Sait Faik Abasıyanık – Lüzumsuz Adam

Merak. İstanbul’da kaç marangoz vardır, sokakları diklemesine kesen kaç sokak, çıkmaz sokakların yavaş yavaş yok olmasıyla İstanbul’un son çıkmaz sokağının hangisi olacağına dair merak, türlü türlü. Anlatıcı bir acayip olduğundan, gözünün kimseyi görmediğinden bahseder, yedi yıldır çıkmadığı mahallesinden, mahallesini çok sevdiğinden. Bir hal ondaki, sabahları kalktı mı doğru kahveye, insanlar oyun oynarlar, beziğinden satrancına, Frenk kahveciye bir “sesa” deyince gözler parlar, küçük mutlar bunlar. Yemin ediyorum dün aynını gördüm Kadıköy’de, eylem alanının az ötesinde. Umut’u bekliyorum, millet önümden akıp gidiyor, benim de peşe takılasım var ama Umut gelesiye izleyeceğim. Japon bir kadın yanaştı, seksenlerinde, John Lennon gözlükleri, saçlarını iki yandan örmüş, benim yarı boyumda ki öyle heyula gibi değilimdir ama uzunumdur bayağı. Konuşmaya başladık. Kalabalığı sordu, bıktığımızı söyledim. Bayrak satanların liderimiz olup olmadığını sordu, sadece bayrak sattıklarını söyledim. Umudumuzun olup olmadığını sordu, umudumun olmadığını, bu umutsuzluktan güç aldığımı söyledim. Umut geldi, onlar konuştular biraz. Umut biraz bilir Japonca, sevgilisi Saori’den ötürü, beş on cümle edesi gelmese o parıltıyı görmeyecektim. Kadının gözleri güldü, başka nasıl anlatmalı bilmem. Anlatıcı terbiyeli ister çorbasını, tramvay insanlarından korkar çünkü kendi sokağının, mahallesinin insanına benzemez onlar, caddede tedirginlik. Evde Kamusu Fransevi açık, biraz çeviri, biraz uyku, yine gezinti akşama doğru. Tutulduğu kızın sokağından geçince tehdit, etraftakilerin çöküşe sürüklenişleri, hikâyelerde kırılma noktası olarak bellenecek yer yoktur da bütünün seyri sunulur. Öyküleri düşünelim, anlatıcı bir anda merkeze alınır, merkezden çıkarılır, başkalarının hikâyeleri kaplar metni çünkü anlatıcının amacı, amacı değilse de isteği odur, hikâyeye bir türlü başlayamadığını söyler izlenimlerini, düşüncelerini aktarmaktan, ereğine vardığını dile getirir, varamadığından yakınır, odağı değiştirip durur, karakterlerin durumlarından bahsederken kendi tekilliğine dönüverir, kısaca dürbünden ne zaman ters, ne zaman düz bakacağı belli değildir. “Lüzumsuz Adam” nam bu ilk öyküde anlatıcı bir anda kimliğe bürünür, eski mahallesinden tanışı karşısına çıkınca berduşun, serserinin teki olduğunu anlarız, yani zaten bellidir de kaçkın, dertli olduğu, hamama girip paklandığı zaman bambaşka birine dönüştüğünü hissedecek kadar kendinden öteye düştüğünü fark etmeyiz, zordur. Şuraya geleceğim, Mahalle Kahvesi‘ndeki bir öyküsünde Sait Faik bu kırılımın küçücük bir örneğini sunarak aslında insanlarını nasıl gördüğünü, öykü bazında nasıl görmek istediğini anlatır. Nedir, anlatıcıyla küçük çocuk arasında geçen uzun diyaloğun ardından çocuğun annesi çıkar ortaya, yoksulun yoksuludur, çocuğunun ima ettiği doğrudur ki anlatıcıya kaçamak bir bakış atıp yalnız kalacakları yere doğru yürümeye başlar. O âna kadar en azından çocuğun geleceğini kurtarmak için türlü dil döken, bir nevi iyiliğini gösteren anlatıcı “büyülenmiş gibi” peşinden yürür kadının. Öykünün başında iyiliğin, iyi insanın neliğini eşelerken, ölüme karşı neşeyle dik durduğunu söylerken arzularının ardına takıldığında kendinden nefret etmeye varır neredeyse. Büyülenmek. Kızı Melek’e eziyet eden Ali Rıza amirdir zamanında, saygıdeğerdir, büyülenmiş midir de ruhu kararmıştır, kız çocuklarının peşine takılan adam, sermayesi saydığı kadınlardan paralarını döve döve alan pezevenk, bunların berilerinde ne vardı acaba, büyülenmeyi sırf bir karakterle sınırlamalı mıyız yoksa bütün karakterlerden toplayabilir miyiz, hayat gailesini bir yana bırakıp sorunları bu tür bir kümeye mi tıkıştırmalıyız, anlatımın bütününe bakarsak mümkün ama eksik. İnsan derdini anlatır, hiç bilmediği bir kahveye çöken, kayığa binen, ne bileyim, sokakta dolanan anlatıcı, insanlığın acılarını derlemekten değil de yaşamın olağanlığında başa gelenleri dinlemekten yanadır. Dinler, öyle bir derttir ki eve gidip takım elbisesini giyer örneğin, kudretini aşan bir engelle karşılaştığında yine sokaklara düşer, başka rastlaşmalar arar. Bir başka insan. Şarap parası varsa daha iyi. En saf haliyle yaklaşır anlatıcı, saflığı sonsuz inancından, insana değil de hikâyelere inanmasından gelir, bu yüzden kazıklanacaktır. Öykülerin anlatıcısı vardır, anlatıcıları değil, ara sıra Sait Faik’in yaşamından anlatı apardığını da biliriz. Tehlikeli bir yer burası da bilmek bir şey eksiltir mi, mesela Nezihe Meriç’in bir öyküsünde yemeğe kaşığın kıçıyla pıt pıt tuz döken karakterin aslında Cevdet Kudret’ten mülhem olduğunu söylemesi kıymetlidir. Neyse, “Ben Ne Yapayım?”daki şapşaloz anlatıcının başından geçen Sait Faik’in bizzat yaşadığı bir olaydır. Anlatıcı akşam sofrada yediği yemeği kuruşu kuruşuna hesaplar, gazetelere yazdığı öykülerden, adliye röportajlarından kazandığı parayla geçinemediğini belirtir. Köprü kuruluyor hemen: başka bir öyküde kenar mahallelerdeki bir aşk hikâyesini, cinayetini anlattıktan sonra oraya kadar anlattığı kısmı adliye haberi olarak kurguladığını söyler anlatıcı. Örüntüler yaşamı da kurmacayı da aydınlatıyor. “Ayda kırk beş lira ile bir gazeteye kapılanmak bile mümkün değil. Muallimlik yapamam. Kendim bir şey bilmiyorum ki başkalarına öğreteyim. Hem çocuklar üç günde tepeme binerler. Bundan üç sene evvel ticaret yapayım dedim. Rahmetli babam bir ortak buldu.” (s. 17) Eh, hikâyenin geri kalanını biliyoruz, bu ortak işlere hakimmiş gibi görünür, anlatıcıya rahat olmasını söyler, bir gün anlaşılır ki çuvalların dibine başka hububat koymuş, babayla oğlunu tokatlamıştır. Yarısı bu öykünün, diğer yarısında eski memur, yeni tüccar arkadaşın binliklerle oyuncak gibi oynamasına duyulan hayret yer alır. İnsanlar ne kadar kolay para kazanırlar, anlatıcı ne kadar kolay yazar ama yazdığı üç para etmez. Okura sorar ne yapacağını, babadan kalan birkaç parça eşya da elden gitti mi gerisi açlık. Kendini başkasına, başkasını istediğine çevirerek oyunlar oynamaktan başını alamamak karın doyurursa artık. Daha vardır da iki öykü var benim bildiğim, “Birahanedeki Adam”ın ilk cümlesi: “Sokakta, bir dükkânda, kalabalık bir yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikâye etmek mümkündür, hulyasına kapıldım.” (s. 20) Özü yakaladık, devamında Karaköy’e gidiyoruz, bir birahaneye oturuyoruz, tek başına içen adamlardan birine bakıyoruz. Küçük parmağında yüzük var, saçında bir şey, üstü başı terelelli mi, koy cebe, sağ gözü kısıksa vardır sebebi. “Ben hikâyeciyim diye sizden ayrı şeyler düşünecek değilim. Sizin düşündüklerinizden başka bir şey de düşünemem. O halde bu adamın hikâyesi ne olabilir? Sakın benden büyük vakalar beklemeyin, n’olur?” (s. 21) Tamam da yine mahalleli kahveli kitapta o öykü tam tersini söyler, anlatıcı yine bir mekâna gidip hayalini işletmeye başlar. Oturan adam Vanlıdır bu kez, Van’ın bilmem neresinden şehre gelmiş, türlü işlerde çalışmış, hemşerilerini çarpa çurpa üç beş bir şey yapmıştır. Diyelim. Karakter inşa edildi, “eldeki birtakım malzemeyle bir bina yapmak” tamamdır, bu kez dayanamayıp manzaranın orta yerine zıplayarak merkeze oturur, hikâyenin yolunu değiştirir anlatıcı, Vanlının tespihi çalındıktan sonra kuşkuları üzerine çekmek için olmadık şeyler yapar. Deli gibi bir şey yapar kendini daha doğrusu, adamı işkillendirmek için tuhaf hareketler, imalı bakışlar, meydan okur gibi tavırlar derken Vanlı öfkeye kapılır sık sık, anlatıcı oyunu biraz daha sürdürse çıkarıp takacaktır bıçağı sanki. Heyecan da girdi, korku da sezdiriyor kendini, adamın çaresizliğiyle birlikte anlatıcının neşesi. İyiydi kötüydü, hayaldi gerçekti derken hikâyeler böyle sürüyor, böyle tamamlanıyor Sait Faik’in öykülerinde.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!