Angelika Overath – Havaalanı Balıkları

Adı konusundan menkul, doğrudan, havaalanındaki uçucu varlıkların romanı. Mekânla ilişkinin neredeyse sıfıra indirgendiği yerde neyle ilişki, mekânın geçiciliğini yansıtan nesneler ve imgelerle belki: sarı çizgileri takip edince çıkılan teras, sigara kabini, çizginin süreğenliği veya noktalılığı, daracık alanda on kişi sıkışıklığı yaşarken bulundukları yer bir kısılma imgesi olarak zihinlerine yerleşir, olay ufku o kadar dardır ki her şey göz önündedir sanki, camdan duvarlara, küllüğe kısa bakışlar başka yerdeki bakışlardan daha derin kazır görüntüyü belleğe. İnsan farkına varmadan benimsemiştir, tuhaftır ki tanıdık olmadığı bu yoğunluğu fark edince, çok hızlı bir geçiştir bu, sıkıştırılmış ânı bağlı olduğu öteden beriden koparacaktır. Havaalanı hafızası. Yayılmayan, benzerlerini etkilemeyen parçalar. Kalacaktır, koltuğun sertliği, kapının açılışı, pasaport sırası. Bulanık. Devasa alanlarda netleyemez, berraklaştıramaz da bilinç, bir yığın olarak muhafaza eder. Sıraların, tavanın, duvarların, insanların, bilincin yığını. Belirgin yaşantılara elbet yer vardır, İzmir’den dönerken Yeşim’e korkutucu derecede benzeyen birini gördüğümden bütün havaalanı aklımdadır. Trende karşılaştık, biraz daha kısa Yeşim’den, yüzünün açılarında garip bir sapma ama Yeşim, mi, görmeyeli de çok olmuş, yanlış hatırlıyor olabilir miyim yüzü, sonuçta bir süre geçer de birlikte neye güldüğümüzü, neye üzüldüğümüzü unutmuş buluruz kendimizi, bir burukluktur ya. İndik, yürüdük, aynı yerlerden geçtik, etrafı inceleyip sanki gözlerimi, zihnimi temizliyorum da tekrar bakıyorum, hani somut bir yanılsamayı mı izliyorum, Tobias’ın söylediği gibi kimse kendi ölümünde olacağı kişiyi tanımıyor ve ben o an ne hissedeceğini bilemeyen adamla tanışıyorum, öncesinde tanış değilim. Aynı kapının önünde durduk, biraz uzağına oturup kitabımı çıkardım ama okuyamıyorum, çünkü, dedim, tanımadığım biri görüyor gözlerimden. Aynı uçağa bindik, dönüşte metro, aynı istasyonda inip aynı evin kapısından girsek hiç şaşırmayacağım. Havaalanları bunu sunuyor, akvaryumlar bunu sunuyor: düşük ihtimallerin doğumları, ardından gerçeğe dönüşmeleri. Overath benzerliği istikamete değil de karakterlerin çeperlerine yerleştirmiş, yanlara genişlemelerin yanında ileriye de varıyor ama benzerliklerin durağan kalması mümkün olmadığından, Tobias’la Elis çakışıyorlar çünkü, iki benzemezin benzediği tek yerde, dönüşüm geçiriyor sürekli. Karşılaşırlar, monologlarla sürdürdükleri diyalog Elis’in dansıyla kesilir, kadın tempolu hareketlerle uzaklaşıp yalnızlığına çekildiği zaman bir tür teğet çizdiğinin farkındadır, Tobias başka türlü farkındadır, yine bir araya geleceklerdir ama ayakları yerden kesilmiştir biraz. Trendeki yabancı değiller, karşılaşma bile sayılmayabilir onlarınki, biri havaalanları arasında kaybolmuşken diğeri ironinin nöbetini tutar sade, geçiciliği bir arada tutmaya çalışan akvaryumun, balıkların bakıcısıdır.

İnsanlar olurlar, insanlar yokturlar, Tobias’ın bir günü bu ikisinin döngüsüne şahit olmakla geçer. Baba yorgundur, mikro uykularından birine dalacaktır birkaç saniyeliğine, kızının akvaryuma bakışlarından kendine zaman yaratacaktır. İyi gözlemci Tobias, insanların anlık var oluş biçimlerini yakalıyor şiirin gücüyle. Unutulan kitapları toplar, insanların geride bıraktıkları artifakt elbet Tobias için kaya kadar, akvaryumdaki taşlar kadar somuttur. İroninin üslupları. Eliot’ın meşhur şiirinin uyandırdığı bakış Tobias’ın alımlayışını belirler, parçalı anlamlar bütünü. Yana genişleyen hikâyeler işte, babanın kızına yanlış bilgi vermesi ve Tobias’ın yanlışları içinden düzeltmesi, yolculara hiçbir şekilde karışmayacak, kimin ne dediğini kaydedecek sadece, hem adamın anlattığı hikâyeyi de bozmaya niyeti yok. Filmlerden de biliyor pek çok şeyi, Bagno Vignani’nin eski hamamlarını Tarkovski’nin gözlerinden görür, çeşitli sahneleri bir araya getirir. Bir sahne kaç farklı biçimde çekilecekse hayal gücüyle çeker, akvaryumdan görünen dünya bir anlamda. Marangozluk, ardından pet shop, patronlarından biri iş fırsatından bahsedince kabul etmiş hemen, tesadüflere inanmıyormuş, yedi yıldır orada. “Fakat yıllar geçtikçe, ilk başta pek tedirginlik duymadığı küçük değişimler sezmişti kendinde. Balıkların yaşamına odaklanan dikkati, istemediği halde giderek daha sık, giderek daha uzun sürelerle yolculara kaymıştı. Cam salonun yukarısından yürüyen merdivenlerle indiklerinde, yürüyen bantlarda tekerlekli bavullarıyla kayarak ilerlediklerinde, balık sürü olarak algılıyordu bu sakat kanatlıları. O zaman, balıklara yönelttiği profesyonel dikkatin netliğini bozmakta ya da tamamen devre dışı bırakmakta yeterince hızlı davranamıyor gibiydi. Bir kıtadan alınıp başka kıtalara taşınan, yolunu yitirmiş bu yolcuları egzotik bir ganimet gibi görüyordu.” (s. 12) Kendi kozmogonisini oluşturmuştur, Tel Aviv, Hong Kong veya Frankfurt, başlangıçta söz olduğuna göre yolcular için evren bu sözcüklerle başlamıştı, sürekli şekil değiştiren bir desen içinde gördüğü insanlar aynı kaynaktan, yoldan geliyorlardı. Yorgunlukları birikiyordu, koltuklarda veya yerde, ayakta veya oturarak uyuyanlar camın ötesindekiler kadar izlenmeye değerdi. “Hiçbir akvaryum kendisininkine benzemiyordu. Akvaryumlar, canlı, yapay ortamlardır. Birbiriyle özdeş iki akvaryum olması mümkün değildir.” (s. 16) Kayabalığıyla yengecin mutualizmi, birlikteyken güvende olmaları, bambaşka yaşam formlarının uyumu, diğer yanda Tobias’la Elis’in birliktelikleri, gizem ortadan kalkacak kadar zarar görür böylesi bir eşleştirmeyle de genişleme bu örüntüyü göz önünden uzaklaştıracak kadar hızlıdır. Değildir belki, okurun çözümleme yeteneğine göre değerlendirilir.

Fotoğraflar, Afrika’nın kadim inançları, dehşete düşürecek kadar yakın. Karelerde kalmamıştır, Elis aklında taşır her şeyi. Boyalı yüzler, ritüeller, yakından her şey daha sahicidir. Simülasyonlardaki eksiklik, momentum gerçeğiyle uyumlu değil, yanılsama tam bir kontrole engel. Pilotun dediği bu, pilotun ortadan kayboluşu kademeli, bir gün hiç telefon gelmeyince anlıyor Elis: yakından her şey daha sahte. Havaalanlarında hiçbiri yok, düşünmeye ket. “Eski seyahatnameler yalan söylemiyorsa at arabalarında insanlar birbirine günlerce roman anlatabiliyordu; tren kompartımanı da hâlâ müsaitti hayatını ortaya dökmeye. Hiçbir şeyin yaşanmadığı bu yerde ne yaşanıyordu peki? Bedenlerin kör uyumu, işlevsel materyalin yörüngelerindeki hayat yollarının birbirinden sessizce ayrışması.” (s. 23) Sinema perdesinde insanlar, Elis onlardan biri olarak görüyor kendini. Akvaryum camının ardındaki insanlar, Tobias öyle görüyor herkesi. Elis kendi bölümlerinin anlatıcısı, Sigara Tiryakisi de öyle, Tobias’ı gözlemleyen anlatıcı üçüncü katmandan bakıyor demek bu. Morgenstern’in şiiri. Tavşan hareket ediyor, insan izliyor, yerini değiştiriyor, tavşana yaklaşmaya çalışıyor, tepelerde bir yerden Tanrı izliyor olup bitenleri, sessiz.

Sigara Tiryakisi üçüncü göz ama sırf kendine bakıyor. Biten aşkına, evden uzaklardaki yaşamına, evdeki yaşamına, mutluluk dolu günlerine, âşık olduğu kadının önce wellness orjilerine, sonra başkalarına kapılmasına, durmadan içmesine, yalnızlığına. Seyahatlere birlikte çıkmamışlar, birlikte seyahate çıkmamaları adamın uzmanlığından mı, derinlerde gizlenen gerçekler şöyle bir açığa çıkıyor ama Sigara Tiryakisi üstünü örtmeyi iyi biliyor. Kısa, kesik cümleler, adam saklanmanın yolunu üslupta bulmuş. En belirgin karakterdir, çözümleyip durur kendini. “Tanrım, her şeyle uyum içindeydi. Gerektiğinde öyle güzel bir çerçeve oluşturuyordu ki. Bütün bunlardan o da hoşnuttu. Değil miydi yoksa? Evlilik bir proje değildir. Evlilik bir çerçevedir. Hangi tablo için? Benim kariyerim için mi? Kulağa çok bencilce geliyor. Ama bundan o da zevk alıyordu. Kendi isteğiyle yapıyordu bunları. Gücümü ona da borçlu olduğumu biliyordu. Oysa şimdi çekip gitti.” (s. 50) Bu arada olmadığı birinin ölümü meselesini Tiryaki düşünüyormuş, Tobias değil. Onun düşünebileceği bir şey mi, sadece devinimleri izleyip biriktirdiğine göre ölümden uzaktır, lafını ancak hareketin duruşu söz konusuysa eder. Etmeyecektir, Elis yanına geldiğinde balıklar, fotoğraflar, insanlar iç içe geçer. İki duyarlılığın kesişimi. Başta sırf dinlenecek hikâyeler, sonrasında hikâyeleri anlatana duyulan merak. Ama cılız, olduğu kadar.

İyi roman. Tavsiye.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!