Ayyıldız’ın bir şeyini okuduğumu biliyordum da neyini, herhalde busu değildir diye çektim raftan, ilk öykü tanıdık gelince, eh, bir kere başladık. Vapurlara küsülecek bir durum var gerçekten, vapurla ilgili memuri işlerde çalışanlara daha doğrusu. Galata’nın altındaki meyhanelerden birinde rakı masası, ortam dumanlı, anlatıcı güzel içmiş de ondan çakıştırmıyor şeyleri, huyu öyle: Ebru dışında herkes gülüyor, Ebru dışında herkes oturuyor, yarım yamalak vedalaşıp çıkıyor kadın. Sözcükleri orta yerinden kırılıp masaya düşüyor, dudaklarının bitim yerleri düşüyor, masa da masaymış. Akreple yelkovan üst üste, unutulmuşlar sanki, kadehlerdeki ruj izlerini gören garsonun yüzü ekşiyor, ensesinde karlar, anlatıcı çırpmak istiyor. Eğretilemeler iyi, ortamın sıkıntısındandır, herkes kalkıp gidince hesabı isteyen anlatıcının parası çıkışmıyor, aslında adamın başlı başına hayata çıkışmaması gibi bir durum var. Halay başlamış, arada kaynayıp gidiyor anlatıcı, yallah dışarı ama halayın insanı her yere götürmesi gibi bir etkisi var malum, dışarıda da midyecidir, kokoreççidir, oynamaya devam eden anlatıcının parmaklarına girip üçayak öğretiyorlar hemen. Renkli öykü yani, hedefi tam tutturan taklalar. Her öykü aynı ölçüde başarılı değil, misal benzetmeyi kotaramayacak bir karakter var son öyküde, arkadaşının bedenindeki lekeleri Samanyolu’na benzetiyor. Atmosferdir, karakter niteliğidir, Samanyolu tepeden düşüyor öykünün orta yerine, okuru fırlatıveriyor galaksiye. Düşününce, aynı karakter “Aman Allah’ım!” diyor çok şaşırdığı bir yerde, oysa şöyle dolu dolu bir küfretse orada, “Ananı!” gibi, cuk oturacak. Ayyıldız’ın karakterleri küfür cimrisi, aslında son derece edebî karakterler ama edebî atak geçiriyorlar böyle olunca da, yani alt sınıfın, sokağın insanları, köylüsü kasabalısı küfreder, küfretmezse hikâyeye ucun ucun tutunduklarından atak geçirmemeleri lazım, bir adımda kibarlık budalası oluyorlar. Dille yırtıyorlar ölçe biçe kesilmiş donlarını, yırtmasalar daha iyi. İlginç bir fenomen, buradaki hassasiyeti anlıyorum da insan sokakta yüz beş türlü küfrü duyuyor, kurmacada karşılaşınca auuv, bence çekinmemek lazım bunlardan. En fazla ne var, bu anlatıcı kafası güzelken iskeleye gidiyor, cep telefonundan konuşmuş Ebru’yla, kızın yanına gidecek ama cepte beş kuruş yok, iskeledekiler vapura binmesine izin vermiyorlar, biri, “Siktir ol git,” diyor en fazla. Eh. Gerisi hoş da, kızın ölüm haberini aldıktan sonra camı çerçeveyi indiren, vapura binmesine engel olanların kafasını gözünü patlatan adamımızı salıyorlar mı hemen şikayet olmasa bile? Sonra düşündüm, kimleri salıyorlar ve salmıyorlar, bunu neden salmasınlar. Devlet taş gibi, insanlar vazifelerini kusursuzlukla yerine getiriyorlar, her şey tıkır tıkır işliyor da anlatıcı sandalda uyumak zorunda kalıyor, o sıra bir kadın intihar ediyor, yolunda gitmeyen şeyleri Ayyıldız bazen böyle sezdiriyor da sonuçlarına odaklanıyor, bazen apaçık yayıyor öyküye. “Onur” misal, çocuğun nesi olduğunu anlamak için doktor doktor gezen Sezen’le Payidar’ın derdi. Sabaha karşı eve geliyor Payidar, bir daha o kadar içmeyeceğine söz veriyor, eve sessizce girmeye çalışırken ayakkabı dolabının kapağı “uzun bir esneme gibi gıcırdıyor”? Nereden çıkacağı belli olmuyor bunların, hep aynı yapıyla çıkınca da biraz cortlatıyor öyküyü. Neyse, ev halleri, ekmek yok, Sezen çay artığını çöpe boşaltıyor, Onur uyanmış da hazırlanmış, istikamet muayenehane. Tanıdıklardan biri bulmuş o profesörü, biraz paracıymış ama işinde iyiymiş, klasik hikâye. O da bir başkasını öneriyor, gidiyorlar, doktor dalıp gidince Onur kum saatinin camıyla elini kesip önündeki kitabı kana buluyor, doktor telaşlanıyor, ücret almıyor ama tekrar gelmelerini söylüyor. Payidar’ın meyhane seferlerinin bittiğini görüyoruz, borcu çok, memur maaşı yetmiyor, sevgisi de köreldiği için yetmez gibi görünüyor ailesine. Bir gün eve döndüğünde kimseyi bulamıyor, dolabın kapağı ağlar gibi açılabilir artık. Kitabın ilk öykülerini yazdığımı hatırlıyorum önceki yazıda, etki altında kalmamak için okumadım, son öyküleri yazayım dedim de ilk öyküler çok daha iyi aslında, yani biçimlerle de ufak ufak çeşitlemeler yapılmış anlatımda, başarılı da gerisi klasik toplumcu gerçekçi hikâyecilik. Kendi sıkletinde çok başarılı öyküler, ilgisi başka ögelere dönük okur için denk gelinirse okunacak türden, yoksa özellikle aramalık, okumalık bir durum yok. Altı küsur yıl olmuş o yazıyı yazalı, acaba o zamanlar ne düşünüyordum falan, evet, son öykü “Bir Garip Düş”de birkaç öyküde görünen karakterlerin yaşamlarının devamından bir sahne: Çıyan’la uzun zamandır görüşmüyor anlatıcı, Ramazan olayından sonra suçlu anlatıcıymış gibi bir hava oluşmuş. Ramazan’a ev arıyorlar da adam öyle bir hayat yaşamış ki kapısının önünden geçirmez çoğu. Gençliğinde âşık olduğu kız gitmiş de İstanbul’larda üniversite okumuş bir güzel, bu Ramazan kızı kaçırmış, zorla evlenmişler, gerisi yıllara yayılan eziyet. Eşinin boğazını kesmiş Ramazan, bir süre önce ölen çocuğunun mezarına defnedecekler, kemiklerin arasından kayıp alyans çıkmış. Punch line yerine “dank ânı” diyeyim, o an geliyor da karakter geç anlıyor mevzuyu, kesinlikle öykünün en zayıf yanı. Karakterin jetonu geç düşüyor, tamam da okura o jeton çoktan düşürüldükten sonra çıkıntı yapıyor artık, hani okurla karakter bir tutulacak kadar belirsiz kalsaydı mesele, tamamdı. Bunu Bekir Yıldız muhteşem yapıyor ya, Almanya’da kardeşini merdaneli çamaşır makinesinde yıkamaya çalışan ablanın yaşadığı dehşeti öyle bir anlatıyor ki o kadar olur. Çok alakasız ama araya sıkıştırmam lazım, Bekir Yıldız’ın öykücülüğünün iyi olduğunu söyledi dün Tosuner, hakkını verdi. Adamı pek sevmediğini, öykülerinin de öyle aman aman olmadığını düşündüğünü biliyordum da Harran’ı, Güneydoğu’yu anlattığını iyi biliyor, yorumluyor da. Diyeceğim, sevip sevmemek bir yana, metin iyiyse iyidir, bunu kesinlikle dile getirmek gerekir. Dağıldı yine, bu boğaz kesme hikâyesi zincir öykülerden ortadakinde geçiyor, “Bir Garip Düş” sonrası. Yokluk görüntüleri yine, arkadaşlığa dair meseleler, sonra öykünün parmaklıklarını kırıp dışarı çıkıyor karakterler, kurmacanın parçası olmak istemiyorlar. İstemezler, bunu dank diye kafaya düşürmeseler miydi bilmem, el frenini çekip u dönmek gibi bir şey oluyor açıkçası öyle bir düz anlatımdan sonra.
Mahpus ziyaretini çok dinledim, öğretmen arkadaşların çocukluk anılarını, özellikle Doğu’da işlerin nasıl döndüğünü. “Güz Değil Sonbahar” tam bir mahpus öyküsü, daha doğrusu mahpusu ziyaret. Anne erken yatırmaya çalışıyor çocukları, yakında okullar açılınca Hayat Bilgisi, güzü sonbahara çevirecek çünkü devlet emridir. Anlatıcı çocuk sabah kaldırılıyor, yallah ekmeğe, bozuk paraların üzerinde şaha kalkmış bir at, Ata. İnekler gitmiş, dede tarla bahçe işlerinde, alttan alta bir hazırlık sürüyor. Sessiz. Ketçap ve mayonez icat edilmemiş oralarda, salçalı patates, anlatıcının amcası rulo pasta istediği için bir koşu bakkala, şerefsiz herif illa laf edecek veresiyeye. Tül perdelerin ardından bakıyor mahalleli, kafile yola çıkmış, hani o kadar da anarşist olmasaymış iyiymiş ama yine de saygı duyuyorlar uzaktan uzağa, biraz da korkuyorlar tabii. Gardiyan kadın kapıda durduruyor da anlatıcının annesi öğretmeniymiş okuldan, gülümseyip salıyor. İçerideki davar damga vuracak çocuğun koluna, öyle bir vuruyor ki pastayı düşürüyor. Bir sonraki ziyarete artık. Kitaptaki en konsantre, en öykü bu herhalde, parçalarının en uyuştuğu, en dengeli.
Denk gelen okusun diyeceğim, arızalarıyla başarılı öyküler.











Cevap yaz