“Erbil’in resimlerindeki detayları kovalayalım mı? Sütunlara baksak mesela ne görürüz? Orada Batı Anadolu’da Efesos’ta (Ayasuluk-Selçuk) Artemis mabedinden, Kyzikos (Kapudağ yarımadası) ve Suriye’de Baalebek’ten sütunlar görürüz. Ayasofya’nın yapımına ve bakımına çok sayıda mimarın ruh kattığını görürüz. İsidoros’un yeğeni genç İsidoros tarafından kubbenin evvelkinden yirmi kadem kadar yükseltilip pandantifler eklendiğini görürüz. Ayasofya’nın kuzey tarafını tamir etmek üzere Ali Neccâr adındaki Türk mimarı görürüz. Ya da Ermeni mimar Tiridat’ı görürüz. Yoksa ona karakterini kazandıran Mimar Sınan’ı görürüz desek? Ah yıllar ah yıllar…” (s. 112) İkili bakış tablosu, iç içe geçmiş görüntüler, Ayasofya zamanın belli bir noktasında beliren müstakil bir yapı değildir, kültürel birikimin bir noktasıdır, belli ki evrimi sürecek. Kolonlarının benzerine Suriye’de, Mısır’da, süslemelerine İtalya’da rastlanabilir, sanatın birikimi çok dalda açar. “Muhammed” vardır da başka yazıt, simge yoktur, Erbil’in güncele de baktığıdır. “Firdevs cenneti” vardır içeride, melekleri görmek için “kırık gönlü oraya bırakmak”, yazarlar kendi alımlama biçimleriyle yazıyorlar metinlerini de onca kuşun hatırlattığı uçuştan tek tek bahsetmiyorlar, Erbil’in resimlerindeki binlerce kuş geceyi, gündüzü oluşturur, zamanı sabitler bir açıdan, hangi rengi kullanmışsa kullanmıştır Erbil, kuşlarını pek değiştirmez, şehrin, dünyanın şahidi konumuna getirir. “Bu kuşlar ki İstanbul’un kanatlı sözleridir. Bu kuşlar ki hep uçmak istemelerine rağmen, bazen ağaç olup kök salarlar. Aynen bizim gibi. Uçan kuş gecede olunca bir sevgilinin kirpiğinden hareketlerin gibi olur her kanat. Lakin ne olursa olsun Devrim Erbil tablolarında her şey onun şehrine, İstanbul’a kavuşur. İstanbul’da kaybolmak onun tablolarında güzeldir. İstanbul’da sevmek de…” (s. 96) Ayasofya’nın bir benzeri daha, cennet midir, eskinin çağrıştırdığının dinlerden çıkıp gelmesi anlaşılır, yapıların hangi amaçlarla kullanılacağı bellidir de sırf mimari açıdan bakarsak ne çıkar, şehrin muhafızı. Tepede, hakim bir yerdedir İstanbul’un görkemli eserleri, diyelim Galata Kulesi, şehrin gözü olduğunu söylüyor Levi veya Batı, Kız Kulesi şehrin kalbi, ikisinin birbirine düşkünlüğü sırf bir gölge temasından değil, şehrin açtığı anlam alanlarından. Haliç’e bakınca başka, Boğaz’a bakınca başkadır, kubbesi yokken, varken bambaşka, Galata Kulesi yakın tarihte oldukça tekinsiz bir yerken öncesinde tulumbacıları koşturmasıyla da meşhurdu. Bunlar yok, o kadarına inilmemiş, padişahlar beliriyor ara sıra, kentin havasını soluyanlar, bir tarihi paylaşanlar yani. Yeniçerilerden sonra külhanbeyleri, öncesinde Venedikliler dolanıyordu dibinde, o kadar çok merkez var ki sokak satıcılarının şehrin her yerinde iz bırakmış olmaları lazım, kılcallara ilerledikçe anlamını da öğreniyorlar, şehir birçoğunun içinde var. Şehri onlar yaratıyorlar. Erbil’i de. Birikim Erbil’i yaratıyor, Erbil birikime katkı sağlıyor, renklerini kendi içinden gösteriyor, şehri kesik, sivri çizgileriyle kurguluyor. Batıcı, yüzlerce kuş kafesi sanki, sapların uçları sivri, yaşaması zahmetli. Bahar, kış, bazen yeşil de basıyor şehri, baharda yine mavi, “Erbil mavisi”. Yahudi, Hıristiyan, hepsi yukarılardan bakınca aynı, şehrin kubbeleriyle kuleleri irtifa kaybediyor, kuşlar onları tutuyor. Resmin ağırlık merkezi, “Göçer Kuşlar”da her yeri kaplamış, tablonun ucu bucağı kanat, anlaşılır cinsten bir kanatlılık. İlhan Berk’in adı geçecek tabii söz konusu Pera’ysa, şairlerin, yazarların, sanatçıların İstanbul’u da belirecek zaman zaman, sırf namsız sakinleri yaşamıyor ya! Başka bir resim, “Siyah İstanbul”, sanki kroki gece olduğu için, eğer geceyse o karanlık. Her çizgide binlerce insanın barındığı bir küçük evren bu resimler, kırıklar o yüzden uyuşmuyor, insan insanı kırıyor çoğun. Şiirle, öyküyle uğraştığını söylemiş Erbil, sona konan röportajında ortaokuldan beri resimle uğraştığını söylese de metinler yazmış, en son resimlerine sığdırmış, yazmamış da. İşte, çizgilerin seyrekleştiği bir bölüm, koyu karanlığın altında uzanıyor, iki sesin dikişi. Yoksa az mı öven, Strabon demişler -Filyos (Tios) için “Hakkında söylenecek pek bir şey olmayan yer” dediği için ayak altına- ve Halikarnaslı Dionysos, görselerdi severlerdi Erbil’in çizimlerini, sevdikleri şehrin bir yüzünü gösterdiği için.
Kızıl Haliç, kırmızılı siyahlı beyazlı şehir, eskiden mezarlık olan tepeler, eskiden tepe olan düzlükler, eskiden hiçbir şey olan köprüler, gemiler. Padişahın canı sıkılırmış da sevgili vezirini cellatlarına emanet edermiş, ayrıca müneccimbaşı bir şey sıktığı zaman hemen batakhanelerden, hapishanelerden onlarca insan toplanır, küfelerde yakılıp denize atılırmış, kırmızının sebebidir. “Haremdeki cariyeler, âşıklarını gizlice odalarına alıp bir şey olmazken, sokakta kem gözle baktı diye on beşlik bir genç fidan, en yakın şimşir ağacında sallandırılırdı. İsyankâr yeniçeriler, İslambol’daki tütün yasağına karşın cigaralarını rahat rahat tüttürürken, Cibali’nin arkalarında kocakarı ilacı yapıp çocuğu iyileştireceğim diyen hekimin dili kesilirdi. Her şey aşinadandı!” (s. 83) “Yahudi Çukuru” nam yer, Balat Hamamında sadece Yahudilerin girdiği havuz, artık göremeyiz, anca Erbil’in resimlerinde. Ulu çınarı çizmiş, acaba hangisini, abıhayattan veya sırlar âleminden bahis iyi de yeterince söylenmedi mi, bugün ne ifade ediyor insana? Aynıdır da bıkkınlık veriyor artık, İstanbul bir zamanlar masaldı, evet, uzun zamandır değil, şehrin yeni hikâyesini yazan henüz çıkmadı. Şehrin yeni kimliği biçimlendirilmeyi bekliyor, bağları kopuk hali. Valens kemerleri, Saraçhane, Talimhane, hepsi tamam da şehir buralardan kaydırılalı çok oldu gibi geliyor bana, buralar İstanbul’u oluşturmuyor artık. Yeni semtlerin öykülerini yazmalı, yiten yitti. Yahya Kemal gitmiş de Galata’yı dinlemiş, karşı kıyıdaki yangını yazmış, şehir yüz yıldır aynı imgelerle baştan baştan örülüyor, boğuyor apaçık. Evet, Balıkpazarı’nda midye tava ve kokoreç kokusu, Kadıköy Çarşısı’nda balık, hepsi şehrin hikâyesidir başlı başına da çatuk gibi ölü değildir şehir, yeni kokularını keşfetmeli. “İstanbul’a, hayal dünyamızın bizde uyandırdıklarıyla, gönlümüzde yeni bir yer verebiliriz artık. Gidebileceğimiz yerlerin o eski hikâyelerin izini taşıyacağını yine unutmadan… Kendinizi bir daha bizi bırakmayan o kuşlardan birinin kanatlarında hayal edebilirsiniz. Yeni bir uçuş zamanı… Ne görüyorsunuz? Bu sorunun da farklı cevapları var elbet. Ne görüyorsan osun. Bu senin uçuşun. Bu kanatlar da senin. Bu gözler de… Bir daha inşa edilen zaman… Bu sözlerle bu duygular hangi hikâyelerden kalmıştı?” (s. 53)
Erguvan, Hezarfen, lacivert, Süleymaniye, “tuval üzerine karışık teknik”, Kuzey Afrika’dan getirilmiş sarı mermerleri kırıp evlerinin duvarlarına yerleştiren insanlar, çizgiden kuş, çizgiden insan, yatmaz hacılar, kalkmaz çocuklar, minare gölgeleri, ipin uçları, Pera’nın çizgilerle bile oluşmayan sokakları, kuytuluk, ağaçlar, uzaklarda birkaç çizgiyle gösterilen Çınarcık, Yalova, yüzlerce çizgiyle gösterilen tek bir semt, Unkapanı, yolda yürürken ruhunu bulan adam, kızıllıkların ima ettiği dönüşler, şehre dönmenin üzüntüsü, şehirden kurtulmanın üzüntüsü, mavinin yetmediği, yeşilin bitirdiği kış, kendi gökkubbemiz, başkalarının gökkubbeleri, Mimar Sinan, padişahın sunduğu anahtar, eski şehrin rüzgârı, bilinen sokaklardan bilinmeyenlere varıp kaybolmanın keyfi, kaybolamamanın verdiği üzüntü, insan kendini ortadan kaldırmak isterse ara sokağa sapabilir, bu şehirde mümkün. “Peki, resimlerinde hiç insan figürü kullanmayan Erbil’in resimlerinde en çok insan vardır desek. Gökyüzünde insan var, kuşlarda insan var, kent karmaşasında insan var, İstanbul’da insan var, çizgide insan var, perspektifte insan var, yönde insan var, mavide insan var, gride insan var, beyazda insan var. Umutta insan var. Umut zaten insana dair.” (s. 150)












Cevap yaz