Duvar’ın dibinden aşağı doğru yürüyorum. Gerçi kalmamış artık duvar muvar, direklerle temsil ediliyor, az ilerideki Checkpoint Charlie’nin iki fotoğrafla temsili gibi. Neyse, sabahın körü, elde bavul, gır gır yürürken yanımdan tıngır mıngır bisikletliler geçiyorlar. Bir, beş, on, kimi takım elbiseli, kimi spor giysili. Bisikletlerin arkasında tekerlekli sepetler, römork. Çocuklarını okula götürüyorlarmış, sordum, sonra işe gidecekler. Akşam aynen geri. Yoldan geçen araç az, yahu işe gidiş saati nasıl az, öyle. Diyelim Karlsruhe, garın yanında sayısız bisiklet. Freiburg, üniversite öğrencileri, hocalar bisikletlerini kilitlemeden bırakıp giriyorlar binaya, Türkiye’den gelmiş köylünün biri de bakıp şaşırıyor. Aklım almıyor, alıyor da, o kadarını, yok. Gerçi arkadaşımın bisikletinin fenerini çalmışlar da oluyormuş öyle, evlerde içeriye alıyorlar. Yol kenarında yürüyorum, yanımdan bisikletle geçen adam kolunu kaldırıyor, yere paralel, sola dönecek. Neredeyim, bu insanların arasında işim gücüm, bilmiyorum. Düz memleket tabii, öyle indisi çıktısı çok olmadığı için binmek rahat, bisiklet için ideal yerler. Türkiye’yle kıyaslamayacağım, gülerler. Fransa’da da binen vardı ama şehirde o kadar değil, kırda bayırda. Köyler arasında gidip gelirken sıklıkla kullanılır, keyifle binilir, zaten dünyaca meşhur bisiklet yarışları da var. Kültür bu, Türkiye’de numuneliği görülebilir. Hayale kapılmamak lazım, burada olacak iş değil. Spor için bisiklete bindiğimi duyan o dakika şaşırıyor, salona gitsem daha iyiymiş, müstesna zihninden tavsiye sıçıveriyor. “Akıl sıçması”, memlekette herkesin her şeyi çok iyi bilmesi sayesinde böyle bir kavramı zart diye soktum literatüre. Neyse, can Sempé’ye gelince, bir türlü bulamıyorum o çizimi yahu. Goscinny öldüğü zaman Sempé’nin çocukları gökyüzüne baktırdığı. Aklıma öyle yerleşmiş ki Dalgacı’nın, Çarpım’ın falan bir yerden kafayı uzatmasını bekledim, tabii uzatmayacaklar, Taburin’in spektaküler yaşamında kim varsa onları göreceğiz. Yazar da Sempé, hoş. Taburin bisikletin bütün parçalarını öğrenmiş zamanında, kalpiye pedal nedir, bilyeli rulman nereye takılır, dişlisi, lastiği, her şeyi biliyor, Saint-Céron kasabasının en iyi bisikletçisi. Gıcırdıyorsa şöyle bir bakar, yağlar, tamam, tıkırdıyorsa pedalı hızla çevirir, zinciri çıkarıp takar, tamam, homurdanıyorsa oturup konuşur, sakin olmasını telkin eder bisiklete, o da tamam. Ben Küçükyalı’daki Tandem’e götürüyorum her sene, dün yine götürdüm, Gürkan Abi taktı bisikleti, iki hıştırdı bir sıktı, gencoyu sapasağlam etti valla. O biliyordur bisiklete binmeyi muhtemelen, Taburin bilmiyor ama! İşinde o kadar iyi ki bisiklete artık “taburin” diyorlarmış kantonda, jambonlar şahı Auguste Frognard’ın şerefine jambon olmuş “frognard”, Frédéric Bifaille’in şerefine “bifailles” olmuş gözlük, üçüncüsü de Taburin işte, gurur duyması lazım ama duyamıyor eksiği yüzünden. Çocukluğunda herkes gibi üç tekerlekli bisiklet sürmüş, arkaya takılan iki küçük tekerlekle birlikte dört tekerlekli sürmüş, zamanı geldiğinde iki tekerlekliyi süremeyip çat çut düşmüş çünkü dengedir, yerçekimidir, ayarlayamamış bunları. Elleri üzerinde yürüyebiliyor, havada öne ve arkaya takla atabiliyor, bunlarla herkesi kendine hayran bırakabiliyor, ama, bisiklet süremiyor Taburin, vah. Başka şeyler öğreniyor bunun yerine, nasıl pansuman yapılır, bisiklet nasıl tamir edilir. Onca denemeden sonra aletin türlü parçasını öğreniyor, ekipman bilgisi şahane, tamamdır. İnsanları kandırmayı da öğreniyor ama kötülük için kullanmıyor bunu, başarısızlığını göstermemek için: “Dönüş yolunda her zaman, bir lastiği indirmeye (veya gidonunun vidasını gevşetmeye ya da başka bir teknik arıza yaratmaya) özen gösteriyordu. Pansumanlar da, rutinden sıkılıp derinlemesine hâkim olduğu bir disiplini cüretkâr akrobasi hareketleriyle çeşnilendirmeye çalışan sportif insanlar sınıfına mensup olduğunu düşündürüyordu.” (s. 27) Kısa pantolondan uzun pantolona geçiş, cebe tarak, bunlarda sıkıntı yok ama çocukluğun kilit özelliklerinden birini kazanamadıktan sonra, neyse, hayat bir şekilde devam ediyor, öğretmenlerinin bisikletlerini bile tamir etmeye başlıyor Taburin, yanına girdiği ustanın kızıyla flört ederken, çok dikkat, doğru sözleri söylemek lazım, kız öpüşmek için bekliyor, derken Taburin söyleyeceği pek önemli şeyi zortlatıyor: bisiklete binmeyi bilmediği! Kız bir darılıyor, basıp gidiyor dükkândan, tam o sıra Tour de France’a katılan Sauveur Bilongue ile evlenecek. Yerel efsane, bisikletinin gücünü Taburin’e borçlu, gerçi pek bir halt becermişliği de yok yarışta ama Taburin’in sahip olmadığı karizmaya sahip. “Taburin, hemşireliği kadar ev hanımlığı da iyi olan karısı Madeleine’in hazırladığı sefertasını ve güzelce ütülenmiş mavi tulumunu seviyordu. Madeleine, kocasının işe yayan gitmesini bir sevgi gösterisi olarak algılıyordu (otomobil trafiği dikkate değer şekilde arttığından bu yana, iki tekerli araçların başına gelen ve giderek sıklaşan kazalardan korkuyordu). Raoul Taburin, yoldan satın aldığı taze ekmeği de seviyordu. Varoluşsal dertleri ve metafizik kaygıları şimdilik bir yana bırakırsak, mutlu olduğu söylenebilirdi.” (s. 50) Hervé Figougne dükkânına gelene kadar mutluydu, yaşamı değişecek o olaydan sonra. Aslında son derece mülayim biri fotoğrafçı Figougne, mütevazı, candan, iyi bir arkadaş yani. De, Taburin’in içine o kadar dert ki bisiklet sürememesi, kimseyle doğru düzgün arkadaşlık kuramıyor söylemesi gerekecek diye. Eşi sıkıştırıyor da öyle bir şeyler yapıyorlar, birlikte pikniğe gittikleri zaman bir kez olsun binmiyor bisikletine Taburin, Figougne şaşırıyor, binse de fotoğrafını çekse! Madeleine de çok istiyor eşinin şöyle güzel, şık bir fotoğrafı olsun, assın dükkânın en görünür yerine. Mekânı da buluyor, yokuştan aşağı doğru azıcık düz gelse yeter ama Taburin’in iki santim gidecek dengesi yok. Battı balık, biniyor bisiklete, Figougne her şeyi ayarlıyor, çekti çekecek, biraz daha gelsin makineye doğru, eyvah, kontrol, hayır, durması lazım artık ama durmuyor Taburin. Bölüm bitiyor, diğer bölümün başında o fotoğrafın pek çok gazetede yayımlandığını öğreniyoruz: Taburin yokuş aşağı uçuyor bisikletiyle, E.T.‘den bir sahne, yere yaklaştıkça büyüyen gölgesini hatırlıyor her yeri sargılar içindeyken. Yaşadığına dua etmeli. Söylese artık, değil mi, olay o kadar büyüyor ki mevzuyla ilgili kitaplar yazılıyor, fotoğrafçının çektiği fotoğraf kapakta, Taburin’in hikâyesi yayılıyor, gazeteciler görüşme yapmak istiyorlar, bilmem ne. Muhteşem bir fotoğraf açıkçası, ününü biraz da o fotoğrafına borçlu Taburin, arkadaşıyla konuşurken Figougne çok şaşırtıcı bir şey söylüyor: fotoğraf çekmesini bilmiyormuş! Daha doğrusu zamanlama sıkıntısı var, en önemli ânı değil de biraz öncesini veya sonrasını fotoğrafladığı için ne fırsatları kaçırmış. Taburin’in o efsane fotoğrafını şans eseri çekmiş, hikâye bu. Her eksiklik zincir gibi dolanmıyor insana, şansla veya çalışmayla aşılabilir. Ben hisse çıkardım bu çizgi öyküden, öncelikle kullanmayı bilmediğimiz bir şeye dokunmamalıyız, bu kesin. İkincisi, yokuş aşağı giderken fren tutmuyorsa fotoğrafçı arkadaşımıza güvenebiliriz. Üçüncüsü, kolu bacağı kırmak çok kötü bir şeydir, aylarca yatmak zorunda kalabiliriz. Dördüncüsü, eşlerden hiçbir şey saklamamak gerekir. Daha da bilemedim, başımdan geçen bir olayı anlatayım da bitsin. Aklıma olay gelmediği için başka bir şey diyeyim, istiridye mantarı çok lezzetli bir mantar, bulduğum yerde alıp pişiriyorum, satana, “Bu kadar lezzetli bir şey sattığını biliyor muydun lan teres!” deyip yediriyorum. Şimdi yapıyorum mesela, biraz yağ, biraz sebze, lüp lüp gidiyor. Lüplüp’le oturup yemek yemek isterdim çocukken, çok güzel yiyordu şerefsiz. Sempé’yi hatırladık böylece.







Cevap yaz