Naim Tirali – İki Şalom Arasında

“Şalom şalom!” İbranice bilmeyen Yahudiler için bu kadarı yeter, bütün günü bu ikilemeyle geçirebilirler. Tirali bir zamanlar Vatan‘da çalışmış, gezi tozu haberciliği, bir dünya yere gitmiş de sırf gördüğünü anlattığı için derinliği yok yazdıklarının, çelişkili çıkarımları var, turist olarak dolanmış sanki. Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkiliyle oturuyor mesela, radyo dinliyorlar, şaşırıyor Tirali, demek Arap radyoları da dinliyorlar! Adam “hayretle” Tirali’ye bakıyor, hayret eder tabii, dinlediklerinin İsrail radyosu olduğunu söylüyor. İbraniceyle Arapça arasındaki benzerliğe dair hiçbir fikri yok Tirali’nin, Araplara bakışı, hani biraz İsrail’in suyuna gitseler oralar cennete dönecek sanki, kıyasın yönü buraya dönük. Yıl 1959, başlıklar halinde inceliyor ülkeyi Tirali, eğitim kısmında her türlü okulun ücretsiz eğitim vermesini öne çıkarıyor, mesleki eğitim başarılı, üniversite iyi, bu açıdan on numara. Cumartesi günleri otobüsler bile işlemiyor, istisna Hayfa, adı kızıla çıkmış buranın. “Hele yolunuzu şaşırır da, otomobilinizle bağnazların oturdukları mahallelerden geçmeye kalkarsanız, otomobilinizin taşlanacağından, zarara uğratılacağından hiç kuşku duymamalıymışsınız. Motorlu araçları dine aykırı bulan bu bağnazlar, daha çok Yemen’den ve Habeşistan’dan gelen Museviler arasından çıkmaktaymış. Ne var ki, kesmekten ve yıkamaktan hoşlanmadıkları saçlarını da lüle lüle örüp, kulaklarının yanından sarkıtan ve çağdaşlıkla hiçbir ilgisi bulunmayan bu geri düşüncelilerin toplamı büyük bir sayıya ulaşmıyormuş.” (s. 18) Türkiye’yi yakından tanıyan aydın İsrailliler, “Aman canım, bunlar bizim Ticanilerimiz, olur öyle,” demişler, daha da aydın olmuşlar Tirali’nin gözünde. İsrailliler Türkiye’nin Arapları tutmasını anlıyorlarmış da bir baksınlarmış, acaba Arapların dostluğunu kazanmışlar mı, önemli olan ülkelerin aynı doğrultuda hareket etmeleriymiş zaten. Tirali biraz üzgün, Osmanlı’nın yüzlerce yıl yönettiği topraklarda kültürel etki hemen hiç kalmamış, söz gelişi dili kuşaktan kuşağa sürüp gidecek biçimde öğretememiş imparatorluk, da, ne kadar güzel, Geva Karmel nam 470 nüfuslu köy Türkiye’den göç edenlerin köyüymüş, aralarında Türkçe konuşuyorlarmış zaman zaman, Kıbrıs Radyosu’nun Türkçe yayınlarını dinliyorlarmış. Nesim Amado pencere kenarında kitabını okuyor, elinde Kılıç Ali’nin hatıraları. Edirne’de kabzımallık yapıyormuş, göçmüş de eli para görmüş. Hemen yol kenarında Atatürk Ormanı var, as bayrakları as, “Türkiye’den gelen Museviler tarafından dikilmiştir” diye bir tabela da dikmişler. Gurur be. O sırada: “Sık sık ortaya çıkan sınır olayları yüzünden, İsrail hükümetinin almak zorunda kaldığı birtakım sıkı güvenlik önlemlerinin de, sınır bölgelerinde oturan Araplar için ayrıca üzüntü konusu olması gayet doğaldı. İsrailliler de bunu kabul ediyorlar, fakat yıllar geçtikçe gerginliğin azalacağına dair besledikleri umutlarını yitirmek istemiyorlardı.” (s. 31) İsrail’de anayasa yokmuş, fikir ve ibadet özgürlüğü, söz ve basın özgürlüğü varmış. Hemen ardından geliyor askerî haberlerle ilgili sansür uygulandığı bilgisi. Başka her şeyi yazabilirmiş gazeteler, o kadar özgürler ki Türkiye’yle ilgili yanlış bilgiler verildiği zaman Tel-Aviv işgüderi Nejat Üstün tekzip metni göndermiş ama gazete sallamamış hiç. Yargı erki de tamamen bağımsızmış, Tirali fena üfürüyor gibi. Ben Gurion övgüsü, sonuçta “bizden”. Kitap okumayı çok sever Ben Gurion, görev süresi bittiğinde tarlasına bahçesine çekilmiştir ama ulusu yine ihtiyaç duyar ona, gelsindir de ülkenin başına geçsindir, o da rahatını bozup döner. Her gün yoga yapıyormuş Ben Gurion, yarım saat kafa üstünde duruyormuş filan, gazeteler işlerin neden tepetaklak gittiğini anladıklarını yazıyorlarmış. Cervantes’i aslından okumak için İspanyolca, Eflatun için Eski Yunanca öğrenmiş, çok zeki adam Ben Gurion. Daha nasıl övebilir seni Tirali, Ben Gurion, bilmiyorum. Başka bir hikâye, Türk ordusunda yedek subaylık yapan bir Yahudi, bir de er Yahudi, cesaret konulu bir iddiaya tutuşmuş da kaybetmiş yedek subay. Yıllar sonra İsrail’de karşılaşmışlar, korkak olan o kadar da korkak değilmiş artık, komutan sorduğunda, “Bilmiyorum ama hiç korkmuyorum,” demiş, “döverim sizi bak o derece.” İsrail’de büyüklük merakı yok, vitrinler mütevazı, insanlar mütevazı, lüks otomobil filan taşlanıyor zaten, yukarıda anlattık. Yahudiler herkes gibi ama biraz daha fazla, Hayim Weizmann böyle düşünürmüş, biraz daha sakin veya biraz daha öfkeli, artık neyse.

“Avrupadaki Amerika” ikinci bölüm, aslında NATO toplantısını izlemeye gidiyor Tirali de cazın, sinemanın nasıl yayıldığını görünce şaşırmış bir. Michel Faber’in romanı mıydı o, Amerikan üslerinin çalkalamaya başladığı Fransız kasabalarında gençler iki dünya arasında sıkışıyorlardı, cazın pusu sisi içinde cortluyorlardı bir güzel, Tirali pek görmemiştir bunları da gördükleri yetmiş. Paris’te Necati Cumalı karşılamış Türk gazeteciler grubunu, yallah toplantılara. NATO’daki Tuğgeneral Sadi Atikkan’ın dedikleri: “İkinci Dünya Harbini müteakip hunhar bir Rusya’nın, sulh içinde ve güvenilir yeni bir dünya kurmak yolundaki ümitleri nasıl baltaladığını hatırlarsınız. 1948’de Çekoslovakya’nın demir perde gerisine nasıl sürüklendiğini ve Sovyetlerin açlıktan öldürmek tehdidi ile Berlini teslim almaya nasıl teşebbüs ettiklerini de hatırlarsınız. Bu hadiseleri takiben Rusya’nın Kore’deki harbe mukaddeme teşkil eden diğer hadiseleri yaratması dünya hakimiyetinin, Rus düşüncelerinin en başında geldiği hususunda artık batı aleminde hiçbir şüphe bırakmadı.” (s. 69) Böyle buram buram NATO kokuyor yazının geri kalanı da, tabii, subaylar dünyanın bütün meselelerini muhteşem bir açıklıkla gösteriyorlar, Tirali’nin ufkunu genişletiyorlar çekeleyerek. O kadar süper bir örgütmüş ki bu NATO, ülkelerin kalkınmaları için projeler hazırlamış, bir de tutsaymış mükemmel olacakmış. İtalyan uzman gelmiş bir tane, projelerden bahsetmiş. “İlk sözü Londra’da havanın güneşli olduğunu söylemek oldu Bilâhare, teşkilatın, Avrupada köklü, hesaplı kitaplı kalkınmaya örnek olmak üzere İtalya, Türkiye ve Yunanistan’ın birer bölgesinde, modern metodlarla yapacağı çalışmalardan bahsetti. Türkiye’de Köyceğiz’de yapılacak bu deneme İtalya’da da Sardinya’nın bir köyünde tatbik ediliyormuş.” (s. 77) İnsan bir irkiliyor okurken ya. Gerçi Türkiye programı tatbik etmiyormuş, etse ne süper olacakmış da ne biçim ülkeymiş bu kardeşim, kambiyo fonları Merkez Bankası’na yatırılmıyormuş, fiyatlar yükselirse piyasa istikrara kavuşacakmış, bilmem ne. Bir de ırk şov gelsin şöyle: “Zencilerin, yalnız Alman kadınlarının devam ettiği dansingde, o kendi hareketli tavırlarıyla dansetmeleri, masalarda beyaz kadınlarla başbaşa oturmaları, onların Amerika’daki hallerini düşününce insana bir tuhaf geliyordu. Onlar da bu tezadın belki farkında idiler. Ve belki de o yüzden yalancı bir cennette oyalananların mutluluğu her tavırlarından anlaşılıyordu.” (s. 86) Tirali şaşırmış, Amerikalı bir komutana sormuş arkadaşlarından biri, yahu neymiş bu zenci çavuş işi, orduda yok muymuş ayrı gayrı? “Hayır,” demiş komutan, “hepsi aynı biçimde ölüyor zaten.” Dese der yani.

Son olarak Fethiye Depremi, 1957. Bülent Ecevit’in Batı Almanya gezisi de var, siyaset tarihçilerinin ilgisini çeker o yazı dizisi de. Valla bu memleketin valisini, belediye başkanını falan şıp diye tanıyoruz, öyle bir ayırıcı nitelik olarak facia öncesi veya sonrası toplantılara muhalif kanattan kimsenin davet edilmemesi. Gazeteci varmış o zamanlar, valiye sormuşlar, “Yahu bu ilçenin belediye başkanı yok mu?” diye. Vali de demiş ki, “Lan it, bizim partiden mi belediye başkanı, dallama?” Devletin valisinin, bilmem nesinin partisi vardır, devlet memurunun partisiz olduğu görülmemiştir de kanunların yarattığı şizofrenik ortam yüzünden hep saklanır bu.

İlginç yazılar bunlar, Tirali’nin etrafına şaşkın şaşkın bakarak dolandığını hayal ediyorum.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!