Oliver Tearle – Gizemli Kütüphane

Tearle rafların arkasına düşüp unutulan kitaplardan bahsettiğini söylüyor, eh, ele aldığı bazı kitaplar düşmeden önce biliniyordu, bazıları gerçekten unutulmuş. Kayıp Kitaplar Kitabı‘ndakiler kadar unutulmamış olabilir yine de. Edebiyat tarihinde şöyle bir çimmek için iyi bir kaynak, Tearle ilginç bilgilerle doldurmuş. Mesela Altın Kitap var, en eski kitap, 24 ayar altından oluşan altı sayfadan ibaret. Etrüskler yazmış ama Etrüsk dili hakkında hemen hiçbir şey bilmediğimiz için eserin konusuyla ilgili hiçbir şey bilmiyormuşuz. Var böyle çözülememiş şeyler, Güney Amerika’daki düğümlü iplerin anlamlarını bilmiyoruz, Linear A henüz çözülemedi, Voynich Elyazması yakın zamana kadar çözülememişti, Ahmet Ardıç metnin dilinin Türkçe olduğunu iddia ediyor da henüz çözülebilen bir şey yok galiba, iyice araştırmadım. Böyle şifreli zamazingolar kozmik varlıklı, öcülü eserlerde sıkça karşımıza çıkar, Cthulhu Mitosu ekseninde yazanlar Voynich Elyazması dahil olmak üzere pek çok metni kurgularına yedirirler, yedirdikleri arasında tamamen uydurma metinler de vardır, tuhaf tuhaf isimleri olur bunun. Uydurma metinler deyince C. D. Rose’u anımsamamak olmaz, Lem’i de anımsamalı ama C. D. Rose bu işin kitabını yazmıştır, gerçi Lem de yazmıştır. Hasılı bu hiç yazılmayan kitaplar hakkında anlatılanlar yazılmış bazı metinlerde anlatılanlardan daha bir anlatılmıştır, daha kayda değerdir yani, iyidir. Evet, Tearle bu sayfaları altından kitabı ortaya attıktan sonra Homeros’u anlatıyor, Ezop’un aslında Etiyopyalı olduğuna dair kanıtları sunuyor, Sappho’nun en az Homeros kadar saygı duyulası bir şair olduğunu söylüyor da bu bilgiyi dönemin metinlerinden almış, hatta Kayıp Kitaplar Kitabı‘nda birkaç şairden daha bahsediliyordu öyle. Bu bölümün en mühim kitabı Satyricon olsa gerek, Petronius’un bu uçuk metninden etkilenenlerin ilk üçü: T.S. Eliot, James Joyce, F. Scott Fitzgerald. Bu metni yazılan ilk romanlardan biri ya da ucuz bir pornografi olarak görebilirmişiz, müstehcenliği şahaneymiş. Nero bu kaçık eserin yazarını kararlarının onayıcısı olarak yanında tutarmış Tacitus’a göre, kıskanç bir teres Nero’yu fiştekleyip Petronius’u vatan haini ilan ettirince hükmü bizzat Petronius uygulamak istemiş, bileklerini kesmiş ve arkadaşlarıyla hafif bir yemek eşliğinde şiir hakkında konuşurken yavaş yavaş, kan kaybederek ölmüş. Kitap da en azından Türkçede ölmüş, Dost’un bastığı malum sitede bile yok, 1969’da basılan versiyonu da okunacak gibi görünmüyor. Böyle bir klasiği tekrar basmak lazım aslında, İş Bankası Falan Filan Yayınları göreve. Şu bilgiyi de alıntılayayım, mühim: “İlk kez Petronius’un romanında anlatıcı aynı zamanda hikâyedeki karakterlerden birisidir. Petronius’a kadar yazılan romantik ve epik eserlerde anlatıcı hikâyenin dışında olurdu. Eser, hem bu yüzden hem de diğer pek çok sebepten kurgunun gelişiminde kilometre taşı niteliğindedir.” (s. 29) İlk bilimkurgu metni olarak kabul edilen Gerçek Bir Hikâye‘nin baskısı var neyse ki, solumdaki raftan el sallıyor. Lukianos kendi zamanının biliminden faydalanmış tabii, uzay gemilerine yer verdiğini düşünmeyelim de müthiş bir fırtınayla uzaya savrulan gemisini de yabana atmayalım, Ay’daki devasa örümceklerle savaşan mürettebatı saygıyla analım. Lukianos klasik dönem kâşiflerinin metinleriyle dalga geçmek için yazmış bu metni, adamlar o kadar saçma sapan şeyler yazıyorlarmış ki parodi yazmaktan kendini alamamış Lukianos. Kurmacanın gelişiminde bu tür parodi metinler çok önemli.

Beowulf Danimarka’da geçen, Almanlar (Angıllar) tarafından anlatılan ve İskandinavlar hakkında bir hikâye. Germen kahramanlık şiirlerinden büyük izler taşıyor, yazıldığı sırada “İngilizlik” diye bir şey yok. “Fakat ‘İngiliz’ kelimesinin kökeni, Beowulf‘u Britanya’ya getiren Germenlere (Angıllara) dayandığından, Beowulf‘u edebiyattaki en ‘İngiliz’ eser olarak tanımlamak daha doğru olabilir.” (s. 39) 1066’da İngiltere’nin Normanlar tarafından fethedilmesinden sonra metin ortadan kaybolmuş, 1815’te tekrar yayımlanınca unutulmaktan kurtulmuş. G. J. Thorkelin adlı İzlandalı-Danimarkalı akademisyen ve Sör Robert Cotton nam milletvekili ve antikacıya borçluyuz bunu, metin şans eseri Cotton’ın eline geçiyor ama ses getirmiyor, 1640’taki İç Savaş’ta büyük zarar görüyor ve aşağı yukarı 150 yıl sonra Thorkelin’in eline geçiyor ama o da ne, Danimarka’da da bir savaş çıkıyor ve metnin orijinali yanıp kül oluyor. Neyse ki Thorkelin çoktan çevirmiş metni, elimizdeki hali Thorkelin’in çevirisi. J. R. R. Tolkien yıllarca bu metin üzerine ders vermiş, alacağını almış ve kendi eserine katmış aldığını. Kral Arthur’a zıplayabiliriz buradan, Beowulf ve Kral Arthur’un hikâyeleri birbirine yakın dönemlerde geçiyor ve etimolojik olarak iki ismin de “ayı”yla bağlantısı olduğu düşünülüyor. İkisinin arasındaki en büyük fark, Arthur’un savaştığı Angıllar ve Saksonların Beowulf‘u Britanya’ya getiren kişiler olması. Tabii yüzlerce yıl içinde efsaneye pek çok karakter eklenmiş, kayaya saplı bir kılıç da var, çekenini kral ediyor da Arthur’un kayadan çektiği kılıç Excalibur değilmiş, kral olduktan sonra Arthur’a Gölün Hanımı vermiş Excalibur’u. Bazı versiyonlarda kılıcı çekip alan Galahad’mış, bazı versiyonlarda Gölün Hanımı kılıcı Bedivere’e vermiş, en eski versiyonlarda Arthur’un yeğeni Gawain’in Excalibur isminde bir kılıcı varmış. Durumlar karışık. Hikâyeleri bütün dünyaya tanıtan kişi Monmouth’lu Geoffrey’miş, basılı kitap döneminden önce çok satmış onun metni. Merlin dahil pek çok ikonik karakterden ilk kez bahseden Geoffrey kurgusal dünyayı iyice genişletmiş, hatta Merlin büyü yaparak İrlanda’dan devasa taşlar getirmiş de Stonehenge’i inşa etmiş. Başka yazarlar da üfürmüş bir şeyler, Yuvarlak Masa hikâyesi, Lancelot ve Guinevere karakterleri çıkılmış hikâyelere. Aslında ilginç, neyin ne zaman eklendiğine bakarak dönemlerin kurmaca seyirlerini izleyebiliriz, örneğin bir minnesanger can sıkıntısından uyduruverdiği hikâyeyi sokuşturuvermiştir araya, hikâye tutmuştur da esas anlatının bir parçası haline gelmiştir. Olabilir.

Shakespeare ve Cervantes gibi yazarları atlayıp geçtiğimiz yüzyıla geliyorum, bilinç akışının belki de ilk örneğini sunan Dorothy Richardson’ın 13 ciltlik Pilgrimage adlı “evreninde” diyeyim, halıların desenlerinden havlu asacaklarının biçimine dek hemen her şey anlatılmış, okurlar ikiye ayrılarak Richardson’ı yenilikçi veya sıkıcı olarak görmüşler. Richardson’ın amacı Tearle’e göre hikâyenin niteliğini sorgulatmak, kurmacanın gündelik hayatın tekdüze gerçeklerini ne ölçüde yansıtabileceğini görebilmek. Bir iki ilginç metinle bitireceğim, Phyllis Pearsall adında genç bir sanatçı Londra’da bir partiye giderken kaybolunca tüm şehrin detaylı ve güncel bir yol haritasını çıkarmaya karar vermiş, bir yıl boyunca Londra’da 4.800 km yürüyerek 23.000 sokağı not almış ve London A-Z nam haritalı metni yazmış. Uydu navigasyon sistemlerine rağmen kitap hâlâ rağbet görmekte, Londra’daki birçok taksici tarafından kullanılmaktaymış. Süper olay: Haritayı intihalden korumak için bir sokağın ismi kasten yanlış yazılmış. Yeni Oxford Amerikan Sözlüğü‘nde tamamen uydurma bir sözcük varmış, aynı kaygılar sonucunda editörlerden biri uyduruvermiş bir sözcük. Mesela “çkompeç” diyoruz, seher vakti öten kuşların çıkardığı ses. Böyle bir şey var mı, yok ama bir kuşun ötüşü konusunda kesin bir bilgi edinemeyiz zaten, o ötüşü harflerle oluşturamayız, “cibili cibili şak şak şak” diyen emmi bile sesleri tam anlamıyla karşılayamamıştır, dolayısıyla çkompeç ne mantıklı ne de mantıksızdır. Bence mantıklıdır.

Evet, büyük yazarların küçük kitapları, büyük yazarların büyük kitapları, kaybolanlar, yüzyıllar sonra ortaya çıkanlar derken Tearle bizi binlerce yıl öncesine götürüyor, sonra günümüze yakın bir yerde bırakıyor. Okunası bir kitap bu.