Raj Patel & Jason W. Moore – Yedi Ucuz Şey Üzerinden Dünya Tarihi

“Giriş” bölümünde 1400’lerden itibaren “Kapitalosen” dönemde olduğumuz iddiası var, isimlendirmenin sömürüyü gözden uzak tutmasına bir eleştiri getiriliyor bu noktada, “Antroposen” insanlıkla ilgili bir çağda olduğumuz anlamına gelse de altı yüz yıldır neler olup bittiğine dair hemen hiçbir şey söylemiyor. Belki keşifler ve icatlar insanın uygarlık merdivenlerini üçer beşer tırmanmasını sağladı ama insanın ve doğanın sömürüsüne neden oldu aynı zamanda, bu kitapta yeni bir dönemin düşünsel altyapısını hazırlamaya niyetli olduklarını söyleyen yazarlar öncelikle dilin gizlediği gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Kendi terimlerini de yaratıyorlar, üretim ve tüketim kaynaklarının daha az maliyetle elde edilmesi için işçi ücretlerinin düşürülmesinden ekolojiyi mahveden enerji türlerinin kullanılmasına kadar insanlığı sömürülmeye uygun hale getiren pek çok uygulamaya “ucuzlatma” diyorlar, “şeyleşen” dünyanın bütün parçalarını yönetmenin ötesinde bu parçaların fiyatları da baştan belirlenerek kapitalizmin hakimiyeti sağlamlaştırılıyor. İsyanların tarihi büyük ölçüde ucuzlatmaya karşı çıkan insanların tarihidir, sistemli ucuzlatma ortaya çıkmadan çok önce bile. Yazarlar Haçlı Seferleri, feodalizm ve Küçük Buzul Çağı ve Kara Veba örnekleriyle nüfus artışlarının ve yetersiz tarımın köylü ayaklanmalarına yol açarak düzeni bozduğunu, kapitalizmin bu bozulmadan doğduğunu söylüyorlar. Egemen sınıf, üretim fazlasını elinde tutmakla yetinmeyerek ticarete de girişince bilinen dünyanın ötesindeki kaynaklar değer kazandı, sonrasında keşifler ve sömürgeler çağı geliyor. Metinde Kolomb’un keşiflerinin ucuzlattığı değerler ve ilk sömürgelerden biri olan Madeira modeli ele alınarak bir kapitalizm tarihi yazılıyor, modern üretimin ilk olarak şekerkamışı tarlalarında başlaması, Avrupalıların şeker kazanlarını kaynatmak için her yıl 500 hektar ormanın kesilmesi, kapitalizmin belli sınırları farklı sömürü biçimleriyle aşmaya, yeniden düzenlemeye çalışmasının ilk örnekleri olarak görülebilir. Geçtiğimiz yüzyılda kazanılan işçi hakları sınırı zorlayınca hukukun yeniden düzenlenip hakların sürekli törpülenmesi sınırın değişimine bir örnek olarak görülebilir. “Kapitalizm tabiatta var olanları yok ederek değil onları olabildiğince ucuz şekilde işe koşarak gelişir.” (s. 32) Hakları da bu kapsamda değerlendirebiliriz, emek yoğun alanlarda geniş yaşam koşullarının yeniden düzenlenmesiyle örgütlü hareketlerin hızı kesilir, tüketim gibi enstrümanlar devreye sokulur, insani değerlerle oynanarak daha fazla tüketmek parlatılır, sonuçta kapitalizm kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alır, böyle gider bu. “Doğa”nın yeniden düzenlenmesi kapitalizmin işleyişi hakkında geniş kapsamlı bilgi sunabilir, özeti vereyim doğrudan: “Kapitalizmin yükselişi bize, toplumun nispeten yaşam ağından bağımsız olması bir yana, çoğu kadının, yerlilerin, kölelerin ve sömürgeleştirilmiş halkların her yerde tam anlamıyla insan yerine konmadıkları ve böylelikle toplumun tam anlamıyla bir üyesi olmadıkları fikrini verdi. Bunlar insan sayılmayan -veya ancak zar zor sayılan- kişilerdi. Doğanın bir parçasıydılar, toplum dışına itilmiş gibi muamele gördüler, ucuzlaştırıldılar.” (s. 36) Yedi ucuz şey Doğa’nın -yazarların tercihi, kapitalist ekosistemin kaynağı anlamında kullanılan bir terim- dönüştürülmesiyle doğrudan ilgilidir, hemen her bölümde bu dönüşümün aşamaları inceleniyor. “Para” bölümünde Doğa’dan elde edilen metanın dönüşüm aygıtı açıklanıyor örneğin, para sadece sermayenin elindeki güç, depolanması gereken bir değer değildir, metaya döndürülebilir, satılabilir, Yeni Dünya’nın istilasının sebebi veya sonucu haline gelebilir, kapitalist ekosistemin sürerliğini sağlamak için her alanda kullanılabilir. Genelden özele doğru ilerleyen Patel ve Moore, parayı Doğa’nın ardından ikinci sırada inceliyorlar, ilk bölümde Doğa inceleniyor.

Sepúlveda ve Las Casas, yerli halkların kaderi konusunda çekişen iki düşünür olarak sömürü düzeninin onanmasında başrol oynuyorlar, Las Casas yeni toprakların yerlilerinin insanca muamele görmeleri yönünde görüşlerini açıklıyor,
Sepúlveda’ysa “Doğa” ve “Toplum” kavramları arasındaki ayrımı ortaya koyduktan sonra metalaştırma sürecini başlatmış oluyor, insanların ve toprakların dolaşıma dahil edilmesiyle sermaye sağlam bir zemin üzerinde köleleri ve plantasyonları işletmeye başladı. Düşünsel açıdan Kartezyen görüş de modern iktidarın mantığını oluşturunca sömürünün önündeki cılız engeller de ortadan kalkmış oldu, son derece cinsiyetçi, acımasız bir sistem ortaya çıktı, kartografi küresel yaşamı fethetmenin aracı oldu, İngiltere’deki paşalar mirastan bile aslan payı almaya başladı, bilgi kuşatıldı ve ayrıştırıldı, diğer her şey gibi. “Ucuz Para” bölümünde iktidar-banker ilişkisi ele alınıyor, finansal icatlar daha kârlı metaların üretilmesinde etken olduğu gibi devletle bütünleştiğinde sermaye birikimi döngüleri daha hızlı bir şekilde çalışıyor, neoliberalizmin yükselişinden Kara Veba’nın patlamasına kadar pek çok olay bu ucuz paranın ne gibi dönüşümlere uğradığını gösteriyor. Sömürü yoluyla elde edilen gümüş ve Cenova bankacılığı arasında kurulan ilişkiler sermayenin aktarılmasında ilginç bir örnek. “Takas için dolaşımda olmadığı sürece gümüş sadece parlak bir madendir. Onu sermayeye çeviren meta üretimi ve değişiminin bileşimidir. Bu yüzden bazı yorumcular, küresel ticaretin doğum yılının Manila kentinin kurulduğu 1571 yılı olduğunu ileri sürmektedir.” (s. 91) Ticaret güzel, kazanç depolanıyor ve kredi olarak sunuluyor, bu noktada bankerlerin devlet güvencesine ihtiyaçları var. IMF gibi kurumlar belirmeden önce devletlerin sundukları güvenceler cazip olduğu için sermaye devletle doğrudan ilişkiye giriyor, savaş ekonomileri destekleniyor, böylece döngü büyüyerek daha fazla köle yaratıyor.

“Ucuz Emek” meşruluğunu Papa V. Nicolas’a borçlu. Portekiz kralı V. Alfonso aldığı icazetle -Papa insanların köleleştirilmesini, boyun eğmeyenlerin öldürülmesini vs. onaylıyor- sömürgeleştirmeyi sürdürüyor, bunun yanında Doğa’ya dahil edilen insanların emeklerine de el konmuş oluyor. Bazı insanlar diğerlerinden daha üstün olduğuna göre yerliler kendilerinden daha üstün olanlarla aynı seviyeye ulaşabilmek için çalışabilir, çalışmalılar. Bu mantığın günümüzde gerek biyolojik –İdeoloji Olarak Biyoloji okunmalı- gerek sosyolojik yansımaları gayet sağlam bir şekilde duruyor. “Her artı değer üretme eylemi, insan ve insan dışı yaşamın parasal bağlantılarla kurulan ilişkisinin ötesindeki daha büyük bir el koyma eylemine bağlıdır. Bu mantık, yalnızca Yeni Dünya’dakilere değil, giderek artan oranda Avrupa’daki işçilere de uygulanmıştır.” (s. 101) İnsanları ırk, dil, cinsiyet vs. üzerinden bölmenin temelinde güçsüzleştirmek, ücretli emeğin giderek ucuzlaması yatıyor, ABD’de beyazların yüzden 30’undan fazlasının siyahları beyazlardan daha “tembel” olarak görmelerinin temelinde bu anlayış var, ayrımcılık sermaye için maliyetleri düşürüyor. Emekçiler için ucuz ve kalitesiz gıda üretilmesinden daha iyi şartlarla çalışmak isteyen emekçileri birbirleriyle rekabet haline sokup direnişin etkisiz hale getirilmesine kadar pek çok taktik günümüzde hiç olmadığı kadar kuvvetli, marketlerde satılan ürünleri ve başkasını işe almakla tehdit eden patronu anmak bu konu için yeterli.

“Ucuz Gıda”. İngiliz tarımı 18. yüzyılda bütün Avrupa’yı açlıktan kurtarabilirdi, çalışan kesimin sayısı 1550’den itibaren 60 milyon artmış olsa da tarım bir süre için yeterli gıdayı sağlıyordu, Polonya’nın ihraç ettiği gıda ürünleri toprağın verimsizleşmesiyle azalınca İngiltere bayrağı devraldı, gıda fiyatları düştü ama Polonya’nın başına gelen İngiltere’nin de başına gelince toprak ve gıda reformları yapıldı. Ucuz emeği besleyecek ucuz gıda böyle ortaya çıktı, üretimi ucuz ve kolay besinler işçileri açlıktan ölmeyecekleri kadar besledi, özellikle mısır ve buğday tarımı yaygınlaştırıldı. Diğer yanda sömürgelerdeki topraklar da değerlendirildi, Çin’den elde edilen çay bitkisi Hindistan’a ve Seylan’a taşındı, İngiltere bu topraklarda üretim yaparak Çin’den bir anlamda kurtuldu, maliyetleri azaltmış oldu. Brezilya’dan kauçuk tohumları, başka bir yerden başka şeyler derken “botanik emperyalizm” zirve noktasını gördü. Ucuz et üretimini de bu kapsamda değerlendirebiliriz, kapitalizm şeyleri birbirine bağlayarak tarımda ve hayvancılıkta yaptığı değişimlerle açlık ekonomisini üretti. Küresel çiftlik, küresel fabrika, küresel aile ve en sonunda küresel birey hayatta kalabileceği kadar yemeye başladı, kalitesiz ürünlere mahkum oldu.

Çok detaylı bir şekilde anlatılıyor bunlar, tarihten ve günümüzden örneklerle zenginleştiriliyor. Çok basit anlattım ben, terminolojiye de pek hakim değilim ne yazık ki. Metnin sonunda bu döngüden çıkış yolun dair birkaç fikir de var, makul gelirse haydi barikata!