşluğu, Fahri için Melek dışındaki insanların hoyratlığı mı demeli, şehrin kargaşası mı, serüvene böylesi açıklık yine bu zamanın yerleşikliğine uzaktır, aykırıdır. O zamanlara özgü bir fenomen. Trendeki değil de yaşamdaki yabancı, gece yarısı bir motorun kıçında denk gelenler, bir kuyrukta, nerede olursa, dökülüverirler.
Dimitro’nun berber dükkânındaki ibrikler, kolonya şişeleri, Rumca gazeteler, hatta Atina’da çıkanları bile getirip bırakan dostları var. Sayısız örneğine rastlayacağımız sahnelere bir örnek: “Kapı vurulunca içerde, beyaz bir mayi içinde hareket eder gibi ağır hareketler sezilir. Bir anahtar kapıda gıcırdar. Müşteri içeriye süzülür. Kapıyı poyraz bir tekmede kapar. Dimitro’nun kapıyı açmasıyla müşterinin içeriye girmesi, poyrazın bir tekmede kapıyı kapaması o kadar anidir ki, içeriye giren insanın, ‘Şimdi nerede idim, şimdi neredeyim?’ der gibi bir his duymamasına imkân yoktur.” (s. 10) “Poyrazın tekmesi” buluştur, Sait Faik’in has damarı. Bunun dışında anlatıcının sesi bütün karakterlerin sesinde duyulabilir, vasıtalıktan kastım. Mesafe de aşağı yukarı bu, hemen hiç değişmez, anlatıcı sıradan, mercekle baktığı zaman devleştirdiği bir olayla karakterlerin zihnindeki olayları aynı tempoyla aktarır. İyi midir, Doğu’dan gelen biriyle burjuva Fahri’nin düşünme şekli, yaşantıları bir olmadığı için, gerçi tekniği bu kadar öne alıp da eleştirmek bir şeyler gösterir ama Sait Faik’in anlatı nitelikleri örter bu eleştiriyi, görmek istemeyip metne dalanlar için hafif bir rahatsızlıktır sade. Kaç insanı bir görmek, o kadar da uzağa düşmüyor muyuz birbirimizden, su götürür. Alakasız veya az alakalı: çok insanın anılarına sinmiştir Sait Faik, çok insan nasıl yürüdüğünü, nasıl konuştuğunu anlatmıştır, karakterlerde izlerini görmek hoştur. “İnsana neredeyse, ‘Ulan Şehzadebaşı’na gidelim. Tüyeriz bir sinemaya be! Dinine yanayım! Hadi ulan, ne duruyorsunuz be salozlar,’ deyiverecek… Bütün Ada halkını arkasına takıp, denizin üstünden yürümeyi teklif ederek, Şehzadebaşı’ndaki sinemalara bedava sokmaya çalışacak gibi idi.” (s. 11) Düpedüz Sait Faik bu, metinde “Kondos” diye görünüyor. Ali Rıza yani. Baktığımız zaman bir o kadar da uzak, memuriyetindeki gücünden zerresi kalmamıştır, kızına eziyet eder, kuruş bulsun gider şaraba yatırır, sarhoş olup camı çerçeveyi indirir, kodese düşüp başına türlü belalar açar. Yine yakın, Sait Faik’in emniyet müdürleriyle, polislerle arkadaşlığını hayretler içinde anlatıyordu biri, kimdi hatırlayamadım, yazarın da ara sıra girip çıkmışlığı var. Cam indirdiği kesin var, Samim Kocagöz mü yazmıştı, Beyoğlu’nda serseri mayın gibi gezmenin vakti gece. Utangaçlık, bir iki soğukluk, sonra türlü muhabbete, eyleme açık dünya. Ali Rıza serseri yanıdır belki Sait Faik’in, gerçi gerçekle kurmacayı bu kadar karıştırmak da iyi değil, geçelim. Melek’i çırak diye Dimitro’nun yanına verir Ali Rıza, maksadı İstanbul’dan iki çırak getirtecek kadar iş yaptırmak, üstüne lüks lambasının aydınlattığı gâvurca mecmualar, Türkçe gazeteler de koydular mı paraya para demeyecektir. Üçüncü bölümde kızın dükkânının gerçekten de iyi iş yaptığını görürüz, Ali Rıza evde bulduğu üç beş parayı alıp Melek’i biraz tartakladıktan sonra içmeye gidince derin bir nefes alacak, asıl parasını o gün de kurtardığını düşünerek sevinecektir Melek. Fena bir adam bu baba, “üç bardak şarap bir ittihatçı cerbezesi veriyor”, yakıp yıkıyor. Fahri’ye tutulan kızın evden kaçmasına sebep de odur, geleceğiz. Doğançay İstasyonu’nun eski müdürü, Edirne’de bilmem ne görevlisi, vay Ali Rıza Bey! Eşinin erken ölümü, daha da ne yıkımlar var geçmişinde, yargıya gelince aklı bol okur göremeyebilir. Kilit bir bölüm var, Sait Faik’in karakterlerine yaklaşım biçimini gösteren daha iyi bir tavra rastlamadım. “Motorun sahibi sarhoş herifin biridir. Biridir ama sevilmeye layıktır. İnsanın en fenasında bir iyi tarafın bulunduğunu biliyoruz. Biz o iyi tarafı bulmaya, ondan istifade etmeye mahkûmuz, mecburuz.” (s. 22)
İç içe geçmiş dört bölüm, son bölümde ağırlığı artan Hikmet’i ilk bölümde Ruhi Kaptan’ın motoruna muavin olarak girdiğini görürüz. Ceylânı Bahri, davalardan önce “Medâr-ı Maişet Motoru”ymuş kitabın adı, motorun adı da muhtemelen, değiştirilmiş. Hikmet biraz külhanbeyi havalarında, oysa forsu yetmez, paparayı yer, bir balığa çıktıklarında vardır havası. Balıkçılık sahnelerini anlatmaya lüzum, belki gemiyi batırasıya doldurduklarından bahsetmeli, Sait Faik kaç türlüsünü anlatmıştır bu maceraların. Açığa giderler, ta İmralı’ya kadar bazen, sınıra ulaştıklarında balıkları bırakıp giderler ama fazla yüklendikleri de olur. Dalgaya göre artık ölümle yaşam, balıklar gibi batarlar batarlarsa, kötü mü! Fazlasını doğaya geri vermek, ekmeğini denizden çıkaranlar da ritüele uyuyorlar, bollukla tekrar karşılaşacaklarsa yükün bir kısmını aldıkları yerde bırakacaklar. Avdı kavdı derken insanların çoğu geride kaldı, onlara yer kalmadı, Fahri’nin Sakarya yolculuğuyla ölümü arasındaki boşluk öylece duruyor, Kaşık’a gidip âlem yapanlardan üçünün hırsız çıkmaları da öyle. Güven elbet kaybolur ama gönül bol, doğar tekrar. Meğer konaklara, köşklere dadanmışlar da kaçını soymuşlar, bir gün polisler basıyor da kıskıvrak yakalıyorlar adamları. Kaptan güme gidiyor arada, üçü de Kaptan’ın soygunlardan haberinin olmadığını söyleseler de birlikte yiyip içmişler, hop o da kodese. Hapishane arkadaşlarının yanında İzmir manzaraları doğuyor, karakterler her an anılarına dalabilirler, birinden Yahudi kızlar fırlıyor işte. Beyaz tenliler, İzmir’in rüzgârıyla dönen başlar, beyaz evler derken oraların havasını da aldık. Adalar tamam, Arifiye göründü bir ara, Doğançay geçti, Hereke derken Pera’nın karanlık sokakları, her cins insandan birer numune aldık. İnsanlık toplamı.











Cevap yaz