“Ben bu kitabı siyasi hatıralar sahasına dökmek istemem. Onları suikastları, idamları, Bekirağa Bölükleri, menfaları ile başka bir tefrikaya bırakıyorum. Benim bu eserde anlatmak istediklerim ‘İstanbul Şövalyeleri’dir. Söz sözü açar derler, bu eserde de vaka vakayı açtı. Her vakanın şahsiyeti, ister istemez belirtildi; tabiatıyla hadiseler dalbudak salıverdi, bu menkıbeleri biraz budamak, esasa doğru dönmek lazım geliyor.” (s. 258) Tey nerede, 30’da mı ne başladı hikâye içinde hikâye anlatmaya Ulunay, 220 sayfa sonra mevzuya dönüyor da mevzu mu kalır birader. (Eril eril kok, kaç delikanlının dövüşünü izledikten sonra.) İstanbul’un o mahallesinden bu mahallesine sürüklendik, o kabadayısından bu kabadayısına vuruşmadığımız kalmadı, saldırma nasıl çekilir, tabanca çekip işi bitiremeyenin başına neler gelir, racon nasıl kesilir, kesilen racona uymayanlar nasıl hacamatlanır, hepsini öğrendik. Kitabın ortasından girdik madem, alıntıdaki bölüm Yakub Cemil’in yapıp ettiklerini anlattıktan hemen sonra. Refik Halid’in ölümlerine pek üzüldüğü iki gazeteci arkadaşı vardır, Yakub Cemil’in öldürdüğünü söyler Ulunay, kafaya sıktığı tek kurşunla. Anlatıdaki en korkunç bölümler: Fazıl Ahmet Aykaç’la yakın arkadaşı Ahmet Samim yan yana yürüyorlarmış, silah patlayınca korkup kendini yandaki dükkâna atmış Aykaç, dönüp arkadaşına bakmış. Yerde titreyen, başını sağa sola sallayan, yanağından ve başının arkasından kan gelen arkadaşını çaresizce izlemiş. Cenaze töreni de ilginç, padişaha karşı ayaklandı ayaklanacak halk iyice galeyana gelmesin diye zaptiye müdürü mü ne gidiyor Ahmet Samim’in dayısı Asım Bey’e, durumun hassasiyetinden bahsediyor, hani merhumun naaşını bir an önce defnetseler iyi olacak, da, içeridekiler bırakmıyorlar, Asım Bey bırakmıyor, halk öfkeli. Arbede, şuydu buydu derken, devletin sallanmaktan yerinde duramadığı zamanlar. Yakub Cemil’in hapisten çıkarıp yola döktüğü suçlular, külhanbeyleri bilinir metinlerden de Ulunay’ın anlattıkları ikinci dalga korku: Yakub Cemil en ufak bir başıbozukluğu affetmediği gibi büyük hadiselerde çok daha beter, suç işleyenlerin kafalarını tıraş edip bitleri yığıyor, direğe bağlayıp yakıyor, Ulunay oradaymış gibi anlatıyor etle yağ kokusunu. Yakılmadan önce adam bağırıp çağırıyor, diğerlerine Yakub Cemil’i alaşağı etmelerini söylüyor, Yakub Cemil çok rahat, hiçbir halt yapmayacaklarını biliyor, gülerek anlatıyor direğe bağlı adama. Son derece soğukkanlı, cani bir adam. Müddeiumumi geçiyormuş adam yanarken, jandarma erini yollamış ne olduğunu anlamak için, Yakub Cemil adam yaktığını söyleyip geri göndermiş eri. Ulunay müddeiumumiyi yıllar sonra görüp olayı sormuş, adam gülmüş, elbette olay yerinden hemen uzaklaşıp yoluna gittiğini söylemiş, Yakub Cemil öbür direğe de adamı sarmalarını söylese yapabileceği hiçbir şey yokmuş. Neyse, gerçekten bu olaylar siyasi hatıra cinsinden, asıl mevzu kabadayılar. Fiyakalı adamlar bunlar, tulumbacı tayfasından olanları da var ama giderek külhanbeyi -kabadayılar birini aşağılamak için ona külhanbeyi olduğunu söylermiş- nevinden serseriler doldurmuşlar takımı, işin cılkı çıkmış. Esas hikâyenin alt kümelerinde başka başka hikâyeler, hangi birini anlatacağımı bilemedim, şöyle silik bir çerçeve çizeyim: Sarraf Niyazi Bey’in adalı Rumlarla ve tulumbacı takımıyla çarpışmaları on numara. Kabadayı tipi: “Boy 1,90, boyun sade adale. Omuzlar ve göğüs geniş. Bel, ince ve mütenasip. Karın yok. Bilekler kalın. Baldırlar, bacaklar mevzun. Saç açık kumral. Bıyıklar ince ve daima tebessüm eden bir ağzı örtüyor. İşte Sarraf Niyazi bu adamdır. Çok şakacı olduğu için güldüğü zaman kahkahası devamlıdır.” (s. 382) İdeal kabadayı, o kadar müşfik ki sarraflık ederken borç yapanları mahkemeye vermek zorunda kaldığında, aç mı duracak, hacze gittiği evdeki yavruları görünce işten vazgeçiyor, bir de cebinden para çıkarıp veriyor. Ne yapsın, millet açlıktan kıvranıyor o sıra, elbet aileleri kurtarmaya bakacak. Yan hikâyeler bitmiyor dedik, hemen dostu Acem Şevki girsin araya. Öyle boylu poslu değil bu, gayet minyatür bir adam, gören memur sanır ama Allah öyle bir bilek, öyle bir el vermiş ki vurduğu yerden ses gelirmiş. Vefa İdadisi’nde başmubassırmış kendisi, mektebin çıkış saatinde kapının yanında duran adamları oradan dehlemek istediğinde son derece kibar, bir külhanbeyi küfrü basıp okulun dışına karışamayacağını söyleyince usulden karışamayacağını fakat az sonra usulden dışarı çıkacağını söylüyor Acem Şevki. Adam şöyle bir iteleyince yumruğunu, çaat, indiriyor Şevki, en iriyarılarından birini yakalıyor, çuut, adamın çenesi çıkıyor yerinden. Sopayı ilk yiyen aman diliyor, Şevki ertesi gün gelirse bir acı kahve daha ikram edeceğini söylüyor, dayaktan sonra da kibar bunlar. Sarraf Niyazi horoz dövüşü severmiş, haydi bir hikâye daha, meraklı paşalardan birinin Fransa’dan getirdiği Malezya horozu var, meydana çıkınca sağlam bir sopa yiyor, işi bilen biri Osmanlının horozlarının dünyadaki bütün horoz dövüşlerinden galip çıkacağını söylüyor çünkü o sanatta çok ileri gitmişler filan. Hâlâ gelemedik Niyazi’nin hikâyesine, çok iş. İyi de tabanca kullanırmış, iddiaya giriyor da havaya atılan sigara paketini dan dan, iki kez vuruyor. Büyükada Serkomiseri olması ayrı mevzu, dönemin Polis Müdürü Giritli Kemal Bey rica ediyor da görevi kabul ediyor Niyazi ama bir şartla, kim ne derse desin işini bildiği gibi yapacak, kimseye hesap vermeyecek. Kabul, gidiyor adaya, anarşi var resmen. Hemen birini bastırmaya niyetleniyor, polis yolluyor Pandeli’ye, aynen geri. Niyazi tek başına gidiyor mekâna, Pandeli’nin karşısına çıkıyor, adamı pat küt yallah denize atıyor. Birlikte dönüyorlar karakola, laf var: “‘Pandeli, Yorgo, Koço Moço istemem, halkı rahatsız ettiğinizi görürsem sizi halkın içinde döver, fiyakanızı bozarım. İsterseniz aranızda konuşun… Beni bir yerde öldürmek isterseniz ben her akşam Nizam’da, Maden’de, Yorgolu’da, Dil’de yapayalnız dolaşıyorum. Bir yerde sıkıştırabilirsiniz, çokluk tabanca kullanmam. Attıktan sonra temizlemeye üşeniyorum… Katalavis?’” (s. 409) Ada huzura kavuşur, ne zaman ki Giritli Kemal Bey’in tayini çıkar da dandik bir müfettiş çomak sokar işlere, Niyazi istifayı basar. On Fransız askerini çataçuta etmesi efsanedir, hepsini denize atar, Fransız komutan askerleriyle geldiğinde durumu öğrenir, Niyazi’nin sıradan biri olmadığını anlar, birlikte oturup içerler, muhabbet ederler. Başka yerden bakalım, Kavanoz Mehmet, milleti hallaç pamuğu gibi dağıttığı bir olaydan sonra sürgün edilir ama gitmeye hiç niyeti yoktur, koğuşunu tam tekmil savunma hattına çevirir, kaynattırdığı suyla saldırır kolluğa. Kimse giremez içeri, nihayet affedilir, olay biter. Bir başkası saygısızlık yapan zaptiyelerden birini iki seksen uzatır, silahını aldığı gibi uzar, mevzunun yayılacağı kahvehanenin sahibine teslim eder. Tanıdıklar girer araya, tarafları barıştırmaya çalışırlar, hasmının itibarını yerle bir etmeden barışmaya yanaşmaz kabadayı. Saray’a sirayet eden kavgalardan biri, aslında bütün hikâyeler devletin ne kadar zayıfladığını gösteren emarelerle doludur, örneğin paşaların mücadelesinde kabadayılar aracı kılınır, karşı karşıya getirilirler, biri diğerinin fesini uçurunca maç biter. “Glasgow gülümsemesi”nin bizdeki karşılığı “yüze imza atmak”tır, yaprak bıçaklar açılıp yüze hamle yapılır, tutturan diğerinin yanağını düşürür, etini tuta tuta kaçtığında kabadayının forsu oracıkta söner. Böyle şeylerin kan çıkınca bitmiş olması gerekir ama durduramazlar kendilerini, kabadayılar bir taraf aman diyene kadar saldırırlar.
Daha da neler, memlekette vukuat bitmiyor, bir bu kadar daha anlatırmış Ulunay. Meraklısı kaçırmasın.











Cevap yaz