Rauf Mutluay – Sebiller Su Vermiyor

Rauf Mutluay edebiyatımız için çok önemli bir isim, unutulmaya yüz tuttu ne yazık ki. 1925 doğumlu, İstanbul Erkek Lisesi ve İÜ Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. Öğretmenlik yaparken Antalya, Kastamonu, Edirne ve İstanbul’da bulunuyor, 1974’te emekli olduktan sonra üniversitelerin çeşitli bölümlerinde dersler veriyor, 1995’te yaşama veda ediyor. Öyküleri de var ama daha çok deneme, eleştiri ve tanıtma yazılarıyla biliniyor, Varlık‘tan Milliyet Sanat‘a o dönemin pek çok dergisinde ve gazetesinde yer almış önemli bir isim. Bu kitaptaki yazıları 1968’den itibaren yazmaya başladığı Cumhuriyet‘teki denemelerinden oluşuyor, az da olsa başka yerlerde yayımlanan yazıları ve bir söyleşisi de kitaba alınmış. Doğan Hızlan’ın 1982’de yayımlanan söyleşisinde dediklerine bakıyorum, eleştirinin sadece bir iş olarak görülmesinden, öznelliğe veya nesnelliğe indirgenmesinden şikayetçi, en başta eleştirmenin yazma isteğinin kökeninden bahsediyor, sonra mevzu öznel-nesnel bilgi bütünlüğüne geliyor. Tanı, yargı, eser gibi pek çok ögenin harmanlanmasıyla ortaya çıkan bir tür eleştiri, sınırları kesin olarak çizilebilirse de taşabilir, şaşmamalı. Referansı da sağlam Mutluay’ın, ilk eleştiri yazısı 1946’da Gün‘de çıkmış, Aldous Huxley’nin Yeni Dünya adıyla çevrilen eseri üzerine, çok dağıtacağım ama o tarihte böyle bir eleştirinin yazılmış olması bile başlı başına ilginç bir şey değil mi? Neyse, sonra öğretmenlik, aile derken birikmiş Mutluay, hiçbir şey yazmamış, İstanbul’a döndükten sonra arkadaşı Adnan Benk’in yüreklendirmesiyle eleştiri yazıları yazmaya başlamış ki Benk de öyle az buz eleştirmen değildir, birkaç yazısında Bertan Onaran’dan bilmem kime pek çok çevirmeni sağlam eleştiriyor, Tahsin Yücel’le birlikte moderatörlüğünü üstlendiği söyleşide Yaşar Kemal’i acayip terletiyor falan, sıkı bir eleştirmen kısacası, birilerine yol açması nadirattan bence. Aşırı yorum gerçi benimki, devam edeyim, sonrasında Tahir Alangu, Behçet Necatigil ve Memet Fuat yeteneği gördükleri zaman bırakmamışlar, Mutluay’ın yazıları ses getirmeye başlamış. Fethi Naci ve Edip Cansever öykülerin peş peşe gelmesini de beklemişler ama umudu kesmişler sonra, Mutluay dümeni eleştiriye ve denemeye kırmış. Kütahya’da Eflâtun Cem Güney, İEL’de Hakkı Süha Gezgin, üniversitede Tanpınar ve Mehmet Kaplan öğretmenleriymiş, kadro şampiyonlar ligi gibi. Nurullah Ataç’ın yüreklendirmesini de anmadan geçmiyor Mutluay, sonuçta kendisi de eleştirmen olup çıkmış. En büyük eksikliğini yabancı dil bilmemesi olarak görüyor, tembelmiş, dağınıkmış, böyle gidiyor. Esas metne geleyim, Kemal Tahir bahsiyle açıyor konuyu Mutluay, kitaptaki nadir değerlendirmelerden biri aslında. Objektifliğine dair bir detay: Bozkırdaki Çekirdek‘in Köy Enstitüleri yorumunu “değişik ve yadırgatıcı” bulduğunu söylüyor, küçücük bir yorumun ardından bu metni dahi mesafesini koruyarak ele alıyor, öznelliği bu kadar yani. Yazının konusu Yorgun Savaşçı, Mutluay Kurtuluş Savaşı’yla ilgili o güne dek yazılan metinlerin eksikliklerinden bahsettikten sonra ekliyor: “Bana göre Kemal Tahir önce iki noktada, eserini canlı ve yürekli kılan iki seçim noktasında doğru ve sağlam başlangıçlardan yola çıkar. Kahramanını seçmede ve anlatacağı zaman dilimini bulmada. Gerçekten bu iki dayanak, Kurtuluş Savaşı’nın hemen başlarında sona eren, onu zafere ve sonuca kadar izlemediği için bazılarınca eksik kalmakla suçlanan romanı, benzerlerinden tamamiyle ayırır.” (s. 27) Sonuç olarak bu metnin “abartmalı bozuşlara” girmediği, bazı gerçeklerin hakkını vermediği veya yanlış verdiği için kınamanın doğru olmadığını söylüyor, roman doğrudan bir tarihin dökümü olamaz, denk geldiğim metninde Elsa Triolet de aynı görüşü savunuyordu. Metin eleştirilir ama gerçeği çarpıttığı veya eksik gösterdiği için yanlışlanamaz kısacası.

“Bu Hasret Bizim” sıklıkla karşılaşacağımız tematik, konsept metinlerden biri. Mutluay’ın kitaptaki yazılarının çoğu belli bir mevsimin, eşyanın, insanın şiirdökümünden oluşuyor. Nedir, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Yaprak‘ta yayımlanan şiiri üç yıl beklemiş, Nâzım Hikmet’in uğradığı haksızlık gazetelerde yer almaya başladığı, sesler yükseldiği zaman yayımlanabilmiş anca. Nâzım Hikmet yasağı yavaş yavaş kalktığında yıl 1964’lere gelmiş artık, bir sonraki yasağa kadar büyük şairin kitapları elden ele dolaşmış, Hikmet’in ölümüyle birlikte yeni bir yasak dönem başlamış. Bu süreci Orhan Kemal’in Hikmet için yazdığı bir şiirle ve Namık Kemal’in dizeleriyle anlatıyor Mutluay, muazzam hafızasından dizeleri çıkarıp yerleştiriveriyor uygun yerlere. Hikmet’in ölümüyle ilgili söyledikleri de var, II. Abdülhamit sürgüne yolladıklarından Ebüzziya’nın vasiyetini öğrendikten sonra Tevfik Fikret’in çizdiği plana göre Bolayır türbesini yaptırmış ve yazarın cenazesini vatan toprağına taşıtmış. Mutluay bu yazıyı yazdığı sırada Fikret Muallâ’nın kemiklerinin Türkiye’ye taşınma hazırlıkları yapılıyormuş, Nâzım Hikmet de aynı muameleyi hak ediyor.

“Edebiyat Amatörleri” yazısında her zamanki gibi önce mevzuya dair bir örnekle, ardından etimolojik malumatla başlıyor Mutluay, “amatör” sözcüğünün kökündeki “sevgi” anlamını ortaya çıkardıktan sonra meseleye giriyor: “Sevgi her şeyin en iyi başlangıcıdır şüphesiz. Bu bakımdan bir işi severek yapan kişinin, şu bu nedenle meslek olarak yürütemediği halde yüreğinin, dileğinin emeğiyle sürdüren insanın; ayrıcalığı, inceliği olmalı. O halde niçin önemsemeyiz edebiyat amatörlerini?” (s. 43) Amatörlerin en büyük başarıları kazanarak profesyonelleşmelerinin yanında hep aynı çizgide seyretmeleri belli bir noktadan ötesini geçememelerine bağlı, yazım kurallarına dikkat etmemelerinden aynı edebi anlayışa kısılıp kalmalarına dek pek çok engel var önlerinde, aşanlar bir sonraki mertebeye ulaşıyorlar. Öykülerini kendileri kitaplaştırıyorlar, güzel, yarışmalara gönderiyorlar ve değerlendirilmiyorlar çünkü her yıl yüzlerce dosya gidiyor yarışmalara, belli isimler etrafında dolanan jürinin dikkatini bile çekmiyorlar. Yu Hua’nın On Sözcükte Çin‘inde de rastladım, Mao’nun ölümünden birkaç yıl sonra edebiyat “serbest bırakılınca” dergi ve yazar patlaması yaşanmış, Hua pek çok dergiye öykü göndermiş ama başlarda hemen hepsi geri dönmüş. İlk gittiği yayınevlerinin çoğunda editörlerin tavsiye edilen belli isimlerin metinlerini değerlendirdiğini, tanımadıklarının öykülerini doğrudan çöpe attıklarını veya hurdacıya sattıklarını söylüyor, bir iki yıl geç kalsa onun yolladığı öyküler de aynı şekilde çöpü boylarmış hatta, şanslıymış Hua. Bizde işler biraz atölyecilik temelli ilerliyor sanırım, atölyeyi düzenleyenin piyasadaki ağırlığına göre bazı dergilerin kapıları aralanıyor veya doğrudan atölyecinin dergisinde çıkıyor öyküler. İstisnalar varsa da bu yöntem geçer akçe. Atölye öğrencisinin ödül almasını sağlayanlar da var duyduğum kadarıyla, bu başka bir boyut artık. Kısacası amatörleri yüreklendirmeli, yazmamalarını söylemeliyiz. Hâlâ yazıyorlarsa bir şey olur herhalde. Bilemiyorum, bu dünyayla pek ilgim yok. Yazıp yolluyorum ben, genelde cevap gelmiyor, arada bir geliyor.

Son olarak Mutluay’ın pek sevdiği hocası Mehmet Kaplan’la arasında bıraktığı mesafeden bahsedeyim. Kaplan’dan alıntılara sıklıkla yer veriyor denemelerinde, Nâzım Hikmet konusundaki ayıbını da anlatıp geçiveriyor. Zamanında UNESCO’nun bir şiir antolojisi projesi varmış, fakülte hocalarıyla edebiyat ortamının önemli isimleri toplanmışlar, antolojide hangi şairlerin yer alacağını konuşuyorlar. Nâzım Hikmet bahsi açılana kadar çat çat seçmişler herkesi, zurnanın zort dediği yerde fikir ayrılığına düşmüşler. Hemen oylamaya geçilmiş, Mehmet Kaplan’ın başını çektiği akademisyen tayfa olumsuz oy kullanmış, Necatigil’den Nayır’a dek diğer herkes olumlu oy kullanmış ve Hikmet’in antolojide yer alması kararlaştırılmış ama ne olmuş, akademi tayfası projeye katılmayacaklarını bildirmişler ve iptal etmişler mevzuyu. Bu hasisliğin alttan alta hâlâ devam ettiğini söyleyeyim, akademi pek değişmedi. Değişir gibi göründü ama Mehmet Kaplan’ın metinleri ana kaynaklar olarak okutulmaya devam ettikçe pek bir yol alınmayacağı belli.

Şiirlere dalarsınız, Mutluay’ın gösterdikleri arasında gezinir durursunuz, öyle denemeler bunlar. Meraklısı kaçırmasın, bir yerden bulsun artık. Baskısı yok benim bildiğim.