Michel Tournier – Düşüncelerin Aynası

Düşüncenin anahtar-kavramlar yardımıyla işlediği görüşünden yola çıkan Tournier, kavramın olumlu ve olumsuz karşılıklarının dökümlerini sunuyor. Aristoteles’in on kavramı, Leibniz’in altı kavramı, Kant’ın dördü temel olmak üzere on iki kategorisi, ardından Octave Hamelin’in tez-antitez-sentez şemasından kendinde bir örüntü çıkardıktan sonra kavramları ele alıyor, tokuşunca dağılan düşünceleri açıyor, özelden evrensele giderek metnini ortaya çıkarıyor. Deneme parçalarından oluşuyor metin, her denemenin sonunda anlatılanları destekleyen bir alıntı yer alıyor, sadece bir denemenin sonunda alıntı yok galiba.

“Erkek ile Kadın”: Erdişi insan toprağın tozundan püsüründen biçimlendirilmiştir, çoraktır. Tanrı insanı uyutur, kadınlık organlarıyla Havva’yı yaratır. Kadınlık organlarını kaybeden erkek o zamandan beri manevi bir açlık hissiyle boğuşur, güdük baba sevgisi annelik özlemini bastıramaz. Kadının kökleri cennettedir, erkek tozdan topraktan mamulken kadın cennetin çiçekleri altında doğmuştur, doğurganlık ve bereket kadınlıktan gelir. Erkek egemen düzen bu bereketi köleleştirmeye çalışır, cennetini korumaya çalışan kadın mücadele eder, Tournier’ye göre feminist toplum önünde sonunda ortaya çıkacaktır. Çıkmalıdır, erkek egemenlik tam bir rezillikten ibaret. Yaşadığımız dünyayı düşündükçe bulantılar basıyor beni, Tournier gerçekten çok doğru bir noktaya parmak basıyor. Helal Tournier.

“Aşk ile Arkadaşlık”: Arkadaş bize alçakça bir şey yapar, hayatımızdan çıkarırız ama âşık olduğumuz insanı çıkarmayız. Aşkı dışkıyla da beslenebilen bir şey olarak görüyor Tournier, koprofaj bu açıdan da ele alınabilir. Birlikte yaşama tecrübesinde boka verilen tepki aslında çok şey anlatır gerçekten, bokun kendisiyle pek az ilintili olarak bir gösterge vardır ortada, âşığın vücut üretimine verilen tepkiden bir duygunun boyutlarını görebiliriz. Brigitte Bardo’dan bir alıntı var, âşık olduğu müddetçe sadık olduğunu söylüyor. Jules Romains arkadaşlığı öne çekiyor, aşkın bu yapıya güzel bir koku vermekten fazlasını yapmayacağını söylüyor. Bok da güzel kokabilir, âşıksak.

“Don Juan ile Casanova”: Don Juan zengin bir aristokrattır, Casanova alt sınıftan gelmektedir, elinde çekiciliğinden başka hiçbir şey yoktur. Don Juan’ın ayartıcılığı, cinselliği dinden ayrılamaz, Casanova’nın tutkusu doğrudan kendi benliğinden gelmektedir. Casanova’nın bu tutkusu onu Mozart’la bir araya getirir ve büyük bestecinin bir eserine yansır. Deniyor, Casanova’nın günlüklerinde isimler geçmiyor ama Prag’da buluştuklarını düşündürecek bir şeyler var.

“Gülme ile Gözyaşı”: Sally Rooney’nin Arkadaşlarla Sohbetler metninde esas kız hoşlandığı adamla sevişince ağlamaya başlıyor, her defasında ağlıyor. Kahkaha atanlarına da rastlandığına göre bu ikisi arasında ilginç bir bağ olduğu söylenebilir, doruk noktaya ulaşan hazzın yansıları zıtlıklarla var oluyor. Tournier bu ikisinin karşıt anlamlı olduğunu söylüyor, tartışılır. Freud’un, Bergson’un gülmeyi kapsayan kuramları korkudan rahatlamaya kadar pek çok duygunun eseri olduğunu gösteriyor gülmenin, ağlamak da benzer bakış açılarıyla irdelenebilir, dolayısıyla ikisini pek ayırt edemiyorum. Bergson’a göre gülme yeni durumlara uyum sağlama işlevi görüyor, mekanik davranışların ortaya çıkardığı saçmalıklara karşı da bir tepki de olur, gözyaşıysa bireyin başa çıkamadığı durumlarda ortaya çıkan bir duygunun göstergesi. Gözyaşı döken insanın çareleri tükenmiştir. Tükenmiş midir? Bunlardan mı ibaret iki tepki? Sanmam, karşıtlık ve birlik iç içe geçmiş durumda. Bu ikisi öyle derinlerden gelir ki çizilen çerçeveler çoğu şeyi dışarıda bırakmak zorunda.

“Çocuk ile Ergen”: Çocukların çocuk olduğunu insanlar 1800’lerin sonuna kadar anlamamışlar. Çocuk ayaklanır ayaklanmaz yetişkin muamelesi görürmüş eskiden, eve para getirmesi beklenirmiş. Snowpiercer‘da dümeni döndüren çocuğu hatırlayalım. Küçük bir yetişkin, Rousseau’nun çocuğu gibi. Ergenlikse yerleşik düzene bir karşı çıkış ve yetişkinlerin toplumuna bir başkaldırı Tournier’ye göre, çocuklar tutucuyken ergenler kaotik, değişimin peşindeler. Erginleyici deneyimlerin peşindeler, toplumun yasakladığı davranışları bu yüzden gösteriyorlar.

“Boğa ile At”: Boğa erkekliktir, Minotauros örneğinde görüleceği gibi. Boynuz atmak, savaşmak, erillik boğanın yapay doğasında vardır. Boğanın dişisi de mitiktir, inek hem anne hem doğadır, üreticidir, kesilmesi utanç doğurur, boğanın arenada katledilmesiyse bir keyif aracıdır, kurban ayinidir bir anlamda. Atsa bütün gücünü sağrısından alır, uzun yelesi ve koca kalçaları dişiliğin tanrısını imler.

“Kedi ile Köpek”: Kedi tanrıdır, köpek mürittir. Cocteau’ya göre polis kedisi yoktur, sirk kedisi de yoktur, herhangi bir işe koşulabilmiş kedi yoktur kısaca. Fare yakalaması yine kendi keyfine göredir, yakalamazsa yakalamaz. Oynamak istemezse oynamaz, kendini sevdirdiğinde bile bir süre sonra tırmalayabilir, ısırabilir. Şahsen apartmanın önündeki beyaz fırfır yüzünden yara bandı tüketimimi kontrol edemediğim çoktur, sıpa önce sevdiriyor, sonra tırmalamaya kalkıyor. Köpekse biraz şapşal, Apollon ve Dionysos ikiliğinde yeri belli.

“Hayvan ile Bitki”: Hayvan gözle görülür devingenliğiyle bitkiden ayrılır. Bitki karbondioksiti çözümler, hayvan solurken bitkiye yataklık yapar, böylece kusursuz döngü oluşur. Otçul hayvanların doğrudan bitkiyle beslendiği düşünülse de bu hayvanların aslında midedeki bir bakteriyi besledikleri, asıl besinlerinin bu bakteri olduğu ortaya çıkmış, böylece döngüye bir parça daha katılmış oluyor. Etçil hayvanlar ayırt etmeden yiyor, birbirlerini yiyenlerine üst yırtıcılar deniyor. Biz etçil hayvan yiyemiyoruz, tatları çok kötü. Bazı köylüler etçil hayvanları zorla vejetaryen rejime soktukları zaman yiyebiliyormuş o zaman. Çözümlerin ardı arkası gelmiyor, insan her koşulda yaşamını sürdürmeye yönelik icatlar çıkarıyor. Ağaç bu açıdan insana benziyor, insan ağaca benziyor veya.

“Demiryolu ile Karayolu”: Demiryolu kendine ait bir hiyerarşiye sahip, makinistler, makasçılar, kömürcüler, sinyalciler, akla gelmeyen sayısız işi yapanlar başlı başına bir sistem oluşturuyorlar. Dakiklik önemli, Japonya’da iki dakika geç kalan veya erken gelen trenler için özür dilendiğine dair haberlere rastlıyoruz, malum. Demiryolu kesinlik demek, güvenilirliği yüksek. Karayolu serbestiyet sunuyor, yolda istediğiniz yerde durup manzarayı izleyebilirsiniz. Demiryolunun kesintisiz devinimi karayolunda yoktur, diğer yandan hava koşullarına bağımlılık da demiryolunda yoktur. Özgürlük ölüm riskini de beraberinde getirir, karayolu daha tehlikelidir. Yol kat etmenin amacı tercihleri belirler, duruma göre hızı veya yavaşlığı seçeriz. Sesleri bile seçebiliriz, trenin düzenli tıkırtıları hoşa gidiyorsa yolu bu müzikle aşmak isteriz. Karayolu sürprizlere daha çok açıktır, seslere de.

“Omurgalı ile Kabuklu”: Bir önceki ikiliğe benzer noktaları var, kabuklunun hareket kabiliyeti daha dardır, bunun yanında düşmanının cinsine göre daha avantajlıdır. Omurgalıların kabuğu içeridedir, beden boyunca ilerler, ortama uyum sağlamayı bu omurga sağlar. Kabuklunun ortamı içeriden ibarettir, omurga dışarısıyla bağı daha kuvvetli kılar. Savaşlardan örnekler veriyor Tournier, zamanında ağır zırhlı askerlerin zincir zırhlara karşı üstünlüğü katliam derecesindeki kıyımlarla ortaya konmuşken birkaç yüzyıl sonra zırhlı askerlerin hızlı hareket eden, barutlu silahlarla savaşan askerler karşısındaki acizliği ayyuka çıkmıştır. Düşünce alanında inançlılar, muhafazakarlar kabuklarının içinde iyidirler, kuşkucularsa değişime, yenilenmeye daha açıktırlar. Kabuk bir korunak ve hapishanedir, omurgaysa devinim ve duruma göre hızlı ölüm.

Birçok madde var daha, “Söz ile Yazı” ilginç, “Güneş ile Ay” da ilginç, en sonda “Varlık ve Hiçlik” geliyor, en evrensel meseleyle bitiyor metin. Düşünce ve çağrışım egzersizleri için on numara, okumalı.