Graciliano Ramos – Kıraç

Platonov’un insanları gibi hiçlikten geliyorlar, Osman Şahin’in insanları gibi kıraç toprağı bereketlendirmeye çalışıyorlar, başka kimlerinki gibi yine kıracın kalbine dönüyorlar. 1930’ların Brezilya’sı, çoban Fabiano yürüyor, peşinde eşi Sinha Vitoria, iki oğlan çocuk, sıska köpekleri Baleia, yok oluşun sınırında dolanmalarının sadeliği. Dünyayı nasıl görüyorlarsa anlatım öyle, basit. Eylemleri, düşünceleri, olduğu gibi. Oğluna hakaret edip bıçağının deri kılıfıyla bir tane patlatıyor hiç yoktan Fabiano, aklında çocuklarını sert, kuru toprağa alıştırma fikri, nasıl hayatta kalacaklarını öğretecek. Diğer yandan okula gitmelerini istiyor içten içe, gidip okuma yazma öğrensinler, kıyafet alabilecek kadar paraları olsun, masa başında çalışsınlar. Ya da polislik, fena değil, Fabiano’nun sarı derili polisten dayak yiyip bir gece nezarethanede kaldığı bölüm değil de polisle tekrar karşılaştığı bölüm, muhteşem. Şehre gittiği zaman ürünleri satıp geri dönmesi lazım, Vitoria defalarca uyarmış da içkiye, kumara dayanıksız Fabiano, masaya oturdu mu her şeyini kaybetmeden kalkmıyor. Öyle bir gece, katakulliye getirilip ütülmesinden başka polisle takışınca meydan dayağı yiyor, yallah içeri. Zaman geçiyor, ıssız bir yerde tekrar karşılaşıyorlar, Fabiano bıçağını kaldırmış, tam indirirken bir şey durduruyor onu. Üniforma, şehirlilik, her neyse artık, zihnini rahatsız eden ne varsa sırayla geçiyor hikâyeden. On kişiyle birden dövüşmüş gençliğinde, “Siyahiler” etrafını sardığında hepsini bir yere savurmuş, Vitoria’nın etkilendiği an. Gençken dünya daha geniş, insan kendini ölümsüz hissediyor, ne ki aynaya baksa -ayna alabilse tabii- yüzündeki çizgileri, saçının akını görecek Fabiano, yaşlanmış, bıçağın parıldayan ucunda görünüp kaybolan ömür. Yine güçlü ama, korkuyla bakan polisin üstüne yürüse yürür, ansızın kim olduğunu hatırlıyor da polisin karşısında el pençe divan duruyor. Yenilgiyi kabulleniyor artık, çorak toprağa mahkum, söylediklerinin yarısını bile anlamadığı şehirliler, dolandırıcı patronlar, kim varsa önünde dikiliyor Fabiano’nun. Bari çocukları okusa, onlar için başka bir yer arayıp bulmak zorunda. Bitik umut, hiç olmamasından daha iyi, son bölümde bariz. Başa dönelim, toprağın her yerine dağılmış kemikler bembeyaz, akbabalar bekliyor, Fabiano yorulan, acıkan ve susayan oğlunu döverek hareketlendiremeyecek belli ki. Yattığı yerde bıraksa? Vahşi hayvanlara bırakamaz küçük adamı, sırtlandığı gibi yürümeye devam ediyor. Başka bir can uçmuş o sıra, derme çatma küçük kafesteki papağan ses çıkarmıyor, hareket bile etmiyor çünkü Baleia o kadar acıkmış ki erişebildiğince yemiş kuşu, bacaklarını özellikle. En ufak bir neşeye yer bırakmıyor sertão, hayat için son durak. “Topukları taş gibi sertleşmiş, çatlamıştı ve kanıyordu. Yolun bir dönemecinde gözüne bir çit ilişti. Yiyecek bir şeyler bulma umudu doğmuştu. Şarkı söylemek geldi içinden. Sesi kısık ve uyumsuzdu. Biraz güç toplayabilmek için susmak daha iyiydi.” (s. 8) Terk edilmiş büyük bir çiftlik evi, biraz tamir tadilat, yaşanabilir hale gelecek. Kurtuldular, çiftliğin sahipleri gelene kadar en azından. Gelirlerse. Son bölümdeki serap, belki serap, sırf yaşam sürecek diye oldukça ilkel bir mutluluğa yol açıyor, gerçekte şu çerçevedir Fabiano’yla ailesinin durumu: “Fabiano su kabını aldı, keçi yolundan aşağı indi. Kurumuş ırmağa yöneldi; yalakta biraz çamur buldu. Elleriyle toprakta bir çukur kazdı, suyun sızarak dolmasını bekledi; sonra yere eğildi, kana kana içti. Susuzluğunu giderdikten sonra sırtüstü uzandı, gökteki yıldızları seyretti.” (s. 10) Ay, belki yağmur, oralarda bir yerde canlılığa dair emareler bulmak için. Bilişsel formasyonun verebildiği anlam bu kadar, canlı olmanın belli belirsiz sevinci. Ölüm bir düşman olarak duruyor karşılarında, arzuladıkları son olarak değil, hiçbir zaman düşünmüyorlar ölmeyi, bütün yaşam hayatta kalma çabasıyla geçiyor. Başka şeyler pörtlüyor arada, Fabiano’nun yargıları nereden geliyor acaba. “Yazgısı buydu, ülkeyi bir uçtan öbür uca serseri Yahudi gibi amaçsızca dolaşmak. Kuraklığın önüne katıp sürüklediği bir serseriydi. Bir gezginciydi, bir konuktu o yalnızca.” (s. 15)

Şehirle, şehirlilerle iletişimi, ticari ilişkileri korkulu, şehirden hiçbir zaman hayır gelmese de oğullarını o şehirlilerden biri haline getirmek istemesi anlamlı. “Genellikle az konuşurdu. Kentlilerin kullandığı uzun ve zor sözcüklere hayran kalıyor, bazılarını taklit etmeye çalışıyordu, ama boşuna; bu sözcüklerin gereksiz, belki de tehlikeli olduklarını da biliyordu.” (s. 16) Bazılarını polise de söylemeye çalışır ama beceremez, dayaktan az önce. Bağlaçları, edatları sıralar arka arkaya, hani şehirlilerin konuştuğu dili buna indirgemiştir, anlayamadıklarını bağlayan sözcüklere. Bir süre gölgesinde yaşadığı adama büyük saygı duymakla birlikte içinden söylenir de, gerçekten zengin olan insanlar yoksulları ezmezse nasıl zengin olurlar ki. “Şeker değirmencisi Seu Tomas konuşmasını biliyordu. Gazete ve kitap okumaktan gözleri bozuluyordu. Ne var ki, emretmesini bilmiyor, rica ediyordu. Akılsız! Bir insan bu kadar varlıklı olsun da kibar davransın, olacak şey değil. Halk bile bu tutumunu eleştiriyordu. Ama hepsi de onun sözünü dinlerdi! Sözünü dinlemediklerini kim söyleyebilir?” (s. 19) Tahakkümü hakim olan oluşturmaya çalışmaz bile, maddi güce sahip olanın karşısında kendiliğinden hizaya girer insan. Daha beteri polis gerçi, korkmasına rağmen boyun eğdirir Fabiano’ya, sırf varlığıyla. Tomas’a yakışmaz o nezaket, parası olan yaptırıcılığını göstermek zorundadır. Vitoria da imrenir adama da derdi başka, onunki gibi bir yatak alabilseler de hamak yerine yatakta yatsalar. Rahat, hemen uykuya daldıracak türden bir yatak, kadının arzusunun arkasında yerleşik yaşama geçmek de var tabii, göçerlerken koskoca yatağı yanlarında taşıyacak halleri yok. Onca kitap ve gazete hiçbir halta yaramaz çünkü Tomas mide rahatsızlığından ölür, hayatını kurtarsaydı ya! Fabiano için üstünlük yine canlılıkla. Vitoria için şehirden gelen, şehirlilerin kullandığı nesneyle, ayağını yara içinde bıraksa da o ayakkabıyı giymeye devam edecek, Fabiano’nun uyarılarını umursamayacak, uygar hissettiği tek ândan geçmeyecek. Onun için de zor, Fabiano’yu dizginlemeye çalışıyor, başında iki çocuk, hayvanlara bakması, toprakla uğraşması, onun yüzünde de çizgiler oluşmuştur çoktan. Aklında dönüp duruyor hesaplar, bazı harcamalarından vazgeçseler gazyağı alabilirler mesela, güneş batınca hemen uyumaya gitmezler. Fabiano kızıyor konu her açıldığında, o kadar içmiyor ki, hem elinden geleni yapıyor işte, kazanıyor da göstermiyor değil. Canı pahasına baktığı, koruduğu hayvanların üç kuruşa gittiğini her gördüğünde küfürler ediyor içinden, patronunu benzetmek istiyor, sonra belirsiz geleceği hatırlayıp homurdanarak yıkılıyor patronun önünden. Manyok ununu ağza tıkıp biraz da su içebildiler mi ertesi gün aynı ıstırabı çekmek için yeterli gücü buluyorlar, yapacak başka hiçbir şey yok. Ailenin çok sevdiği Baleia iyice zayıf düşüp ölüme yaklaşınca iş Fabiano’ya düşüyor, içi kan ağlaya ağlaya götürüyor köpeği kuytuya, Vitoria iki oğlanı -biri kızdı, bu sahne sayesinde hatırladım, hemen kodlayınca hemen hata- zar zor zaptederken tüfeğin sesini duyuyorlar. Açlıktan mı, köpeğin bacağını vuruyor Fabiano, gözlerindeki yaşlardan ötürü tam görememiştir belki ateş edeceği yeri. Gerisi de ikinci muazzam bölüm, Baleia’nın ölesiye dolanması, en sonunda Fabiano’nun yanında ölmeye yatmak istemesi. Yemeğini o verir çünkü, ne yapmış olursa olsun yaşatmıştır, son nefes ona aittir. Hayvanlarla iyi anlaşabildiğini düşünür Fabiano, Baleia’yla kurduğu ilişki üzerinden romandaki iletişim biçimlerinin tamamı anlam kazanıyor. Çocukların diyalog kuramamaları, birbirlerini anlayamayıp sık sık tekme tokat dövüşecek hale gelmeleri dahil.

Üslubu, derdi, iyi roman.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!