Şükran Yiğit – Çatıkatı Âşıkları

Yarım hikâyelerle dolu, aralara gizemler serpilen, Süreyya’nın daha en başta şöyle bir değindiği geçmişinin sonlara doğru açıldıkça açıldığı bir roman. Süreyya herkesin dünyasında bir merkez olduğundan bahsederek başlıyor anlatmaya, Kant, Auster ve Orhan Pamuk’tan bahsediyor, merkezlerini biliyoruz, Süreyya’nın iyi kötü bir şeyler okuduğunu anlıyoruz, Vehbi Bey’in merkezinin sandalyesi olduğunu ve Süreyya’nın tek oğlunun bilmem kaç katlı bir gökdelenin bilmem kaçıncı katının merkezliği, Süreyya’nınki mutfağındaki masa. Yirmi beş yıldır o masada oturup kitap okuyor Süreyya, çay içiyor, biraz daha çay içiyor, karakterlerin tamamının içtiği çay bir insanın yıllık tüketimine denk olsa gerek. Anlatının merkezi henüz belli değil, Vehbi Bey’den ve oğlandan bahsedildi ama rollerinin önemi hakkında bir şey bilmiyoruz başlarda, mesela oğlanın pek bir ağırlığının olmamasına rağmen en başta anılmasının sebebini düşünebiliriz, daha önemli kişilerin neden anılmadığını da düşünebiliriz, Yiğit bize düşünülecek çok şey veriyor. Murat’ı veriyor, onca yıldan sonra sesinin hiç değişmediğini söylemiş Murat, dediğine göre Süreyya gelse bir türlüymüş, gelmese bir türlüymüş ama Süreyya âşıksa neden gitmesinmiş, kimselere haber vermeyip gitmiş de hayalleri nasıl çıp diye kırılmış. Hayal kırılmasının sesi “çıp”tır, bunu bilelim. Hasılı çorba bir giriş, ardından biraz daha belli bir seyir: Süreyya dükkânının camına bir ilan asıyor, Arnavutköy’de kiralık çatı katı. İlginç tipler gelsin diye “Niteliksiz Adam” veya “Güneyli Kadın”a kiralanacak iki dairesi var. Geceleyin hissettiği çaresizlik yüzünden öyle ilginç bir yola başvuruyor, birileri taşınırsa yükünü paylaşabilir. Birtakım alıntılar tabii, şiirlerden dizeler, kitap adları, yaşama dair birkaç tumturaklı vecize. İlan için gelen iki gebeşi başından savıyor Süreyya, ansızın gelen Berrin Hanım’ı buyur ediyor. Aşağı yukarı on yıldır dükkâna gelip gidiyor Berrin, şiirlerini birlikte postalıyorlar, biraz muhabbet ediyorlar. Esin’in masası boş, ölümünden sonra kimse oturmamış oraya, Süreyya’nın en yakın arkadaşıymış Esin, yokluğu ölümün diğer adı değilmiş ama öyle olsa olurmuş, tam Berrin’i dükkândan kovmalık mevzu çıkaracak masa ve Esin. Ölenle ölünmeyeceğini söylüyor Berrin, Süreyya gözyaşlarına boğulup hayatından çıkıp gitmesini istiyor kadından. Berrin gidiyor, Laden evi tutmak için geliyor. Kıbrıslı, Boğaziçi mezunu genç bir kadın, güzel. Tek eksiği kitaplardan anlamaması olabilir ki ben de bundan mustarip olurum sık sık, neyse ki Laden güçlü kişiliğini ortaya koyacak biçimde konuşuyor, Süreyya’nın bahsettiği bir tiyatro oyununu bilmediğini söylüyor. Süreyya beğeniyor bu davranışı, “açıkçası” dememesini, sahte özgüven gösterilerine başlamamasını. Sonra bu “açıkçası” ve “zekice”yle ilgili bir paragraflık malumat geliyor, Yiğit yine düşündürüyor, Süreyya altmışlarında bir kadın olduğu ve yalnızlık çektiği için konuşmayı seviyor diyeceğiz mesela, arada kendi kendini suçladığı cümlelerini okuyunca bundan iyice emin olacağız ama bu tavrın neden anlatının geri kalanında sürmediğini, bir noktadan sonra şak diye kesildiğini anlamayacağız. Gevezelikten bir parça: “Bu ‘açıkçası’ lafı aldı yürüdü ne de olsa bugünlerde. Ben bu salgın durumunu tam kavrayamadığım için, bastıra bastıra ‘açıkçası’ diyen insanlardan korkuyordum en başlarda. Sanki o ana kadar hiçbir şeyi apaçık söylememişler de birdenbire ‘açık’ oynamaya karar vermişler gibi geliyordu.” (s. 23) Süreyya’nın verdiği ders bitince devam ediyoruz, Laden odayı tutuyor, kapıdan çıkarken Mercan’la karşı karşıya geliyor ama birbirlerine bakmıyorlar. Bu gizemli genç de diğer evi tutuyor, sabahları temizlikçi ve akşamları garson olarak çalışan Mercan sessiz bir adam, uyumlu, Laden’e karşı kaba biraz da. Süreyya’nın karnında kelebekler uçuşmaya başlıyor ama ikisi için bu kez, yaşayamadığı aşkın Laden’le Mercan’ı sarmasını istiyor, hikâyenin sonunda muradına erdiğini görüyoruz ama süreç hakkında hiçbir fikrimiz olmuyor çünkü esas mesele bu iki karakter değil, bu yüzden romanın adı da bir ölçüde yanıltıcı. Süreyya’yı katarsak o zaman belki tamam, bu kez Süreyya’nın bambaşka yerlere gidecek hikâyesini başlığa nasıl sıkıştırırız bilemiyorum.

Evlere yerleşildi, mutlu mesut yaşıyorlar bir süre, Berrin’den gelen mektup Süreyya’nın yaşamını altüst ediyor. Kâğıda dikilmiş iki anahtar, Berrin’in isyan dolu cümleleri. Kaderleri bir olabilirmiş ama bağırıp çağırmış, hiçbir zaman arkadaş olarak kabul etmemiş kendisini, bu yüzden mektuptaki adrese giderek insanlık görevini yerine getirmeliymiş Süreyya. “Berrin Gümüşay ŞAİR Berrin Gümüşay” yazıyor isim olarak, Berrin’in şairliğine dair önemli bir hadise yok, Süreyya bunun üzerinde duracak, kadının şiirlerini merak edecek, o kadar. Panikliyor Süreyya, Laden’i de alıp Moda’daki eve gidiyorlar, korka korka girdikleri odada yatağın tümseği ödlerini koparıyor, meğer karpuz bir lambaya peruk takılmış da insana benzer bir görüntü çıkmış ortaya. İkinci mektup Süreyya’yı kutlamak ve mektubu okuyan Süreyya değilse tehdit etmek için, mektup hemen Süreyya’ya ulaştırılmalı. Kadının deli olduğuna kanaat getiriyorlar, evden çıkmadan önce Süreyya bir çekmeceyi açıp iki eşarp yürütüyor sinirden, eve gelince yine bir çekmeceye koyuyor eşarpları. Berrin’in mektuba eklediği fotoğrafları da alıyor, kadının gençlik zamanlarından bir iki anı. Günler geçiyor, eşarpların gittiğini, yerine bir plağın konduğunu görüyor Süreyya, biri evine girmiş. Sonra gazetede bir haber, Karaköy’de vapura binmek isteyen bir kadın denize düşmüş, az daha boğuluyormuş, hastaneye kaldırılmış. Korktuğu başına geliyor Süreyya’nın, denize düşen Berrin. Ruh sağlığı çok bozulmuş, başlarda kimseyi tanımıyor, Mercan ilgilenmeye başlıyor kadınla. Üçlü çete Berrin’in neden öyle işler çevirdiğini birlikte düşünmeye başlıyorlar, Mercan yine mesafeli. Anlatılacak hikâyeleri var, geçmişleri eşelenecek. Önce Laden anlatıyor, Kıbrıs’taki babaannesi ve babaannesinin papağanıyla ilgili bir hikâye. Öyküsü yazılmış bunun, onu okuyunca evindeki papağanın aynı papağan olduğunu anlıyoruz, anlatıda olduğu gibi verilmiyor. Süreyya’nın hikâyesi zaten esas hikâye olarak akıp gidiyor ama çarpıtılmış bir biçimde, Süreyya iki gence Berrin’i aslında gerçekten tanımadığı yalanını söylüyor, meğer anlatmadığı çok şey varmış. Hikâye bir anda değişiyor tabii, Süreyya’nın geçmişine gidiyoruz. 1970’lerde Ankara, Süreyya’nın eşi Levent yurt dışında çalışıyor, oğlu Tunç Galatasaray’da yatılı. Levent’in arkadaşı Murat geliyor bir gün, Levent’in evde olmadığını öğrenince gidiyor, arkadaş âşık bir kadın bırakarak. O gece yine geliyor, polis tarafından her yerde arandığı ve gidecek başka bir yeri olmadığı için Süreyya’da kalıyor. Birkaç günlük aşk, o kadar kuvvetli ki Süreyya yıllar sonra Oslo’ya Murat’ı görmeye gidecek ama Murat’a birkaç günlük aşk yettiği için hüsran. Çok da uzatmamalı, Berrin’le Murat evliymiş o ara, Murat yurt dışına kaçmak için Sirkeci’ye geldiğinde Süreyya da yanındayken Berrin ve kızı ikisini de görmüşler ama yanlarına gelmemişler, sonra Berrin iz sürüp Süreyya’yı bulmuş, dükkânına gelmeye başlamış falan filan, birbirine bağlanan hikâyeler hoş bir kurgu çıkarıyor ortaya ama bağlar o kadar gevşek, üzerinde durulması gereken noktalar o kadar silik ki sadece arka arkaya sıralanan olayları görüyoruz, okumanın sihri gerçekleşmiyor, o dünyanın bir parçası olamıyoruz. Mercan hikâyesini anlatıyor, 12 Eylül’ün parçaladığı ailelere ve kahraman devrimcilere dair sıradan, klişe bir hikâye ki olur öyle, klişeler değerlidir ama değerli kılacak anlatım, teknik yok, kupkuru. Vehbi Bey olmasa da olur, pek çok şey olmasa da olur, anlatılanlar ne kadar ayrık olsa da her şeyi bir arada tutan bağlara sahip bir hikâye değil anlatılan.

Ankara, Mon Amour!‘u çok sevdiğini söylemişti bir arkadaş, denk gelirsem onu okurum ama onun dışında başka bir metnini okuyacağımı sanmıyorum Yiğit’in. Burası Radyo Şarampol nam bir metni varmış bunlardan başka, ismini Çatıkatı Âşıkları‘nda geçen Burası Radyo Hayat‘tan aldı muhtemelen, son sözcük de tutsa Yiğit’in metnine referans olacak başka bir metni.