José Mauro de Vasconcelos – Kayığım Rosinha

“Ağaç ağaçtır.” Ze Oroco üç yıl boyunca böyle “tedavi edilecek”, ağacın sadece ağaç olduğunu idrak edesiye. Modern hayata uyum sağlayınca, bitkilerle hayvanların konuşmadığını gündelik yaşamının bir parçası haline getirince, bir ihtimal bırakacak peşini Doktor, en azından tımarhaneden çıkaracak. İlginç: kentte yaşayan çocukları onca tehlikeden, hurafeden uzak olduğu için rahat, sonra trafik kazaları, silahlı soygunlar gelince aklına, kafasını kaşıyıp bırakıyor ipin ucunu, kentin cangılının daha ehil, akla daha uygun olduğuna karar veriyor. Ormanda bir kadına pars saldırmış, karnını boydan boya yarmış da yetişmiş Doktor, dikivermiş hemen, etraftakiler ameliyatı izlerken biri diğerine doktorun terziden çok daha iyi diktiğini söyleyivermiş mesela, bütün bunların kentte dengi yok mu? Kıyılarda dolanıp hastaları iyileştiriyor doktor, sayısız Kızılderiliyle, yerliyle karşılaşıyor, inançlarını biliyor, doğanın soluk aldığını duyuyor ama motor sesi daha gerçek onun için, çanların karşılığı var, kent yaşamının normları denizde, çorak topraklarda işlevsiz kalınca bir tür güvensizlik hissediyor Doktor, ait olduğu dünyanın dışında dolandığını düşünüyor, hatta Madrinha Flor’la sevişmesinde bile kıyıcılık, sömürücülük var, bilinmeyene gem vurma arzusu. Ze Oroco’yu beklerken şaşkınlıkla bakıyor dünyaya Doktor, Madrinha’yı eşiyle kıyaslayıp yerli kadının üstün yanlarını inceliyor, belki bir daha dönmemek üzere oradan ayrıldığında Madrinha yaşlanmış hissediyor kendini. Bir daha öylesi genç duymayacak kendini, biriken yılların saçlarından bedenine yayıldığını görecek. Doktor’dan önce bir kez olsun yaşamamış öylesi bir çöküşü, yağmalanmamış. Ze Oroco’yu da koparıyor oradan, Doktor’un motivasyonuna dair ne veriyor hikâye ki adamımız oranın insanına sağlık götürmesine rağmen kötülüğün sembolü haline geliyor? Yerli çocuklardan biri onu yüzülecek güvenli bir yere götürüp -her yerde piranalar var- sabununu köpürttüğünü görünce Doktor hediye edeceğini söylüyor sabunu, çocuk seviniyor çünkü sabun pahalı ve sertão, yokluğun anavatanı yani, hemen hiçbir şey bulunamıyor oralarda. Sabun verdi, hastaları iyileştirdi, öyle aman aman bir karşılık da beklemedi üstelik, en önemlisi de kötü biri olmadığını söylemesi Ze Oroco’ya. Birlikte yola çıktıktan sonra sohbet ediyorlar nihayet, tuhaf bir sohbet çünkü Ze Oroco hakkındaki bütün hikâyeleri dinlemiş Doktor. Büyücü olduğunu söylüyorlar, henüz olmamış şeylerin olacağına dair kehanetleri var, kayığıyla konuşması cabası. Doktor temkinli, muhabbeti yavaş yavaş ilerletirken sözü Rosinha’ya getiriyor. Olağanüstü an, hani doğayı oluşturan ögelerin, bitkisinden hayvanına her şeyin iletişimi bir yana, iki dünyanın kesiştiği tek an olabilir: Ze Oroco uzanır şöyle, küreğini üstüne koyar, sırf konuşarak yönlendirir kayığı. Biraz ileri, 100 metre sola, kıyının tam o noktasına yavaşça yanaşma ve burnu kıyıya çıkarma azıcık. Hepsi olur, Doktor gözlerine inanamaz başta, tam olarak ne olduğunu anlayamaz. Üzerinde düşünecek bir şey, Ze Oroco’ya böyle söyler, sonra doğayla iletişim kurma bahsinde Ze Oroco’nun tedaviye muhtaç olduğunu söyler. İyi biri olduğunu bilir Ze Oroco, Doktor onun iyiliğini ister elbet, de, teklifin tehdit olduğuna dair hiçbir emare yokken neden kente gider de tımarhaneye yatar Ze Oroco, orası biraz muallakta. Doktor’u tamamen tarafsız noktadan işler anlatıcı, belki uzun süre ziyarete gelmediğini belirtirken eleştiri sokuşturur araya da Ze Oroco’nun kalbini topraktan söküp betona gömmesi, havada biraz bu. Romanın ikinci bölümünden öncesine bakalım bir, tımarhane faslında ölüp ölüp dirileceğiz zaten, içimiz açılsın azıcık.

Hüzünlü bir adamın gelişini hatırlıyor Madrinha, kentli olduğu söylenen adamın her yıl gönderilen parayı almak için kente gidip gelmesi dışında nehirden ayrıldığı görülmüş şey değil. “Basit bir öykü” bu adam, Madrinha ondan çocuk yapmış ama küçük melek çok yaşamamış, yaşam her seferinde serpilmiyor orada. Hep tatlılıkla konuşur Ze Oroco, hiç sinirlenmez, ondan daha yardımseveri yoktur. Bazen hüzün çöker, kimseyle konuşmaz olur, yemeden içmeden kesilir, o zaman “aklından zoru olduğunu ve herkesi öldürdüğünü” düşünür Madrinha, fikri o vermiş demek. Kayığın hikâyesi: ölmek üzere olan bir Kızılderili, Curumare vermiş ona, Lateni’nin gücünü taşıyan kayık eşi bulunmaz bir yoldaş. “Şeytan” demek işte Lateni, bu da ikinci fişek olsun, Şeytan’la arkadaşlık etmek ne. İki hatta ilerliyor hikâye, bir yanda Doktor’un Ze Oroco’yu beklerken devinimi, diğer yanda Ze Oroco’nun yolculuğu ve Rosinha’nın anlattığı hikâye. Timsahlı olanı dinleyeceğiz başka bölümde, Orman Yasası Urupianga’nınkini, Rosinha ilk olarak ağacın hikâyesini anlatıyor gece. On numara hikâye, tohumun ağaca varması. Soluk almayı öğreniyor tohum, hapisliğe alışıyor, çatlayana kadar ne ormanın kokusunu ne gökyüzünün tadını öğrenebiliyor. Sabırla bekliyor, Calamanta‘nın ağaçlara verdiği nimet. Bir yağmur damlası değiyor bedenine, tohum uyanıyor, damlayla konuşmaya başlıyor, büyümeye başladığında civardaki ağaçların ilgisini çekiyor. Küçücük bir çocuk o, insanları öğreniyor, ormanı, doğanın kanunlarını anlıyor, sonunun suda süzülen bir kayık olarak geleceğini biliyor. Başka bir başlangıç aslında, doğada son diye bir şey yok, formların sonu var. Cinler de doğaya dahil mi yoksa doğaüstü mü, düşünülmesi arz olunur. “Yaban domuzları o yönde geçiyorlardı ve aynı anda orman gün gibi aydınlandı. Yaban domuzlarına binmiş cinler, alev dillerinden oluşmuş kızıl bedenleriyle, ayışığında kumsalın beyaz kumunda dansetmeye gidiyorlardı.” (s. 40) Muhteşem eğretilemeleri yazarın diğer kitaplarında da görürüz, yine başarılıdır. Doğanın dinamiğinin anlatımı, muhteşem. Tohumun ağaca dönmesine yardım eden yaşlıca bir ağaç, Landi aslında Rosinha, şahit olduklarından ve dinlediği hikâyelerden başka bir şey anlatmıyor, yoldaşlık ediyor Ze Oroco’ya. Konuşmazdı eğer adamla aynı meşrepten olmasaydı, yakınlık malum. Doktor araştırılmaya değer buluyor bu olguyu da adamı götürüp yatırdığı tımarhanenin korkunç şartlarını bilmemesi mümkün değilken, yani aşırı yoruma kaçmak istemem, ancak tutarsızlığı sezgiden öteye geçiren somut tokuşmalar var, çözemiyorum. İlk faslı “Chico”yla bitireyim ki Ze Oroco’nun iradesinin gücü çıksın ortaya: “Assisili San Francesco”nun yaşamını okumuş Ze Oroco, adamın yaşadığı zorlukları kendi yaşamındakilere benzetmiş, orada var olmayı da. Kayıkla, ağaçla konuşmak? Varlık gereği. Doktor’un buna karşın söylediği: “‘Öyleyse, dostum, siz hastasınız. Sandığınızdan daha da hasta. Benimle kente gelmeniz gerekli. Kimsenin size bir kötülük yapmayacağına söz veriyorum. Ama gelmeniz gerekli.’” (s. 124) Okudum da tekrar orayı, dallama hele, öfkelendim şerefsize. Adamın köklerini söktü de hiçliğin ortasına bırakıverdi.

Tımarhane bölümü yumruk gibi iniyor okurun zihnine, pastoral cennetten sonra tam bir cehennem. Nehrin suları şefkatli, hastabakıcıların sıktıkları tazyikli su korkunç, öyle bir işkence sahnesi var ki üzülerek okudum. Bitmek de bilmedi. “Ağaç ağaçtır.” Konuşmaz, konuşulmaz ağaçla, nehir ve kayıkla hiç konuşulmaz, acaba anlıyor mu Ze Oroco yoksa sigara verdikleri için mi öyle söylüyor? İntihar teşebbüsüne kadar varıyor o çöküntü, öldüğünü hissediyor Ze Oroco ama bir türlü ölemeyince kendi becermek istiyor. Etrafında ölümler, tecavüzler, akıl hastaları, aralarına nasıl düşmüşse öyle çıkacağını düşünmüştür ama Doktor güvenine ihanet edip gelmeyince uzun süre, gece ağacı ortaya çıkıp hikâye anlatıyor, dayanmasını söylüyor da öyle çıkabiliyor Ze Oroco, üç yıl bekledikten, “tedavi edildikten sonra”.

Üçüncü bölüm elden öper, duyguların şelale olduğu final hele. Şeker portakallarıyla, katil trenlerle, acımasız veya acımalı rahipleriyle, öğretmenleriyle biliyoruz yazarı da, asıl romanları diğer romanları bence. Bu mesela.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!