Ayfer Coşkun – Duran Zaman

Yayınevim olsa Belge’nin “Anlatı Dizisi”nden çıkan kitapların hemen hemen hepsini basardım. Ne kayıp, o güzel öyküler unutulmuş gitmiş, sahafları kurcalayanlar bulabilir ancak. Coşkun’un öykülerini hatırlatmak için ne yapmalı, sahaflarda bulduklarımı hediye ederim, bir de inceleme yazarım, keşke biri çıksa da bassa tekrar bu öyküleri. Kimdir, 1941’de Elazığ’da doğmuş, orada okumuş üniversiteye kadar, 1960’larda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş Coşkun. Avukatlık yapmış, İstanbul Belediyesi Hukuk İşleri Müdürlüğü’nde çalışmış, 1984’ten sonra “siyasi nedenlerle” Paris’e gitmiş, dokuz yıl orada yaşamış. Çıkardığı dergi, gazete, yayımladığı yazılar, öyküler, Coşkun şimdi nerede? Adam Sanat, Gösteri, Adam Öykü, Cumhuriyet Kitap, Radikal, Varlık, daha da nerede yayımlansın yazıları, fakat yazmamış mı 2000’den sonra, ne olmuş, bilinmiyor. Memlekete döndükten sonra avukatlığa başlamış yine, 1990’da bırakmış, böyle bölük pörçük bilgilerle iyi bir yazarın yaşamını bütünleyemiyorum. Figen Çakmak’ta da aynı şey, bazı yazarlar bir zaman sonra var olmuyorlar sanki, haklarında hiçbir bilgi bulunamıyor. Gizem. Coşkun’un öykülerini değerli kılan, bir kere dil, iki kere hikâye, daha doğrusu Elazığ’ın çocuk gözüne görünümü mü demeli, o anlatı atmosferinin basıklığı, anlatımın ayarında kapalılığı. “Sandığım Senin”de ilk örnek, havuz başında dolanan beyaz tülbentli kadınların, Kuran okuyanın gözlerinde yaş yok, çocuğun içi ürperiyor arada Kuran okuyana eşlik edenleri duyunca, anlatıcı vurguluyor: “Ağlayan YOK! Sıralı ölüm ne de olsa. Hattâ bir hayli geç kalmış bile denebilir.” (s. 7) Ortada kazan kaynıyor, çocuk oraya bakamıyor, beyaz kadını alacaklar. Bir süre önce anlatıcının -o zamanlar çocuk, bir başkası- annesinin elinden çekmiş -kimse- de halinin hal olmadığını, hakkını helal etmesini istemiş. Halası, ortaya çıkıyor hemen, kuş kadar kalmış gövdesiyle dolanıyor ortalıkta, zemzem istiyor. “Ağa” dediği kardeşini görecek, büyütmek için bütün taliplerini reddetmiş önünde el pençe durmuş hep. Aklı gidip gelmeye başlamış, kefeniyle sabununun koyduğu yerde durduğunu öğrenince sevinmiş. Anlatıcıya kalacak o sandık, söz, içindeki oyalı yazmalardan birinin deseni “elti eltiye küsmüş”. Gerçi bu başka bir öyküde geçiyordu ama bu öyküye neden karışmasın, olur öyle. Uzun hava okumayı severmiş hala, keyifle dinleyen çocuğa evlenmesini söylermiş, evlensin ki kendi gibi tek kalmasın öyle. Ölü yıkanıyor, çocuk sandığı açınca matallar, türküler, maniler fırlıyor sandıktan, yüzlerce kâğıt parçası. Bok yıkamaktan kurtulmuş işte, sidik kokusu er geç çıkacak evden, sandıktan da ömürlük hikâye çıkıyor, daha ne. Birkaç öyküde daha çocukluk, çocuklar vardır, karışık, sonraki öykü “Bir Mektup”, hapishane anlatısı. İşkence. Olanlardan altı yıldan sonra yazılan mektubun muhatabı nerede, ne yapıyor bilinmez, öğretmen olduğunu söylemişler sade. On kadın, mantar hastalığı olan birine kibarca laf anlatmaya çalışıyor anlatıcı, ardından oğlunu hatırlıyor. Okul bahçesinin bir köşesinde, boynu bükük. Hiç ağlamıyor dışarıda, oysa anneannesi balkonda gizli gizli ağlarken yakalamış. Muhatabı olan kadınla çok az kalmışlar koğuşta, eşi mi ölmüş ne, her yıl gazeteye verdikleri ilandan biliyor anlatıcı. Koğuştaki en yaşlı iki kadın onlar, iki gün önce getirilen genç kadın “abla” diyor muhataba, gergin. “İşkence gördüğünü anlatırken senin, nedenini kavrayamadığım bir tedirginliği vardı. Üzülmenin, acı duymanın ötesinde ve gelmen yaklaştıkça artan bir tedirginliği.” (s. 17) Kızgın değil, onura dokunan bir rahatsızlığı var ama, genç kadın adını vermese hapse girmeyecekti. Oradan bir çatışma, anlatıcının çocukluğundan gelen bir haksızlık hikâyesi, hepsini kapsayan işkence. Yapılmamış. Yüzüne bakmıyorlar üstünü çıkartırlarken, kötü davranıyorlar, göz teması yok. En son, zamanda atlamalar, altı yıl sonra filmdeki bir sahne açıyor hafızanın kilidini, kadın eğildikten sonra olacaklar/olanlar: “Göstermeyecekler ama ona ne yapıldığını bileceğim. Kusacağım. Yıllar sonra, sinema salonuna, kırmızı halılarına ağız dolusu kusarak kendimi dışarı atacağım. Tutukevlerine, 26 numaralı hücreye, karakolların bodrum katlarına, koridorlarına, tel örgülü görüşme yerlerine, demir parmaklıklı tutuklu arabalarına kusacağım.” (s. 23)

“Kör’ün Masalı”na Munzur’un sesi, gümüş ağırlığı karışmıştır, Zilfo’nun sesiyle beraber. Kör herifin nesine sevdalanmıştır Sultan, dünya güzelidir de sesine mi vurulmuştur, neyse artık, konakların kapısı bir bir açılmadan önce kahvelerde, meydanlarda söyler Zilfo, dinleyeni kendine hayran bırakır, karın tokluğuna didinir durur. “O bed suratın yerine Hazreti Yusuf’un mübarek yüzü yerleşse”, tazeler iç geçirirler, o zaman ortalık yangın yerine dönecekti. Sultan’ın tutulması daha tuhaftır ama sevda çekmeden türkü söyleyen Zilfo’nun sesi o acıyla bir açılır, bir yanıklaşır, dağı tepeyi seller alır. Dayanamazlar, kaçmaya karar verirler ama ağa yakalar, Zilfo’nun dilini almak yerine diğer gözünü de alır, karanlığa gömülür adam. Bir daha türkü söylemez, gözüyle birlikte sesini de kaybeder. Sarsıcı da “Hafo” kadar değil, bunda çok ağır bir yüzleşme de var, sağlam öykü. Gez, göz, arpacık, kurşunlar Hafo’nun oğlunun alnını parçalar, eşinin böğrünü deler, iki adam yerde ölü yatarken eşini pek umursamaz da oğluna yanar Hafo, ırmak kıyısında ellerini yıkar. Saatler mi, günler mi, bir ömür belki, geçtikten sonra babasıyla abisi çıkar karşısına, boyunları bükük, Hafo’yu eve götürürler. Adamla oğlunun avda birbirlerini vurdukları söylenir, aksini iddia eden çıkmaz, Hafo’yu görenler Hafo ölse daha iyi olacağını söylerler. Geriye dönüş, ilk kanamada bütün kızların başına geldiğini söyler annesi, Hafo doğurgandır artık, örgülü saçları göz alıcıdır üstelik. Talibi çıkar, yalvarmaları yakarmaları para etmez. Anlatı zamanına dönüş, Hafo ellerini unutmuş çoktan, üstüne başına dikkat etmiyor, temizlenmiyor, teke gibi kokuyor uzaktan. Aylar mı, yıllar mı, bir ömür belki, babası ölüm döşeğinde helallik ister Hafo’dan. Neydi, eşiyle oğlunu niye vurmuştu Hafo, evliliği nasıldı, hepsini babasının karşısına geçip bir bir söyler, adamın suratına çarpar resmen. Hikâyenin sonuna kadar gölgeli anlatı, yüzleşme ânında öyle bir açılır ki, deli sarsar. Babanın büyüyen gözleri, Hafo odadan çıkarken ardından kopan vaveyla, hakkını helal etmemiştir tabii Hafo.

Bağlı öykülerden de bahsedeyim, bir olayın üç açıdan incelenmesi. Bir olayın etrafında birleşen üç insanın incelenmesi aslında. “Gönül Yaralı Anneanne” yine bir çocuk anlatısı olarak başlıyor, köyün insanlarına değiyor ama o büyülü havadan öte bir acının biçimlediği yaşama varacağız. Evdeki herkese ördüğü çoraplardan kendisinin de giyip giymediğini merak ediyor anlatıcı, dikkati nesnelere, gündelik yaşama çekerek asıl hikâyeyi gölgeliyor biraz, mevzu sonlarda: nineyi on beş yaşında everirler, eşinin gençliğinde takıldığı kapatmasını öğrenene kadar fena değildir yaşamı. Ayakta ölmek istemesi ayrı, inadındandır. İlginç, kendine has bir karakteri var ninenin, yaşı gelince ölür tabii de anlatıcının teyzesinin hikâye boyunca sorduğu o soru -dede ölürken ninenin kulağına bir şey söylemiştir- finalde cevaplanacaktır: ninenin eşi ölüm döşeğindeyken çağırır, nine eğilir, kulağına söyleneni başta anlamaz, tekrar eğilir. Oğluna söylemiştir sonraları, “Fidoş”. Kırığının adı. Devam eden iki öykünün birinde Fidoş’un gözünden göreceğiz olanları, diğerinde üçüncü bir kişinin gözünden, hani okuyan eden olmaz da yine sürprizi bozmamak için kalsın böyle. Okuyan olur mu acaba, ne kadar etkim varsa. Sorumluluk, hiç almam da iyi bir şeyle karşılaşınca, olsun bu kadar. İyi öyküler.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!