Vedat Günyol – Güne Doğarken

Günyol bir sabah uyanıyor, tuvalete gidiyor, aynaya bakınca seksen yaşının içinden babasını görüyor. Biraz gülüyor, babası da gülüyor. Yetmişler biter bitmez babası çıkıyor karşısına, bir aynanın yansısından görünen buyken gözlerini yaşama çevirdiğinde anılarını görmeye başlıyor. Tarık Zafer Tunaya’nın ölüm haberini alınca gençlik zamanlarını hatırlıyor, 1934’te Saint-Benoit’nın koridorlarında tanışıyorlar, ikisi de İstanbul Hukuk öğrencisi sonra, ardından üç yıllık askerlik, yollar ayrılıyor. Üç yıllık askerlikten sonra Günyol asistanlığa dönmüyor, Ankara’da çeviri işlerine bulaşıyor, Tunaya’ysa asistanlıktan profesörlüğe uzunca bir yol yürüyor. 1959’da Avrupa’ya giden bir gemide karşılaşıyorlar, çok mutlu oluyorlar. Tunaya, Günyol’un üçüncü mevkide yolculuk ettiğini öğrenince kaptanın yanına gidiyor, “Ben ağabeyimi üçüncü mevkide görmek istemiyorum, yüzüne bakamam sonra,” diyor, birinciye alıyorlar Günyol’u. Bu işten hiç hoşlanmadığını, genellikle üçüncü mevkide yolculuk ettiğini söylüyor Günyol ama bu jesti geri çevirmiyor, yıllar sonra da Tunaya’nın inceliğini anlatmak için anıyor işte, bir nevi anma bu kitap, Günyol’un ilk ve son yazılarından derlenmiş. Haliyle biraz dağınık ama yaşamdan parçalar dağılmadan nasıl bir arada tutulacak, seksenlerini süren bir adam için zor. Dünya değişmiş üstelik, birçok yazısında ele aldığı irtica meselesinden ötürü çok kızgın ve öfkeli, 1990’lı yılların başındaki yazılarda ağırlığı zamanın siyasal ve toplumsal meselelere vermesi, belki de anılarındaki dünyayı canlandırmak istemesi bundan. Biraz uyumsuz, siyasilere karşı çokça tepkili bir aydının izlenimlerini okumak keyifli, Günyol iyi bir denemeci, Ritsos’tan Zweig’a pek çok şairin, yazarın metinlerinden alıntılar yaparak yazılarını derinleştiriyor, görece ilerlemiş yaşına rağmen tiyatrolara gidiyor, izlenimlerini ilgi çekici eleştirilere dönüştürüyor, hoş. Onun üslubunca gideyim ben de, konudan konuya atlayayım. Sabiha Zekeriya Sertel’den bahsettiği bölümde Hüseyin Cahit Yalçın’ın Latin harflerini desteklemesi üzerinden fikir özgürlüğü ele alınıyor mesela. Gerçi burada durakladım, yanlış hatırlamıyorsam Hüseyin Cahit Yalçın bu geçiş sırasında uygulamaya şerh koyduran, kurulun kararına karşı çıkan birkaç isimden biriydi, öyle değil miydi? Neyse, Abdullah Cevdet’in alacağı tepkilere bakmadan laikliği savunduğunu ve Türk soyunu çöküntüden kurtarmak için Macaristan’dan damızlık erkek getirmeyi önerdiğini öğreniyoruz. Aşka bağlıyor sonra, Moravia’nın tutkulu bir kalbin hiçbir zaman yaşlanmayacağına dair sözünü kendi yaşamında tartıyor, bu tür bir tutkusunun olmadığını düşünebiliriz ama merak duymanın yerli yerinde olduğunu görüyoruz, dindirilmez bir merak sayesinde 2000’li yılları gördüğünü düşünüyorum, insan gerçekten kendini ölümsüz gibi hissediyor merak duyduğu bir şey olunca. Sartre’ın bu minvalde bir sözü var, yaşlandığını hissettiğini ve ölüme hazır olduğunu ama ölene kadar “ölmeyeceğine” dair.

Devlet ve sanatçı arasındaki ilişki konusunda Tanzimat dönemine gidiyor Günyol, Tanzimat’ın fikir ve eylem babalarından Fuat Paşa’nın Şinasi’ye yazdığı mektuptan bahsediyor. Askeri bir gazete çıkarılacak, bu konuda Şinasi’den yardım isteyen Fuat Paşa’nın üslubu sanatçının değerini açık seçik gösteriyor. “Bir devlet adamının, bir ünlü yazardan yardım istemesi, ne yazık ki bir gelenek olamadı.” (s. 31) Mevzuyu aktaran Ebüzziya Tevfik’e göre Paşa biraz abartmış inceliği, belki biraz istihza var. Olsun, bir fikir adamına böylesi bir yaklaşım takdire değer. Bir sonraki yazı, Günyol’un kopartıcı maç anısı. Cumhuriyet o zamanlar futbolla pek alakası olmayan sanatçıları maçlara yollayıp yazı yazdırırmış. Fenerbahçe-Galatasaray maçına gidiyor Günyol, gençliğinde biraz top oynamışsa da futboldan kopalı çok olmuş, takım tutmuyor, Yaşar Kemal’in kolundan çekip götürmesiyle gittiği Türkiye-İngiltere maçı haricinde başka bir maça gitmemiş. Neyse, stada giriyor, gençten biri kendisine yer gösteriyor, oturup maçı izliyor. Kalabalıkları izliyor, küfürleri duymazdan geliyor, dağa taşa bakıyor, Tanju’nun hareketlerini izliyor, bu tür şeyler. Başka bir yazı, yine irticayla ilgili bir mesele hakkında. 1950’de yapılan bir soruşturmaya katılan beş şahsın yorumlarını aktarıyor. İki soru var, ilki dinin her toplumsal kurum gibi evrime ve tasfiyeye uğrayıp uğramayacağına, diğeri ezanın Arapça veya Türkçe okunmasına dair. Orhan Veli ilk soruya dinin tasfiye edilebileceği cevabını veriyor, ikinci soruda ezanın Türkçeden tekrar Arapçaya dönmesinde kötü bir mana buluyor. Haldun Taner’se gayet politik bir şekilde geçiştiriyor mevzuyu, sanki soruşturmayı önemsemezmiş gibi kısa cevaplar veriyor, ilginç. Güzel sanatlar liseleri, Galata Köprüsü’nün yenisiyle değiştirilmesi, Cevdet Kudret’in Türk edebiyatına katkıları ele aldığı başlıca konular, ilginç bir anıyla bitireyim. Fotoğrafları da var gerçi, Günyol, Sait Faik, Nâzım Hikmet ve Münevver Burgazada’da, Peride Celâl ve iki kız kardeşinin kiralık evlerinin bahçesinde sohbet ediyorlar. Yıllar geçiyor, müzeleştirilmiş evi ziyaret etmek için adaya geliyor Günyol, Mücap Ofluoğlu’nun evine uğruyor ama kapıyı kimse açmayınca mekâna gidiyor, bakıyor ki içerisi korkunç bir halde. Perdeler çürümeye yüz tutmuş, her şey darmadağın. Sonradan düzenlendi tabii, yolunuz düşerse bir gidin, Sait Faik’in kitaplarına, meşhur şapkasına bakın, çatı katındaki pencerelerden bakıp şehrin ne rezil bir halde olduğunu görün falan. Çıkışta da kiliseye uğrayıp bir mum yakarsınız, hoş olur.

Bu kez gerçekten son bir şey, bir soruşturmayı cevaplıyor Günyol, mutlak bir fikir özgürlüğünden bahsediyor, bu bağlamda İsmet Özel hakkında söyledikleri: “İsmet Özel, Türk sol şiirinin yücelerinden, şiirinin az erişilir yetkinliği ile sağa kayarken, sanat gücünü korumasını bildi. Ona, ne denli kızsak da (ki buna hakkımız yok) sanatına saygı duymamak elimizden gelmez.” (s. 98) Bir de Halide Edip Adıvar’ın Tatarcık‘ı üzerinden yazarın edebi serüvenini değerlendiriyor, 1940’tan uzunca bir yazı.

Günyol’u okuyun, aydınlık bir insanın ışığından nasiplenin derim.