Celâl Bayar’ın Ben de Yazdım‘da o günleri anlattığı bölümlere kitabın sonunda yer vermiş Zaim, Bayar’ın “Kızım Şadiye Hanım’a” diye imzaladığı sayfaya da. Ayvalık’ta Türk askerinin attığı ilk kurşundan bahsediyordu Ahmet Yorulmaz, Bayar o kurşunun Germencik’teki yankılarına da yer vermiş, haber çok hızlı yayıldığı için Yunanların tutumundaki değişimi görebiliyoruz. Gerçi roman bu, biyografik roman diyebiliriz, de, tarihle o kadar iç içe geçmiş ki ara bir tür olarak görmek daha iyi belki. Anneannesi Şadiye’nin notlarına yer veriyor Zaim, Bayar’ın malum metninden parçalar, kendi yorumları ve anneannesine anlattırdığı hikâye, dört kol birbirini sarıyor, Germencik’in işgal sırasındaki manzarası çıkıyor ortaya. Ulucan ailesinin seyri asıl, o zamanlar sekiz yaşında olan Şadiye’nin gözünden. Torununa anlatırken zaman zaman isyan ediyor, anlattırmamalarını istiyor, çekip gidiyor, çok zor onun için. Ablasının bir şakağından girip öbür taraftan çıkan süngüyü düşününce, yediği dayak, hatta Bayar’ın dediğine göre bıçakla kesiyorlarmış az kalsın Şadiye’yi, korkunç an. Askerler gittikleri zaman Şadiye’nin annesinin bardakları temizlediği sahne: bildiği işi yapacak tabii, en rahatlatıcı şey temizlik, Şadiye’ye bardakları hohlamaması gerektiğini söylüyor annesi. Gerileme, yadsıma, akıl sağlığını korumak için savunma mekanizması, kız kanlar içinde yatarken. Hoca’yı hatırlayınca aklı yerine geliyor, bir koşuşturma, bu kez de evi derleyip toparlamadan çıkmak istemiyor. Reis köyünden gelen kadınlar anlıyorlar durumu, suyuna gidiyorlar, öyle ikna ediyorlar kadını. Kaçmaları lazım, Hoca’yı da bulmalı, canlarından önce Hoca’yı düşünmeleri gerektiğini Emin Bey, nahiye müdürü söylemiş, Mahmut Celâl Bey onlarla birlikte kalacak, onu kimse görmeyecek, yemeklerini odasında yiyecek ve soran olursa uğrayıp gittiği söylenecek. “‘Mustafa Kemal’in emriymiş. Babacığım, taa ne zamandan bilirmiş zaten Mahmut Celâl Bey’in evimize geleceğini. Beklermiş… Onun için, ‘Canın pahasına da olsa düşman eline teslim etmeyeceksin Mahmut Celâl Bey’i’ diye tembihlemiş annemi. Biz o zaman bilmiyoruz elbette. Nereden bileceğiz?” (s. 74) Çocuklar merak ediyorlar Hoca’nın ne işle uğraştığını, bir zaman Kuran dersi yerine Fransızca öğrenecekler adamdan. “Gelecekteki günlerimizi yaşıyormuşuz,” diyor Şadiye, Latin harflerini kullanarak dil öğreniyorlar, Güzide abla İzmir İtalyan Mektebi’nden mezun olduğu için biliyormuş zaten. Neyse, Emin Bey güvenilir biri, Doktor Nâzım’ın ekibinden, iş bilir. İttihatçı Celâl Bey’i kolluyor oralarda, direnişi örgütlemeye çalışıyorlar. 1919. Etrafa bakalım az, komşularla can ciğerler, İrini Teyze şarkılar söylüyor, kızı Despina’yla oyunlar oynuyorlar. Yunan evi basmadan önce oğlu Apostol, muydu, gelecek, yüzüktü paraydı ne varsa aşıracak “koruma ücreti” olarak, o kırmızı taşlı yüzüğü özellikle isteyecek. Dostlukları bozulmasın istiyor Naime, yine de dosttur, yüzüğü çıkarıp veriyor. Ev tarumar olduğunda İrini gelecek, vah vahlanacak bir güzel, kimse yüzüne bile bakmayınca bir iki eşelenip gidecek. Yıllar yıllar sonraysa Apostol el öpmeye geliyor bu kez, Şadiye öfkeyle karşısına dikilecekken annesinin elini uzattığını görüyor. Ağlaya ağlaya özür diliyor Apostol, yüzüğü geri veriyor, geldiği gibi hızla gidiyor evden. Taş değişmiştir, satılmış muhtemelen, adi bir kırmızı. İrini, Despina, hepsi ölmüş de bir Apostol kalmış geride. Günah çıkarıyor, çıkarabildiyse. Hikâyenin sonu. Başlara dönelim, Yörük Ali’sinden Mestan Çavuş’una, türküleri yakılan efeler Ulucanların evine girip çıkıyorlar, Emin Bey muteber biri, kapısı herkese açık ayrıca. Yörük Ali’yi hapiste görmüş de koşullu çıkarmış oradan, evinde barındırmış uzun süre. Şadiye iyi hatırlıyor genç adamın utangaç hallerini, sonra Naime’yi anne yerine koymasını. Mestan Çavuş da fena biri değil ama rahatsız oluyor Ali’den, laf çarpmaya başlıyor, en sonunda da güreşe durduruyor. İki metrelik kazulet bu Mestan, karşısında neredeyse yarı boyundaki Ali var ama sonucu tahmin edebiliyor Emin Bey, hapishanede beş heyulayı hacamat ettiğini görmüş Ali’nin, nitekim Mestan’ın tepesinden girip evire çevire çarpıyor yere, adamı piyasadan siliyor. Aile can havliyle kaçtığı sıra karşılarına çıkacak, elinden geldiğince yardım edecek Yörük Ali, has insan. Şafakla gitmeye başlamış zamanla, geceleri gelip Emin Bey’le görüşürmüş, sonrası Yunan’a karşı efelik. O yöredeki müdafaa hareketi sağlam, teşkilatlanma da yolunda gidiyor ama Yunanlar daha örgütlü tabii, Germencik Garı’nı karargâh olarak kullanıyorlar. Mekân yakılana kadar. Emin Bey civardaki gençleri örgütleyip baskın yapmış, sağlam darbe vurmuş Yunanlara da yakalanmış radara, Yunan komutanlar işkillenmeye başlamışlar bu işbirlikçi görünen Türk’ten. Bir “Galip Hoca” lafı almış gidiyor, sözde biri gelmiş Emin Bey’in evine, o geldikten sonra -kadın kılığına girip gelebiliyor Celâl Bey, aksi çok riskli- direniş hareketi başlamış, evi basmak için yeterli sebep. Önce gelip Emin Bey’i soruyor Türkçe konuşan bir Yunan askeri, bulamayınca gidiyor. Ağzı gözü patlamış halde geliyor Emin Bey, bir dahakine gelemiyor, kurtaramıyor yakasını. Evi o sıra basıyorlar, kapıya güm güm vurarak. Anlatıcı/Zaim giriyor araya, anneannesi Şadiye’nin ne zaman bir şeye güm güm vurulsa paniklediğini söylüyor, korkusundan kendisi de bahsediyor Şadiye Hanım. Korkunç bir gün yaşayacaklar, askerler evin altını üstüne getirecekler, kızlardan birini tecavüz etmek için sürüklemeye başladıklarında Naime atılıp gizlediği parayı verecek, sonra mücevherleri, kısacası ellerinde ne varsa. Süngü faslı o sıra, Yunanların komutanı şiddet uygulanmasına karşı çıksa da evi dolanırken askerlerden biri süngüsünü, en iyisi alıntılamak: “O boğuşma sırasında başörtüsü kaymış. Tam kapıdan çıkıp gidiyorlardı ki, incili küpelerini gördü askerlerden birisi. En pisi!.. Bıçağını çıkarıp yürüdü ablacığımın üstüne. Anlamış ablam. ‘Dur veriyorum, veriyorum işte, bekle’ diye ağlıyor, titreyen elleriyle küpelerini çıkarmaya çalışıyordu. O hayvan herif, tuttu ablacığımın kulağını, bıçağını kaldırdı… ganimetini kulaklarla birlikte alıp götürecek. Feryatlarımıza dönmüş gelmiş subay. Doğrulttu yine tüfeğini o pise, bağırdı çağırdı, sonra döndü sırtını, çıktı kapıdan. O çıkar çıkmaz… öyle hırslanmış ki herif, subay mâni oldu diye, bıçağını indiriverdi burnuna. Kanlar fışkırıverdi ablacığımın yüzünden. Sonra kaldırdı süngülü tüfeğini, başını nişanladı. Ablam geri sıçradı… süngü bir şakağından girdi öbür şakağından çıktı. Bayılmışım.” (s. 86) Alın kemiğine çok yakın iki nokta, anlaşıldığı kadarıyla abla hayatta kalabilmiş ama aile kurtulamamış o travmadan. Emin Bey’in annesini çok dövmüşler bilgi alabilmek için, Şadiye şaşırmış, her şeyden şikayet eden o kadının dayak yerken nasıl ses çıkarmadığını anlayamamış. Bütün bunları Hoca duyuyor tabii, saklamışlar, önce bir ağacın kovuğuna, sonra kümese, yandaki boş eve geçmeye çalışırken de kuyuda. Nihayet kurtulmuş askerlerin elinden de aile için yardım istediği zaman köylülerden biri başı belaya girmesin diye uzamış, diğeri Reis köyünün yerini söyleyip yardım etmemiş. Koşturuyor Celâl Bey, köye ulaşıyor, oranın müdafaasından sorumlu kişiye durumu anlatınca üç kadın hemen yola çıkıp aileye ulaşıyor. O sahne işte, Naime evi toparlamaya çalışıyor, başı kanlı bezlerle sarılı kız kendinden geçmiş, kimsede ağlayacak ses kalmamış. Kadınlar hemen el atıp kurtarıyorlar aileyi, sonrası göç. Yolda eşkıyası, askeri, uzunca süre can korkusu. Celâl Bey oraların örgütlenmesinde Emin Bey’le ne çalışmış ama, birlikte rayları mı tahrip etmemişler, vagonların altına sızıp kaçak yolculuk mu yapmamışlar, tam ajanlık.
Denk gelen okusun diyeceğim, Kurtuluş Savaşı’ndan kesit.











Cevap yaz