Şöyle yapalım, birkaç izlek belirleriz, bir iki teknik. Eşya belirleriz, mesela maşrapa iş görür çünkü maşrapanın çocuklukla, Allah’la ilişkisi mutlaka vardır, yoksa çağrışımlar üzerinden kurarız, dank son belirleriz. Tamamdır, kendi öykümüzü yazacak hale geldik. Uygulamayla ilerleyelim bir, “Korkuyu Beslerken”e bakalım, adın göndermeye çalıştığı yerden çat diye sekilip düşülmesi aslında bir göndermeme, anlama değil de isme yaslanılması sonucu. Anlatıcı çocukken rastlamış korkusuna, çimlerde. Doldur boşalt: çimler nemli, biraz üşümüş anlatıcı, öyle söylenebilirmiş, bastığı yere bakmıyormuş “elbette”, insan bir bahçede gezerken yere niye baksınmış. Pencereleri kapıyor anlatıcı, aklını oynatacak neredeyse, yorganı dolabın tepesinden indirip üstüne örtüyor. Çeşitlemeler sürüyor böyle, hikâye çeşitlemelerle şişiyor, şişiyor, anne oncacık şeyden mi korktuğunu soruyor, abi kapıyı kapıyor korku içeri girmesin diye. “Birkaç kere, küçükken kafasını ezsem mi diye aklımdan geçirdim ancak ölmek yerine daha güçlenirse diye vazgeçtim.” (s. 9) İkinci baskı, sıralı cümlelerin tekrarları bir yana, anlatıcının önceden düşündükleri aslında sonradan da düşündükleri, olduğu gibi. Bu bir kuş, gagası var, yumurtlamış, demek eşeyli veya eşeysiz korku, belli değil. Çok büyüyor, abinin kapattığı kulübede nefesi kesiliyor ama yumurtasından başka bir korku çıkıyor, tavaya ölü bir civciv düşüyor, ölü değil, canlanmaya başlıyor, tava sıcak olduğu için bir yanı tavaya yapışıyor. Acaba kanadını kurtarsa mı anlatıcı, onunla iyi mi geçinse? Çocukluk korkusundan öykü, orta karar. “Ateş İnsanlar” yine çocukluktan, yanan sobanın tavana yansıttığı ışıklarda ateş insanlar oynuyorlar. Animistik anlatı, her nesne, her madde canlanabilir, ölebilir, anlatıcıya neler neler yapabilir, öykülerde misalleri var. Bunda boğazını sıkıyorlar anlatıcının, bir daha sobanın yanında yatmak yok ama kül de yok bu kez. İyi bir şey kül, oyuna müsait, ateş değil, ölüm hiç değil, son ikisi eşlenmiş, kül hiçbir şeyle eşlenmemiş, bunun muhaveresi uzun sürüyor. Çok uzun. “Uyanmak için yalvaran bir dilin nasıl amini olabilir zaten açık olan, hiç kapanamayan gözler? Kâbusumun kaçıncı katmanındayım? Ya da kaç katmanlı kâbusum? Ateşten kaçtığı için küle bağlanmış bir insan, ateşten kaçarken küle tutulmuş bir insan uyanabilir mi? Küllerin peşinde koşarken birden uyanabilir miyim? Uyanmak istiyorum. Külün kül ettiği, uyanabilir mi?” (s. 15) Retorik sorunun öyküyü cortlatıcı etkisine güzel örnek. Başlı başına çukurdur soru işareti, biri öyküyü tümseğe sokarken beş altı tanesi yapacağını yapar, zorlar da zorlar, nihayet yırtar öyküyü. Hele bu tür sorunun cevabı kendinden menkul olduğu için daha önce sorulmamış olması bir yana, doğrudan karşılığının metinde veya diyalogda yer almamış olması, temeldeyse bağlamdan ayrı düşmemesi gerekir. Uyku, kül, ateş, zaten yeterince malumatla yüklendik sondan bir önceki paragrafa kadar, bu bölümle bom. Nasıl bitecek, dank son eylemece, anlatıcı yavaş yavaş küle dönüşsün, çünkü(l). Hemen sona gelip kitabımı okumaya devam etmek istiyorum ama daha yer var, bir iki öyküye daha bakalım. Sembol, bu kez “Gerçek” olsun, Tanrısızlık’la bir tatsızlık çıkacak çünkü. Anlatıcı görüyor, Gerçek, loş ışığın arkasına saklanmış, sevdikleriyse asıl dinlerini herkesten gizliyorlarmış, G‘nin etkisiyle ortaya çıkmış bu Tanrısızlık, dostlar kardeşler ona tapıyorlarmış, ey, diyorlarmış, kulluğa kabul et, sonsuz güç ver? Tanrısızlık maymun şeklindeymiş, gücünü G‘den alan anlatıcı izliyormuş olanları, ne hallere girmişler tapanlar, Tanrısızlık onları ne hale getirmiş, ne halden çıkmış anlatıcı, hallerinin birinde o çirkeflerden bir çirkef yüzüne sıçramış. Daha başlamadık gerçi öyküyü yazmaya, hal⁴ piyasaya çıkmasın. Çeneler aşağı, ağızdaki karadelikten kelime fırlatıyor Tanrısızlıkçılar, kabuklu kelimeler, kabuklarda tuz var, tuz her yere saçılıyor, bir şeyler. Gerisine gücüm yetmiyor, Şule Gürbüz’ün o halmatör karakterlerinden birinin azıcık gerçeküstüyle harmanlanmışı konuşuyor, anlatıyor, tuzdan, günahtan, Tanrısızmışçılıklıktan kurtulmasının hikâyesi. “Zabıta”yla klasik sularda yüzüyoruz bu kez, mavi leğenin kenarından tutmak için iki adım atmayan, iki adımı neden atmayan, mesela üç adım atsa leğeni tutan iki eli yerle bütünleştireceği için iki adım atabilecek ama biri bile atmayan çünkü ikiden az bir, sonuçta hiçbir şey atmayan anlatıcı izliyor olanları, şişeler düşecek, on beş yaşında var yok çocuk. “İki adım daha atsam… Mavi leğenin ucundan tutsam… Taşımasına yardım etsem… Gökyüzünden mi çekiniyorum, kararır diye. Denizden mi çekiniyorum, köpürüp beni içine alır diye.” (s. 28) Denizler, gökler hep şaşkın, bir anda çekilip öyküye tıkıldığı için ne olup bittiğini anlamak istiyor, ben bu kadar büyümeye lüzum var mı diye düşünüyorum, aslında öykülerin tamamında, sekmiyor, evrilme çizgileri halinde beliriyor bu büyümeler, anlatı bir yere çarpıp geri dönüyor, bir genişleme ama niye genişleme, bir edebî atak olarak genişleme. Yüz seksen beşinci kez tekrar: “Çocuk yuvarlanırken şişeler mi koşuyor, şişeler yuvarlanırken çocuk mu koşuyor? Bir an zihnimde birbirine karışıyor. Şişeler yuvarlanmaya devam ediyor. Çocuk suları bırakıp kendi derdine düşüyor. Çocuk yuvarlanıyor, yok yok koşuyor. Şişeler koşuyor, yok yok yuvarlanıyor. Hangisi yuvarlanıp hangisi koşuyor? Zabıtalar da koşuyor. Zabıtalar hiç yuvarlanmıyor?” (s. 29) Acil durum butonuna basıp treni durdurasım, “Yangın var!” diye bağırasım geliyor. “—” işaretlerle oynanan oyunlardan, konuşma çizgilerinin çeşitliliği bir tür görünmez kente varıyor, hayat, mekân, zaman, temsillerde çizgiler, italik veya başka tür, diyalog halinde. “Şedde ile Cezm Arasında” intihar kötüleme öyküsü, yaratılan fantastik mekân aslında arafmış, anlatıcı dünyadaki azabının aynısını çekiyor. Dünyada çözemedikleri sorunun cevabını orada çözmekle yükümlüymüş insanlar, cezm ile şeddenin dengesi, dengesizliği dünyada da olduğuna göre ölen ve “cevabı çözemeyen”ler de arafta sonsuza kadar kalacaklar herhalde. Soru üzerine kurulmuş bir ceza sisteminin hikâyesi, tek katman, okuru intihardan kesin caydırır bence. Herhalde. Hikâyesiz bir hikâyenin, beş yüz üçüncü türevin olayı işlevsellikten geçiyor olsa gerek, bu öykü bir işlevi yerine getiriyor, okurda bir iş yapma, mesela yaşama isteği falan uyandırıyor. Olsa gerek. Dili mi hani, bir yere ilerlemek sözcüklerle, sırf bu o zaman. Bana can sıkıntısı.
Yeterince veri birikti, davranalım bir: “Gökten daha karanlık değildi, en fazla gök kadar karanlıktı, hava aydınlanmaya başlayınca gece olarak kaldı maşrapa. Elime aldığımda içindeki dua döküldü, hemen topladım. Parmaklarımın arasından kayanları kulağımla yakaladım, bana kuşların arzusu gibi geldi. Horozun peşinden dereye indim, inerken dereye nereye indim, bakındım, yağmur gibi indim dereye. Akıyor, insanlar yukarılarda bir yerlerde dua okuyorlar demek, gökyüzüne yakın oldukları dağlarda. Dağların kalbinden taşan dualar. Taş kalpleri yumuşatan dualar. Atmaz da çağlar o damar, gönlü ferahlatır. Başkalarının sesleriyle doldurdum maşrapayı, başkalarının seslerini kendi sesime katmak çocukken iğrendirirdi beni, bir Allah duysun isterdim sesimi, meğer ne ulviymiş yakarışlarımızın hemhal olması. Tepeleri aştım, korkmadım hiç, kuşların seslerini takip edip denizin kenarına geldim. Daha büyük bir ses. Maşrapayı da attım denize, nasıl olsa bir daha gece olacaktı.” Eh, aşağı yukarı böyle. Dili biraz kayırdıktan sonra şöyle iyi bir bakalım sağa sola, ey benim kafam, ey benim gözlerim, ey benim kitap tutan ellerim, selam ola!












Cevap yaz