Önay Sözer – Öteki

Bir meleğin kitabı da olabileceği söyleniyor başta, kimi kitabın bir meleği var ve ışıma şeklinde ortaya çıkıyor, ele geçirilebilirse hem kitap hem melek görünür hale geliyor. Anlatıcı yazar olup olmadığını sorgulayarak başlıyor anlatısına, yazmaya başlar başlamaz yazarlığın erincine kavuşup kavuşmadığını sorguluyor. Döngü. Kaygı sürdükçe yazacak, yazmayı sürdürdükçe kaygılanacak, bir şekilde sezdiği meleğin ortaya çıkabilmesi için belli bir yazı aşamasına varmak zorunda sanki. Üslubu pek değişmese de anlattıkları değişecek, denemelerini çeşitlendirecek. İlk bölümde tarihi veriyor, 2 Mayıs 1972. Sağda Sarayburnu, ileride Kadıköy, Cihangir’den görülen manzara. Kadıköy vapurları işliyor, yaşam akıyor, on yıllık manzaranın sundukları. Bir uzay yaratmaktan başka hiçbir şey yapmadığını düşünüyor anlatıcı, çerçeveyi dille, sözcüklerle doldurmaktan başka M.’yle tanıştığı ânı düşünüyor. M.’ye söylediğine göre bir yazar o, henüz bir şey yazmamış olsa da aklında anlatılar dönüp duruyor, asıl yazmadığı zamanlar yazar olduğunu düşünüyor. Bütün bunların M.’yle ilgisini düşündükten sonra bir sonuca varamıyor ama okur olarak arayışının farkındayız, M.’nin şiirinden ışıltıya doğru bir yol çizmeye çalışıyor, bunun farkında olmadığını düşünebiliriz. Kendi şiirleriyle bir yere varmış değil, yazı serüvenini anlatırken yaşamın somut gerçekliğinin karşısında yazının soyutluğuna erişemediğini söylüyor. Yazılarında yaşamın kendisi yok, ikisinden birini tercih etmek zorundaymış gibi hissediyor, bu yüzden yazıyı ve kendini ulaştırmak istediği noktadan uzağa düşürüyor. Kimi sanat yapıtları karşısında zamanın izlerini görebiliyor, Grek başından Roma yontusuna, pagan, Hristiyanlık, İslamiyet çizgisinin başından sonuna varan çizgiyi gerçekliğin bir boyutu olarak görüyor, gerçek o yontularda ve kesilerde dünyadan arınmış kutsallığı taşıyor. Anlatıcıyı ketleyen korku bu noktada, ululuk karşısında duyulan dehşete benzer bir hisle dolduğu için bir başkasına ihtiyacı var, kendinden doğacak bir ötekine. Müzikten sonra sanatların en kadimi olan şiire meyletmesi bu yüzden belki, sözcüklerden kut devşirmeye çalışıyor. M.’nin defterinde üç harf, Arapça, “elif”, “be” ve “se” ama “se”nin üç noktası aşağıda, ters. Şiir Almanca, M.’nin esin kaynağı Kariye’de gördüğü bir fresk, Adem ile Havva’yı yaşam devinisi içinde gösteren ilham oldukça canlı, şiirden dökülüyor. Şiirin Türkçesini ilerleyen sayfalarda göreceğiz, başta sadece sözcüklerin, anlatıcıya göre sözcüklerin ötesindeki imgelerin yansımalarını görüyoruz, anlamasak da Almanca sözcüklerin “müziği” görülebiliyor. M.’nin derin yalnızlığını şiir yoluyla paylaşıyor anlatıcı, aslında çok daha fazlası da şiirle birlikte gelmiş oluyor ama hemen göremiyoruz, ileride beliriyor. Anlatıcı şiirden çok etkileniyor ve zihninde kendisinin kılıyor şiiri, aradığı kapıyı bulmuş olabileceğini düşünüyor, varlığını M.’yle birleştirerek doğurduğu üçüncü bir kişiliği konuşturmaya başlıyor. Hikâyenin devamını bu yeni sesten dinliyoruz, “hikmet” ve “logos” arasında bağıntılar kuran, yaşamla bilgeliği birleştirmeye çalışan sesin anlattıklarına göre sözcüklerin erişemediği anlamlar tam da bu erişilemezlik noktasında görünür hale geliyor, sözcükler görevlerini yerine getiremeyerek yerine getiriyorlar, zıtlık kendi anlamını, aslını ortaya çıkarıyor. Sözer’in ilginç buluşlarından biri, felsefi kurmacayı anlatıya dahil etmesi. Belki çok beylik bir tona bürünüyor ses, adsız melek olarak oldukça didaktik bir havaya bürünüyor ama anlatının çizgisini bozmuyor, başarılı bir oyun. Anlatıcı aradığı sesin bu meleğin sesi olduğunu anlıyor, olmak istediği yazarı bulduğunu düşünüyor, simgeyle simgelenenin ilk kez bir araya geldiği noktayı fark eder etmez arayışını yeni bir şevkle sürdürüyor. Bizans döneminden kalma kiliselerden birindeki melek tasvirlerine bakarak hedefine biraz daha yaklaşıyor, görünmeyeni görselleştiren formları, çizimleri gördükçe yaşamının yeni sürgünler ürettiğini, bilinçaltındaki ağacın yavaş yavaş büyüdüğünü duyumsuyor. Metafizik bir yolculuk onunki, benliğinin derinliklerine daldıkça ilahi olana yaklaşıyor. “Yeni yeni başka bir şeyi de anlamaya başlamıştım: Geçmişin bütün bu yapıtlarında ‘duyusallık’ ve ‘güç’ diye algıladığım her şey ‘yaşam’dan başkası değildi. İlk kez ‘yaşam’la yapıtın nasıl bir araya gelebileceğini görüyordum.” (s. 43) Bir öyküyü, metni yazmanın gerektirdiği iç gücün benzer bir kutsallıktan doğabileceği fikri meleğin hatlarını yavaş yavaş ortaya çıkarmaya başlıyor, adsız meleğin bildirisi içinde yıllardır büyüyor, bir yıldır aldığı notları ne yapacağını anlıyor en sonunda. “Ortaklığımız şöyle: Ondan kendime geçen güçle onu yerine ben yazacağım bu kitabı.” (s. 46)

Keskin bir ayrılış sonra, Maria-anne’in hikâyesi başlıyor. M.’nin şiirinin gizemli havasını taşıyor Maria-anne, nişanlısıyla ara sıra görüşen, sevginin bağlayıcılığından kurtulmak için gönlünün çektikleriyle birlikte olan, varlığı uçucu bir karakter. Anlatıcıyla yakınlaşmaları sevgiyi çoğaltmaktan başka bir amaç taşımıyorsa da anlık, kolaylıkla kaybolan bir duygu bu, derinliği yok, biraz hassas bir ruhu yaralayıcı. “Aykırı gelecek ama Maria-anne’nin karşısında tek sahici yanımın bu sahte varlığım olduğu ortaya çıkmışı birden: hastalıklı bir kurban.” (s. 56) Anlatıcı bir hafta boyunca her yerde Maria-anne’i arar ama bulamaz, kadın ortalıktan kaybolur, geriye acıdan başka bir şey bırakmaz. “Eğer bulsaydım onu, kendisini tanımadan önce neysem o, yani bir kurban olduğuma inandırmaya, giderek onda kendi ilgi ve duygularımın benzerlerini taşıyan bir başka ben yaratmaya çalışacaktım.” (s. 57) Bu başka benlik eski öykünün sürekliliğini sağlayacaktı, olmadı, anlatıdaki kırılma büyüdü ve sözün yetersizliğinden doğan yeterliliğin, zıtlığın bir benzeri çıktı ortaya. Sevişmeleri sırasında anlatıcı sadece kendi benliğini duyumsuyor, yaşamla ne yapacağını hâlâ bilmiyordu ama artık biliyor, elinde kavurucu bir acı varken yaşamı bambaşka bir şekilde duyumsayabiliyor, anlatının sürmesi ve meleğin ortaya çıkması için ideal ortam oluşuyor böylece. Anlatıcının uydurması Maria-anne, yaşananlar hiç yaşanmadı aslında, yazar sadece yazmayı istediği kitabın parçalarından birini ortaya çıkardı ve kurguyu gerçeğe dönüştürdü, kendince. Öteki yazar ortaya çıktı, kapı aralandı ve ışıltı sayfaların üstünde belirmeye başladı, Almanca şiirin Türkçesinin de ortaya çıktığı sırada. Yaşamın gücü Melek Sofdun’un anlatısı olarak devam ediyor, son bölüm meleğin kitabı olarak adlandırılmış. Yine keskin bir dönüş, okur kandırılmış hissederse yanlış noktadan yaklaşıyor demektir, çünkü anlatının seyri doğası gereği olabildiğince belirsiz, yazar oyun oynarken ciddiyeti elden bırakmıyor, kurguyla uyumlu bir şekilde cambazı gösteriyor.

Sofdun’un anlatısı ontolojik ögeler taşıyan, “oluş”un biçimlerinden monoteizmin çerçevesine varan bir serüvene açılıyor. Tabiatın ta kendisiyken düşmeye başlayan meleklerin seyri, ardından meleklerin göçü, farklı coğrafyalarda farklı tanrıların boyunduruğu, semavi dinlerin ortaya çıkışıyla saflarını değiştiren veya belirleyen ulular, kısa kısa bölümlere ayrılmış birçok anlatı var, 6. yüzyılda İtalya’da olduğu bilinen meleklerden Hürmüz’ün emrindekilere kadar pek çok meleğin vaziyetini görüyoruz, sonsuza kadar düşmeye yazgılılar, cezalarını hemen çekip yeni görevlerine kavuşanlar derken zamanın tozları savrulup duruyor, akış hiç durmuyor. Mitolojik hikâyelerden pagan döneme varıyoruz, ardından Hristiyanlık ortaya çıkıyor ve çoğu melek tek bir tanrının kulu haline geliyor, bunu kabul edenler tabii. Sofdun da kendi arayışında, varlığını anlamlandıracak bir tapınak, bir kitap, bir eser arıyor ve nihayetinde buluyor da: Kariye. Adem ile Havva’nın hikâyesini duvarlarda görür görmez o tarihin bir parçası olduğunu anlıyor ve fresklerden birine dönüşmeye başlıyor, duvarlaşıp resimleri uzunca bir süre seyredebilir böylece. Daha da fazlası var: “Başlangıcına dönmek üzereyken yarım kalan bir öykünün kendisinden yarattığı öteki öyküydüm: Öteki kadın, savaşlardan, ölümlü bilgelikten, aldatıcılıktan öte.” (s. 127) Melek kendi hikâyesini “anlattırırken” bitmemişliğin figürünü de çiziyor, tamamlanmamış bir çemberle karşılaşıyoruz sözcüklerin arasında, iki uçtan biri diğeriyle tam birleşecekken yolundan sapıyor ve boşluğa doğru ilerliyor. “Şimdiye değin tek varolma biçimim bu olmadı mı? Sürebilmek, hâlâ yazılmakta olan öykümün arkasının yazılabilmesi için…” (s. 139)

Bir yazarın yaratma sancısı olarak başlayıp dallanan, felsefeden mitolojiye pek çok alana uğrayan ilginç bir metin bu, denk gelinirse kaçırılmasın.