Sennur Sezer & Adnan Özyalçıner – Bir Zamanların İstanbulu

Şehir eski, sayısız uygarlık gelip geçmiş buradan, metro inşaatlarından tarihî eser fışkırıyor. İstanbul’un geçmişi ciltleri doldurur ama insanların nasıl yaşadığına dair araştırmalar geri planda sanırım, mesela Osmanlı zamanlarını anlatan Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek tarzı kapsayıcı bir metin var mı? Hatıralarını yazanlardan öğreniyoruz biraz, onun dışında resmi belgelere bakarak gündelik yaşama dair bir şeyler çıkarılabilir. Bilmediğim sular ama sezgilerime dayanarak söylüyorum ki bazı şeylerin üstü örtülmüş, hamamlar için kurallar konduğu zaman bazı müşterilerle hamam çalışanlarının yan yana gelmeleri yasaklanıyor, metnin yazarları eşcinselliğe dair hoşnutsuzluğu hatırlatmasa imayı anlamadan geçerdik, geçmeyelim. Ay yüzlü gençlerle kodamanlar arasında birtakım münasebetler gelişmiş, lezbiyen hamamlarından da bahsediliyor, iktidar bu tür ilişkileri yasaklasa da belli ki görmezden gelinen çok şey var. Kaçak açılan bazı meyhaneleri basan çavuşlar “görmedim gittim” parasını alıp uzuyorlar, aynı şekilde kahvehaneler de haraç vererek yasağı deliyor. Verilen selamı rüşvet değil diye almayanların rahatlıkla geçindiği bir ortam, Sezer ve Özyalçıner başlıklara ayırdıkları araştırmalarında genellikle Osmanlı dönemini ele almışlar, 1923’ten sonrasına dair pek az bilgi var. Yaşam alanlarıyla başlıyorlar, mahalleler genellikle karakol, kahvehane, cami gibi yapıların etrafına inşa edilen evlerden oluşuyor. Küçük yerlerde hâlâ süren komşuluk sayesinde kimse aç kalmıyor, yapılan yemekler paylaşılıyor, dara düşenin elinden tutuluyor, yaşlılar sık sık ziyaret ediliyor. Evler Bizans döneminde çoğunlukla kâgir yapılarmış ama sık sık deprem olunca, depremler patrik gibi kutsal kişilerin dahi ölümüne yol açınca ahşaba dönülmüş. Zelzele sırasında çivilerin esnemesiyle ev yıkılmıyormuş, yıkılsa da tahtaların altında kalmak taşların altında kalmaktan daha iyi. Safranbolu’daki evlerle aynı formdaymış İstanbul’un evleri, çoğunun mutfağında sarnıç bulunurmuş ki yağmur suyundan da istifade edilsin. Yangın söndürmede de işe yarıyor bu sarnıç tabii, evlerin tahtadan yapılması çok sayıda yangının çıkmasına sebep olmuş. Tanpınar anlatıyordu galiba, yangın çıktığı zaman bir koşu yangın yerine gidip çekirdek çitleyerek izlerlermiş yangını, öyle bir seyirlik facia. Tulumbacılar koşup söndürmeye çalışıyorlar, tulumbayı taşıyan dört kişinin yanında hortumcular, pompacılar falan var, otuz kişiye kadar çıkıyormuş ekip. Bunların arasında da yarışlar yapılıyor, diğerlerini geçenler mahallelerine zafer kutlamalarıyla giriyorlar, hamamda beleş yıkanıyorlar, hamamcı bunlara içki veriyor, keyif. İki bina arasına yangın duvarları örülürmüş ama çatıdan çatıya atlayan yangın bütün şehri dolaşırmış öyle, büyük yangınlar bütün İstanbul’u kül ediyormuş az kalsın. Yazın mutfak bacasından çıkıyormuş yangınlar daha çok, “patlıcan mevsimi” denen zamanda. Kadınlar evlerden dışarı pek çıkmıyorlar, misafirlikler ve hamamda paklanmalar dışında sosyal yaşamları yok, bu yüzden misafirler hiç eksik olmazmış. Uzaklardan gelenler yatıya kalacakmış gibi hazırlık yapılırmış, bunun yanında kalması istenmeyenler burunları kapıya dönük pabuçlar gördüklerinde gitmeleri gerektiğini anlarlarmış. Çok affedersiniz, bir de “siktir kahvesi” diye bir şey var, “gel gel sigarası” gibi. Bu o zamanlarda da vardı bence, kendi duyduğumu anlatıyorum: Herkes esniyor artık, misafirler gitmiyor, o halde hemen bir kahve daha yapıyoruz ve isteyip istemediklerini sormadan misafirlere veriyoruz. İçmeden kalkarlarsa biz içiyoruz, içerlerse, “Bok da vereyim, yeyin,” diyoruz. Olabildiğince kibar bir şekilde çözüyoruz mevzuları dikkat ederseniz. Neyse, mesela yazlık konağa çekilen ailelere misafir pek sık gelirmiş, tanıdıklar veya akrabalar birkaç gün kalıp giderlermiş. Misafirperverlik öyle bir derecedeymiş ki yanlış eve geldikleri saatler sonra anlaşılan bir aile var, ev sahipleri aileyi göndermiyor, misafir ediyorlar ve aralarında dostluk gelişiyor, süper olay. Reşat Nuri Güntekin’in Kızılcık Dalları diye bir romanı vardı, romanda misafirlik ve ev ahalisi detaylıca görülebilir. Aileler geniş, evlatlıklar itaatkâr, sömürü tam gaz. Evlatlık kötüye kullanılıyor sıklıkla, durumu olmayan aileler çocukları zenginlerin insafına bırakarak arazi oluyorlar, para koparabilenler koparıyor, sonra çocuk sömürüldükçe sömürülüyor. İyi muamele tabii vardır, kötüsü de pek az değildir sanıyorum. Mürebbiyeye, evlatlığa bakış aşağı yukarı belli.

Yemek bahsinde İstanbul halkının genellikle iki öğün yediğini görüyoruz, sağlam bir kahvaltıdan sonra akşama doğru ikinci kez yemek yeniyor, akşam da içilecekse mezelerle idare ediliyor. Saray yemekleri önemli günlerde halka sunulduğu zaman mideler bayram edermiş, o zamanın yemeklerinden önemli bir kısmını yemeye devam ediyoruz ama birçoğu kaybolmuş ne yazık ki. Gerçi ayvalı ve tuzlu bir yemeği yemek istemezdim ama niye kaybolsun bu yüzden. Sermet Muhtar Alus anlatıyor böyle şeyleri, küçük şeylerin tarihini, onun metinlerinden çokça yararlanmış yazarlar. Balık, tatlı, patlıcan yemekleri sıkça yenirmiş, bolca pişirilirmiş ama yemek yasakları çıkmış bir dönem, israfı engellemek için evlerde yedi türlü yemekten fazlasının pişirilmesi yasaklanmış ama herkes kafasına göre pişirmiş yine. İçecek muhtelif, İstanbul’un çeşitli yerlerinden çıkan suların çeşitli hastalıklara iyi geldiği düşünülürmüş. Boza ve şıra mayalı içecek olduğu için sarhoş ettiği öne sürülmüş ama İstanbullular soğumamış bunlardan, kışın gecenin köründe geçen bozacıların nidasını hatırlarız. Ben çocukken Ramazan kışa denk gelirdi, davulcuyla birlikte geçtiklerini görürdüm. Düet yaparlardı, hoşuma giderdi. Evet, sofra adabına geldiğimizde sağ elle yemek yenmesi gerektiğini, orta yerinden bölünen etin tekrar tabağa bırakılmayacağını öğreniyoruz. Şurada ne yapmamamız gerektiğini izleyebiliriz, Costanza o dönemde yaşasaydı falakaya yatırılırdı herhalde. Başkaca şunları yapmıyoruz, mesela doyana kadar yemiyoruz, acıkmadan yemiyoruz, kopardığımız ekmeğin tamamını yiyoruz, yemeğe üflemiyoruz ve yediğimizi sindirmeden uyumuyoruz. Esnafa gönderilen nizamnameler ilginç, mesela börekçilerin soğanı çok, kıymayı az koyması ve böreğin ekseri yerini boş bırakması cezalandırılma sebebi. Lokantalarda Hristiyan çırak çalıştırmak, içyağıyla yemek pişirmek ve kirli önlükle çalışmak yasak.

Hamamlara geniş bir bölüm ayrılmış, halk buralarda sosyalleştiği için hamamlar çok önemli. Kadınlar tanımadıklarına ve çalışanlara da ikram edecek kadar yemek yapıp gidiyorlar, çalgı çengi, eğlence. Müşteri gayrimüslimse tellak yıkamamayı tercih edebiliyor. Saçlar hamamda boyanıyor, türlü bakım işleri yine hamamda yapılıyor, zamanın kuaförü hamam. Cinlerle ilgili de pek çok hikâye var anlatılan, insanın kirini pasını döktüğü yerlerde dolandıkları için hamamlarda bulundukları düşünülürmüş. Çocukken okuduğum bir hikâyeye bu kitapta da rastladım, anlatayım. Kambur bir adam hamama gidiyor, bakıyor ki bomboş, yıkanmaya başlıyor. Ortalık bayram yerine dönüyor bir anda, bir dünya insan, “Çarşambadır çarşamba!” diye haykırarak eğleniyor. Kambur neyin içine düştüğünü anlar anlamaz korkudan kaskatı kesiliyor ama iştirak etmezse daha kötü şeylerin olacağını bildiği için o da haykırarak oynamaya başlıyor. Bunu kaldırıp fırlatıyorlar duvara, adam yere düşünce bakıyor ki hamam yine bomboş ve sırtındaki kambur yok. Başka bir kambur yine aynı ortama düşüyor, “Bugün perşembe, niye çarşamba diye bağırıyorsunuz?” diye sorunca sinirleniyorlar, adamı fırlatıyorlar. Düşünce kamburunun üzerinde bir kambur daha buluyor adam. Kısacası ortam bir anda kalabalıklaşırsa ve kişiler deli gibi bağırıyorlarsa, “Ule ule muşule!” diye bağırıyorlar diyelim, hemen aynı şekilde bağırıp delirmeliyiz ki gözümüzle ağzımız yer değiştirmesin.

Alışverişle ilgili bölümde İstanbul’un çarşısı pazarı anlatılıyor, spor müsabakalarının anlatıldığı bölümde cirit, okçuluk, güreş falan var, eğlence yerleri ve ölümle ilgili bir dünya malumat, yok yok. Meraklısı okumalı.