Kronolojik ilerliyor, devrin önemli olaylarıyla ilgili yan bilgilerle doluyor bölümler, ardından sonraki devir. Bu yan bilgileri fişeklemek istiyorum çünkü Roma’nın başı sonu bellidir, bilindiği kadarıyla bellidir yani. Gerçi Jones her olaya değinmiyor, Hermann’ın büyük zaferi yok, Cermenlerin saldırıları arasında eriyip gitmiş, geri kalanı büyük tarih: filozofların, tarihçilerin, şairlerin, imparatorların yazdıkları neyse o. Yan bilgiler, mikro bilgiler yani, ilginç şeyler bunlarda var. İlk kodeks, kitap formatı yani, Martialis’in şiirleri. Şak diye intihar etmelerini, ölümden zerre korkmamalarını merak ederdim, kaya gibi bir Stoacılık sebep, erdemli yaşam erdemli ölüm demek ve iyi bir ölüm iyi bir yaşamdan çok daha iyi duruma göre, sonsuza kadar saygıyla hatırlanmak herkesin isteği. İlginç: martyr şahitlikten geliyor, Mad Max: Fury Road‘da kurukafalar nasıl bağırıyorlardı: “Witness me!” Baştan mı başlasaydım, biraz sonra, Britanya’da bulunan tahta mektuplar Romalıların orada ne zorluklar yaşadıklarını gösteriyor, biri sevgilisini çağırıyor ki şenliklerde biraz olsun mutluluk bulsun. Tamamen güce dayalı bir dünya, güçlü olan imparator olabiliyor, şehre ordularla girmek yasak ama binlerce asker boşa mı duracak, içeride suikasta uğrama tehlikesi de var, yallah dalıyorlar. Gelenek, kanun, zerre sallamayıp tahtı bırakmayanlar var. Mesela trium dönemi, Varys’in anlattığı hikâye aslında, kimin hakkı olduğu düşünülüyorsa. Valerian’ın öldürülmesini de düşününce, Duvar’ı falan, George R. R. Martin’in Roma’dan canavar gibi esinlendiği kesin. Savaşta esir düşen tek imparator Valerian acayip yöntemlerle aşağılanıyor, serbest bırakılması için servetini vermeyi teklif edince Sasani Kralı I. Şapur adamın ağzına altın eriyiği döküyor. Roma’nın sonunun yakın olduğunu gösteren olaylardan biri.
Hikâye lazım, her topluluk için anlamlı bir hikâye. Monmouthlu Geoffrey 12. yüzyılda Britanya’nın ilk kralının Aeneas’ın soyundan geldiğini iddia etmiş. Yunanlar veya Romalıların soyundan gelenler övünüyorlar, halkı bir arada tutabiliyorlar böylece, sağlam bir hikâye yazdırmaları yeterli. Romalılar doğrudan Aeneas’ın hikâyesini kendilerine mal etmek istemişler, Truva’nın düşüşünden sonra yanındakilerle birlikte İtalya kıyılarına gelen Aeneas, Jüpiter’in -Zeus’un mu demeli- yardımıyla kurmuş Roma’yı. Diğer hikâye Romulus’la Remus’unki, malum, ikizlerin kondukları sepetin Tiber kıyısına vurması Musa’nın olayı, bir çoban onları bulana kadar kurt memesi emerek yaşıyorlar. Babaları Mars, güce o kadar tapan bir topluluk için savaş tanrısının çocukları olmak, üf. İki hikâyeyi birleştirmişler, Aeneas’tan 300 yıl sonra Romulus başa geçmiş. Bunları Livius’tan öğreniyoruz da yüzyıllar sonra yazmış tarihi, Romulus zamanında hiçbir Romalı kayıt tutmuyormuş. İtalya’da o zamanlar çoğu Hin-Avrupa kökenli 40 dil konuşuluyor, Italia güneyde Yunanların kolonileştiği bölgeye atfedilmiş bir isimmiş yalnızca. Romalılar bütün yarımadayı ele geçirdikleri zaman Latince de yayılmış, dilin hikâyesi hoş. Telaffuza göre veni vidi vici: “ouaynee, oueedee, oueekee”. Kurumların ortaya çıkışı kısmen mitlerden öğrenilmiş, kesin çıkarımlar yok. Kuş falı bakmadan iş yapmıyorlar, imparatorlar adım atmıyor hele, istediği gibi hareket etmeyen kuşların alayını katleden birinin başına gelmeyen kalmıyor. Sibylla kitapları var, gelecekten haber vermiyor da beklenmeyen doğa olayları gerçekleştiğinde tanrıların gönüllerinin nasıl alınacağına dair bilgilerle dolu. Lactantius anlatıyor, Cumae’nin Sibylla’sı Amalthea dokuz kitap getirmiş Kral Tarquinius Priscus’a, 300 altın istemiş. Kral vermeyince üç kitabı yakmış, kalanlara 300 altın. Kral vermeyince üç kitabı daha yakmış, kalanlara 300 altın. Kral vermiş. Köle de isteyebilirdi Amalthea, gerçi aldığı altınlarla iyisinden birkaç tane almıştır. Kölelere her türlü ceza verilebilir, mülktür onlar, Graeber’ın bedenin mülkleşmesiyle birlikte paranın niteliğinin değişmesine dair savı ufuk açıcı. Neyse, bunun yanında aileden birini öldürmek affedilmez bir suçtur, korkunçtur, Jones kargaşa koptuğunu söylüyor. Sonuçta karar Roma halkının, “kaybedilemeyecek kadar iyi bir adam” affedilebiliyor. Aslında her zaman istisnalar var, kanunlar her koşulda uygulanmıyor. Tuz deli gibi kullanılıyor, özellikle eti bozulmadan saklamak için tuza boğuyorlar. Genç Plinius uydurmuş: askerlere ödenen maaş salarium da tuzla ödenmiyor maaş. Tuz ticareti için açılan yol imparatorluğun ilk yollarından biri, ticaret için yapılan onca yolu düşününce elbet hepsi Roma’ya çıkıyor zira bilinen dünyanın en hareketli yerlerinden biri yarımadanın kuzeyi, Doğu’nun bilmem neresine giden yoldan geçen kervanların haddi hesabı yok. “Jül Sezar tarafından yakalanan Galyalı kabile reisi Vercingetorix, MÖ 46’da idam edilene dek beş yıl süreyle Tullianum’da tutulmuştu. Aziz Petrus’un da burada tutulduğuna inanılır.” (s. 46) Kuyu tipi hücre basbayağı, bokla dolu. Lağımların tanrıçası bile varmış, Romalılar suyu taşıyacak ve biriktirecek acayip yapılarıyla da meşhurlar, kanalizasyon ağlarının bir kısmı hâlâ kullanımda sanıyorum. Elden geçmiştir tabii. 2000 yıllık bir köprüyü de kullanıyorlar, Roma mimarisi muazzam, dayanıklı. Kesin tanrısı vardır. Romalılar hemen her şeyin bir tanrısının olduğuna inanıyorlar, domates tanrısı bile olurmuş ama domates bilinmiyor o yıllarda, okyanusun ötesinden getirilmedi henüz. Düşmanlar belli, gelir belli, ejderhaların diyarına yelken açacak kimse yok. Önce birlik sağlanacak zaten, güneye doğru indikçe Roma önüne geleni mahvediyor, Yunanları mahvederken ne yazık ki Arşimet’i de öldürüyor. Uzaklarda Mısır var, Roma’nın gücünü anlar anlamaz ittifak teklif ediyor. Sonraları daha yakın bir ilişki kuracak iki ülke.
Askerler, nüfuzlular savaşa mı gittiler, geride kalan topraklarının bakımı aksadığı için borç batağına düşüyorlar genellikle, toprakları ellerinden gidince vatandaşlıkları da gidiyor bir nevi. Birçok uygulama var böyle, çözüm bulunanı var, bulunmayanı var, Roma veba gibi yayılıyor dünyaya. Büyük bir savaş mı var ufukta, hemen vergi uyduruluyor, imparator dandik zevkleri için arenayı mı dolduracak gladyatörlerle, hemen vergi uyduruluyor, vergi uyduranlar hiç sevilmedikleri için başlarına iş geliyor mutlaka. Aşağılandıkları da olmuştur ki asla katlanamadıkları şeydir, mağlubiyeti asla sineye çekemezler. Gücün dilini kullanmak bir onlara mahsus, bir olay canlarını çok sıkıyor. MÖ 386’da Galyalıların kuşatması sırasında açlık her iki taraf için de dayanılmaz dereceye geliyor, Romalılar tam tersini ispatlamak için Galyalılara ekmek atıyorlar. Bak! Ateşkes ilan ediliyor, Galyalı lider Brennus yarım ton altın karşılığında kuşatmadan vazgeçmeyi kabul ediyor. Standart ağırlığı kullanmıyor ama ölçüm için, Romalılar sızlanınca haykırıyor: “Veyl mağluba!” ya da “Yazıklar olsun yenilene!” Kılıcını terazinin üzerine atıyor sonra. Roma’nın Galya belası böyle bir şey, Cermenler sahneye çıkıp Galya’yı ele geçirdikleri zaman daha büyük bir belayla karşılaşacak Roma, bu kez atlatamayacak çünkü makine durmuş artık.
Kadınların kötü, ahlaksız olduklarına dair genel bir kanı var, kötü ruhlar tarafından ele geçirildiklerini de düşünüyor Romalılar, cadı avının çağlar öncesindeki kıvılcımı. Fillerin olayının çözülmesiyle darmadağın olan savaş taktikleri. Roma’ya dair ilginç, tuhaf çoğu şey var bu kitapta, alıntıyla bitireyim çünkü neden bitirmeyeyim: “İtalya’nın güneyindeki Yunan şehri Tarentum’da bağımsızlık ateşi halen alev alev yanıyordu ve şehir, Roma’dan gelen her türlü yaklaşıma sert bir şekilde direniyordu. Halk meclisinin huzuruna gönderilen Romalı elçilerin kötü Yunancalarıyla ve mor çizgili togalarıyla dalga geçilmişti. Yunan Philonides arkasını dönüp, giysinin arkasını sıyırarak Romalı lider Postumius’un üzerine sıçtığında, Postumius bu boku Tarentumluların kanıyla temizleyeceğini söylemişti.” (s. 74) Acayip bamgüm insanlar, ağızlarına geleni söylüyorlar, kılıcı çekip şak kafa koparıyorlar, çılgın bir çağ.











Cevap yaz