Fazıl İskender – Öyküler

Dergâh’tan Çik ve Puşkin adıyla çıktı, Cem’in bastığını okudum. Öykülerin sırası aynı, çevirmen Mehmet Özgül. Pek sallanmamış bizde İskender, oysa öyküleri iyidir, anlatıyı yan hikâyeciklere savurup esas çizgiye geri çekmesi başarılıdır. Abhazya’nın insanlarını anlatır, Çik’in çocuk gözlerinde koca koca insanlar da çocuklaşırlar, tuhaflıklar arka arkaya sıralanır. Okul, sokak, meydan, kır, serseri takımı, esnaf, küçük büyük ihtiyar, kızlar delikanlılar ve sevimli çocuklar. Herkes yerini alsın, bizim dizi başlıyor, sanki gerçek hayatta, bu mahalle yaşıyor. Bazı öykülerde anlatıcı muhtemelen Çik, mesela ilk öykü “Horoz”da anlatıcı adını söylemiyor, akrabalarının adını geçirmiyor ama diğer öykülerin gözlemcisinin anlattıklarına baktığımızda, basbayağı Çik işte. Horozlar ve Çik. Çocukken düşmanlar, ne zaman kanlı bıçaklı olduklarını hatırlamıyor Çik, herhalde Abhazya’nın dağlık köylerinde bir akrabasının yanındayken, yaz tatilinde. Klasik anlatıya yaslanacağı anlaşılıyor baştan, zamanda atlamalar zıplamalar hoş, tabii asıl alımlılığı çocuklukta, kültürde, insanda. Yazın köylüler tütün kırmaya veya mısır tarlasında ot ayıklamaya gidiyorlar, Çik’in görevi eve göz kulak olmak, öğleye doğru pınardan soğuk su getirmek. Sıska kent çocuğu iyi bağırsın diye tavukların altından aldığı bir çift yumurtayı içmesine müsaade var, teyzesinden izin. Bahçe ilginç ama kitaplar daha ilginç, Shakespeare buluyor evde Çik, Thomas Reid buluyor, baştan sona ve sondan başa olmak üzere iki kez okuyor eline geçirdiklerini. Çaylakların civcivleri kapmasını her zaman engelleyemiyor, civardaki abilerden biri zar zor kurtulan bir civcivin yaşamayacağını anlayınca tutup koparıyor kafasını, Çik alışkın, alıp mutfağa götürüyor. Horozla münasebeti bu sırada başlıyor, iki başlı egemenlik varmış gibi bir hava esmeye başlıyor civarda, Çik kurumlu kurumlu dolanırken horoz geri kalmıyor, o da piyasa yapıyor, ta ki birbirlerine girene kadar. “Evin delikanlıları horozla aramızdaki kavgayı öğrenince her gün bir dövüş düzenlemeye başladılar. Bu dövüşlerde kimse açık bir üstünlük sağlayamıyor, kavgalardan ikimiz de yara bere içinde ayrılıyorduk.” (s. 13) Kavganın bitmeyeceğini anlayan teyze şak diye kesiyor horozu, hayvan Çik’in delikanlı gibi mücadele etmediğini ima edercesine bakıyor boğazı kesilirken. Gene de öğle yemeği çok lezzetli, horoz etinin üzerine dökülen acılı ceviz sosu hele! İyi dövüştü, sadece yanlış yerde ve yanlış zamanda doğmuştu horoz, şanssızlığı buydu. Aşırılıkla dolu mu sahneler, köy ortamında değil, orada kan her an akabilir.

“Saate Göre Zaman”, valla benim en sevdiğim mevzu olabilir çünkü yerel zamansallıkla birazcık parlak zihin tokuştu mu tadından yenmez, yöreyi eğip büken parlak icatlar pörtler, zaman nedir, insan nedir, mekân nedir, hepsi tekerlenir iç içe. Anlatıcı zamandan bahsetmek istediğini söyler, birazcık bahis, eskiden çetrefildi ama kadranı söktükten sonra saatler anlam kazanmıştır. Anlamın yanında anlam, zaman aslında avlunun zemininde akar çünkü gölgeler orada büyür, Çik şöyle bir göz attığı zaman avludan saati öğreniverir. Gölge fidelere mi uzandı, öğleden sonrası, duvara mı düştü, akşam artık. “Bizim avlunun çevresinde oturanlardan kimsenin saati yoktu. Babam gibi birkaç erkeğin saatleri varsa da sabahleyin evlerinden çıkarlarken bunları kollarında ya da ceplerinde alıp götürürlerdi. Anımsadığım kadarıyla geriye kalanlardan hiçbirinin, yani kadınların, çocukların, benim kaçık dayımın (onun vakitle ilişkisini bir türlü anlayamadım), köpeklerin, kedilerin, tavukların saat denen aygıtla bir alışverişi olamazdı zaten.” (s. 19) İşe gidenlerin zamanı başkadır, hayvanların ve işsizlerin başka, ikinci gruptakiler güneşin ve dünyanın hareketiyle çözerler çizginin neresinde durduklarını. Odessa ile Batum arasında işleyen vapurların düdükleri misal, Zengin Terzi her duyduğunda sanki kendisine altın getirdiklerini söyler gemilerin, oysa gelip giden yoktur ama imgeler yeter, bavulu alıp gelmek, limana bir gemi yavaşlığıyla yürümek, neler. Alihan Dayı koşturur çünkü ineceklere kestane satacaktır, Odessalılar kestaneye pek düşkün olduklarından ve memleketlerinde mahrum kaldıklarından hemen tezgâha üşüşürler. Mevsimine göre güneşin hareketleri değişir, Çik renkleri fark eder, zaman algısını değiştirmesi gerektiğini düşünür, kendini doğal seyre göre konumlandırır, ninesiyse yıldızların yer değiştirdiklerini ilk anladığında şaşkınlıktan küçük dilini yutacağını anlatır, yani bazı şeyler hareket halinde olduğu için şaşırmamak gerekir. Bazı şeylerin hareket halinde olmasına çok şaşırmak gerekir, ay ve güneş durmadan hareket ederler mesela. Anlatıcının yetişkinliğe çoktan vardığını, geçmişi kurguladığını söyleyebiliriz, zamanla ilgili izlenimlerini hikâye sanatıyla birlikte ele alır bir bölümde: “Bir ders hocasının tavrıyla söylersek, burada iki konunun önemini belirtmemiz gerekiyor. Birincisi, açıkça anlaşıldığına göre, insanın doğasında anlamsızlıklar karmaşasından bir anlam çıkarma eğilimi vardır. Bir balıkçının yaptığı işten zevk almasının nedeni de bu değil mi? Dibini görmediği sudan kıpır kıpır oynayan bir balık çıkarıyor, yani bir bakıma onu hiç yoktan yaratıyor. İkincisi ise canlandırılan hayalin tamamlanmaya açık olması. Sözünü ettiğim genç kız resminde eksikleri tamamlama sanatı önemli bir rol oynuyor burada. Puslar içindeki genç kız benzeri görüntü onu süsleme olanağı, o soylu allayıp pullama olanağı sayesinde hayallerimizde yaşattığımız genç kıza dönüşüyor. Eksik anlatmanın, yarım bırakmanın önemini vurgulayalım bir daha.” (s. 24) Taşlar arasındaki mesafeyi iyi ayarlamak gerektiğini söyler anlatıcı, cup diye suya düşmektense zıplaya zıplaya ilerlemek iyidir, boşlukları olduğu gibi bırakıp yorumlamak iyidir, tıpkı saati okuyamayıp gölgeleri okumak gibi. Çok boşluk anlamsızlığa kapı aralar, metinlerin griliğinden hiçbir hikâye okunamaz, ayarı tutturmak gerekir. Bunların yanında Çik’in çocuklarla muhabbeti, Sovyet sınırını geçmeye çalışan kaçakçıyla sınır polisi oyunu, aşk hikâyeleri, abilerle ablaların gönül fırtınaları derken Zengin Terzi’nin altınlarına döneriz, zamanın çemberi tamamlanır.

Mahalle öykülerinden ikisiyle bitireyim, “Çik’in Savunması”nda okuldaki edebiyat hocasını gülünç duruma düşüren Çik’in çatlak dayısını babası olarak yutturma çabası var, bir de Tiflis’in futbol takımıyla Kiev’in takımı arasındaki maçtan önce, sonra mahallelinin futbol tutkusu. Aile bütün öykülerde önemli, Çik sürekli birilerini tanıtıyor, diğer öykülerdeki karakterler sıklıkla karşımıza çıkıyorlar diğer yandan, Zengin Terzi bu öyküde de var. Şudur, hocanın okuduğu bir şiirdeki hatayı ortaya çıkarır Çik, dalga geçmez de dile getirir durumu, buna rağmen hocasının gazabından kurtulamaz. Babasının ceketini giydirdiği dayısıyla birlikte okula gider, hocayla konuşturur uçuk dayıyı, hem beladan kurtulur hem de edebî zekâsını konuşturmuş olur. Çocuğumuz bir şeyler okuyup durmaktadır, belli ki ileride yazar olacak. “Öç” en sert öykü olabilir kitaptaki, Keropçik’i hacamat eden Motya Pilipenko’nun hikâyesi. Keropçik yerel serseri olarak millete nefes aldırmaz, türlü eziyetler icat eder. Motya’yla karşılaşana kadar. Çik bir gün Motya’yı görüp yanaşır, bir süredir aradığı Keropçik’in nerede olduğunu söyler, böylece abisinin intikamını da almayı düşünür ama Motya’nın ne kadar ayarsız bir adam olduğunu bilmez. Keropçik’in zorbalık ettiği birini görüp kurulmuştur Motya, genç adamı ıssız bir yere götürüp bıçak çeker, üstündeki kıyafetleri çıkarmasını ister. Yakınlardaki evin camından olanı biteni izleyen adamı eşi zor tutmaktadır, oradan geçen bir subayı hiçbir şey tutmadığı için adam olay yerine yaklaşır, Keropçik’i kurtarmaya çalışacaktır görünürde. Motya bıçağı iki taraftan saplamıştır çoktan, subayın yaklaştığını görünce silahını çıkarıp havaya sıkar, subayın tabancasını alır, sonra hep beraber eşinin zor tuttuğu adamın evine gidip takılırlar? Absürt, matrak bir öykü bu, Motya’dan korkanlar bir anda övmeye başlarlar adamı, Motya her zamanki gibi boş bakışlarla tartar çevresini. Hikâyeyi yıllar sonra anlatan Çik, Motya’nın hapse girdiğini söyleyip bitirir. Serserisi de sağlamdır Abhazya’nın, boyun eğdirmek istediğine eğdirir.

İskender’in öyküleri hoştur, kaybolacaklar kaybolmasınlar diye yazılmıştır sanki.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!