Şengil edebiyatın seyrini belirleyen dergileriyle biliniyor daha çok, öykücülüğü es geçiliyor. “Neden” başlığında söylediklerinden bahsetmeli o güzel öykülerinden önce. 1943’te yazmaya başlamış bu kitaptaki öykülerin önemli bir kısmını, o günlerde yayımlanan öykülerin çoğunluğu toplumsal bir nedene, acı veya tatlı bir sona bağlanırmış, Şengil’in tasarladıklarıysa beşi onu bir araya gelince küçük bir kentin koca öyküsünü oluşturan türden. “Küçük sevgiler”, “küçük mutluluklar”, bankada çalışırken geceleri yazmaya çalışan yazarın esas konuları, Çetin’in yaşamından parçalar, görüntüler, ekmek kavgasına girmiş insanlar. Genç yazarlara yer verecek, öykülerini yayımlayacak bir dergi de yokmuş ortada, bu yüzden yarışmalara girmiş, iki yıl arka arkaya ödül almış Şengil, ardından Seçilmiş Hikâyeler‘i çıkarmaya başlamış, yazarlığa ara. Kitap basmaya başlamış, sonra Dost‘u çıkarınca yayın dünyasının içinde bulmuş kendini, bir dünya öykücüyü tanıtmış okurlara, hani daha fazla öykü yazacağını düşünürken bir de bakmış, yayın işleri bütün zamanını alıyor. 1980’lere kadar durum bu, o sıra bir dostu yüreklendirmiş Şengil’i, yeni öyküler yazarken eskileri düzenlemiş bir güzel. Kitaptaki iki öykü Şengil’in kontrolünden çıkmış, müstakil öykü olarak yer almışlar, birinin ortaya çıkışında Ege ve Akdeniz’in kesiştiği yerde denizcilerin, “Es be Süleyman es!” diye haykırmaları esin kaynağı olmuş. Küçük kentin öykülerinden bambaşka o öyküler, birinde Süleyman’ın yaşamı Akdeniz’in havasıyla bir, balıkçının ölümüyle insanların yaşamının nasıl eksildiğini görüyoruz, Şengil’in hikâyesini anlattığı Karagözler’de geçse de atmosferi, üslubu farklı bu hikâyenin. Anlatıcı yine Çetin olsa gerek, kendi yaşamına değiniyor bir yandan, tuttuğu balıkların tekirlere yaradığını, Süleyman’ın tuttuğu mercanların gizemini bir kendisinin bildiğini anlatıyor, doğayla karakterin iç içeliği sonraki öykülerin mekânını da kuruyor böylece. Karakterleri konuşturmada açıkça başarısızdır Şengil, hiçbir yerelliğe yer vermez, hiçbir duygu değişimi yoktur diyaloglarda, kâğıttan karakterlerin konuşmaları o kadar da coğrafyayı, toplumu dört dörtlük yansıtır. 1930’ların Fethiye’sinin, Karagözler‘inin sokaklarında dolaşırız, bakkalı çakkalıyla konuşuruz, göçmenlerin dertlerini dinleriz, Rumların yasıyla kederleniriz, oturmamış devletin iç çatışmalarıyla ürkeriz, ne bileyim, sanki bir yörenin tarihçesini yazar, kaydını tutar Çetin. 1920’lerde Kayaköy’ün durumunu hikâyeleştirmiştir, tadından yenmez: yazlıkları oradadır, dağdan inmek bir buçuk saat sürerse o kadar yükseğe çıkmak kaç saat sürer belli değil, yine de her gün işe gidip gelir Çetin’in babasıyla eniştesi. Biri demircidir, diğeri lokantacı, işlerini iyi yaptıkları için dükkânları dolup dolup boşalır, eniştenin borçluları artarsa Çetin’in teyzesi güler yüzüyle bir belirdi miydi tezgâhın arkasında, her şey yoluna girer. Öyküleri de karmakarıştırıyorum şimdi, hangisinde ne vardı bilmeden hepsini ortaya, Çetin’in etrafında örülen dünyayı birleştirmek için. Yalvar yakar anca ikna eder annesini, Çetin babasının atının terkisine atladığı gibi yallah aşağıya, denizlerden sokaklara koşturur durur. Eski Kaya’ya giderler bazen çocuklarla, terk edilmiş evlerin ıssızlığından ürkerler. Düşününce, on yıl olmuş olmamıştır Rumlar oradan göçeli, Çetin camların, çerçevelerin çıkarılıp götürüldüğünü bilir, “gâvurların” tahtalarının çıtır çıtır yandığını sevinçle anlatan insanları da tabii, içini sıkıntı basar. “Burada ister mutlu ister mutsuz olsunlar ama onların vatanıydı. Kolay olmamıştır doğup büyüdükleri yerleri bırakıp gitmeleri. Şimdi kimbilir neredeydiler! Nasıl bir yaşam sürüyorlardı?.. Buralarda kalan anıları, belleklerinde çerçevelenmiş birer fotoğraf gibi duruyordur.” (s. 33) Yemin ediyorum insan bir tuhaf oluyor o basamaklarda oturunca, gözünde yüz yıl öncesi canlanıyorsa koşturan çocukları izliyor, camlardaki çiçekleri görüyor. Melih Cevdet Anday bir deneme kitabında anlatıyordu köyün 1960’lardaki halini, civarda yaşayanlarla konuşmuş da Rumlar gidince Fethiye’nin nasıl çarıksız, camsız kaldığını öğrenmiş, onu da katmıştı yazısına, elbet nelerin kaybolduğunu. Görebilmiş yine, şimdi gidenlerden çok daha fazlasını görmüş ama geçen yıl baktım, duvarlardan başka hiçbir şey kalmamıştı artık. Evlerin kabukları. Şöyleymiş eskiden: “Uzaktan bakınca başka, Eski Kaya’nın içinde dolaşırken ayrı bir tat duyardım. Kırmızı, siyah, beyaz çakıl taşlarıyla işlenmiş sokakları, kaldırımları vardı. Sanki renk renk kilimlerimizi getirip sokaklara sermişler. Buraya ilk gelişimizde, önce sokakları ilgimizi çekmişti. Sonraları her gelişimizde bir başka köşesini keşfeder olduk.” (s. 31) Cengiz Bektaş’ın anlattığına göre çakıllardan yapılan o desenlere “Yunan işi” diyor Türkler, Yunanlarsa “Türk döşemesi”, oysa tarihin bilmem neresinde bile görülebilen bir işleme. Neyse, kiliselere girip çıkıyorlar, Meryem Ana duruyor, put üzerinde ellerinden çivili adamın kim olduğunu soruyor çocuklar, her şey olduğu gibi kalmış. Kapılar kapalı, panjurlar inik, her evin bir sarnıcı var, daha da ne ayrıntılar veriyor Çetin, oraları bilenler için on numara kaynak. Hüznüyle birlikte geliyor, yoğun: “Her yıl yazlığa geldiğimizde Eski Kaya’yı biraz daha çökmüş, biraz daha yıkılmış bulduk. İlk önce evlerin kapıları, pencereleri, pancurları sökülüp götürülmüş, kepenksiz kalan camlar, hedef olarak kullanılmış, taşlanmış, paramparça edilmiş. Camların boşu boşuna kırıldığını gören daha akıllı köylüler gelip gelip söküp götürmüşler.” (s. 33) Çakıldan işlemeler bile kalmamış, öyle bir götürme, hatta define söylentileri çıkınca -Yunanistan’dan bir adam gelmiş de anlaşmış devletle, gömdüğü altınları çıkarıp yarısını yetkililere vermiş- elde kazma, marş evlere, bahçelere, didiklenmedik yer kalmamış da duvarlar öyle çökmüş. Eniştesiyle babası da gitmiş Çetin’in, payları var. Hikâye içinden hikâye çıkıyor bazı, Çetin dalıp gittiğinde Selanik’teki çocukluğunu hatırlıyor, göçmeden önceki günleri. Pelâhiya telaşla gelip elinden tutarak kuytuya sürüklemiş, Anadolu’dan gelen Rumlar birkaç kez basmışlar evlerini, babayla enişte yokken bütün iş Pelâhiya’ya düşmüş. Aile Türkiye’ye gidinceye kadar bu kadın koruyacak komşularını, Çetin annesi ve ablasıyla tir tir titrerken kapıyı açıyor Pelâhiya, içeride Türk olmadığını söylüyor, iş kakışmaya varacakken polisleri çağıracağını söylüyor da savuşturuyor kapıyı zorlayan çeteyi. Anadolu’dan gelen Rumları hiç sevmediğini söylüyor tehlike geçtikten sonra, sokaklarda marşlar söylüyor bunlar, Konstantinopolis’i tekrar alacaklarını, Türkleri kovalayacaklarını haykırıyorlar, o sıra ailenin kiracısı Apostol amca yorgun, Anadolu’da ne işleri olduğunu sorguluyor. Yunan askeriymiş bir zamanlar, canını zor kurtarmış da dönebilmiş memleketine, kandırıldıklarını düşünüyor. Karagözler’e göç, ardından Kayaköy, dönüşte çiş bahanesiyle babasını durduruyor Çetin, köyü yakından son bir kez izliyor. Anılardan öykü bu, Şengil’in yaşamına baktığımızda Selanik’te doğduğunu, ailesinin Mübadele’yle 1924’te Karagözler’e göçtüğünü öğreniriz, babasının teklif edilen tarlaları kabul etmeyip Selanik’teki taşınmazlarıyla eşit değerdeki evleri istemesi cabası. Döneme has karmaşayı, Cumhuriyet’in bebek adımlarını, bölgenin sorunlarını bütün öykülere iliştirmiştir Şengil, bir çocuğun, gencin yaşamındaki değişimlerle birdir hatta, Çetin biraz büyüdüğü zaman gazetecilik yapmaya başlar da civardaki ağaların, para babalarının tekerlerine çomak sokmaktan korkmaz, işçiler tehlikeyi fark edip haklarını koruyan bu genç adamı korumak için nöbet tutmaya başlarlar, çatışmaya bile girerler yeri geldiğinde. Hani Şengil’in dergicilik zamanında elinin açık olduğundan bahsedilir, sebebini bu öykülerde bulabiliriz sanırım. Eyvallahı yoktur, birlikte büyüdüğü arkadaşının fabrikatör babası tarafından işten atılır da ne paralara satmaz davayı, fabrikadaki sorunları temsilciliğini yaptığı gazeteye yazmaya devam eder. Bomba bir sonu var öykünün: artık gerçekten gitmesi gerekir oradan, can güvenliği yoktur, dolayısıyla son haberleri İstanbul’a geçemez ama geçse de yayınlanmayacaktır zaten o haberler, gazetenin basıldığı matbaa, gazetenin ofisi, ne varsa öfkeli kalabalık tarafından parçalanmıştır o sıra!
Bağım var oralarla, ayrı bir severim Fethiye civarını, öznellikten yakayı sıyıramadım da iyi öyküler ya. Aranıp bulunsun.











Cevap yaz