Michel Tournier – Çalı Horozu

Tournier yazarın görevinin mitleri ölümden kurtarmak olduğunu söyler, yazdığı öyküleri okuyan okura da kurtulanlara sevinmek düşer. Genç bir kamyon şoförünün yol kenarında gördüğü kız sirenlerin sesini duyurur örneğin, şoförü ve yardımcısını olmadık işlerin içine sokar. “Çalı Horozu” lakaplı baron Mavi Sakal’ı çağrıştırır, başka bir karakter başka bir efsaneyi canlandırır, eski hikâyeler yeni biçimleriyle ortaya çıkar. Tournier sözcüklerle oynamaz, anlatım biçimlerini kurcalamaz, sadece anlatır. Karakterlerin iç dünyalarını aktarırken hoş imgeler, benzetmeler kurar, insanın tuhaflığını inandırıcı bir şekilde sunar, sırf hikâye dinlemeyi sevenler için eşi zor bulunur bir yazardır kısacası. “Adem Ailesi” ile başlatıyor yolculuğu, insanın kökünden. Başlangıçta her yerde uçsuz bucaksız toz ve çakıl çölü uzanırken Yehova sağlam üfürür, çamurdan heykeli canlandırır. İlk insanda kadın ve erkek cinsel organı vardır, kolaylık olsun diye Adem penisini kınına yerleştirir gibi küçük yuvasına yerleştirerek yürür, büyük rahatlık. Kendinden memnun değildir yine de, üremek ister ama aynı bedende başaramaz bunu, Yehova hemen Havva’yı yaratır ve kullanma talimatını okur: Sevişmek istediğinde Havva’ya git, diğer zamanlarda rahat bırak. Sonuçta kovulurlar, Cennet geride kalır, ilk oğul Kabil doğar. Kabil Cennet’e dair hikâyeleri dinledikten sonra çorak toprakların üzerinde Cennet’i yaratmak için çiftçi ve mimar olur, çalışmaya başlar. Habil doğar, hayvanlarla uğraşır, teke gibi kokar. Malum olay gerçekleştikten sonra Kabil Nod’a yerleşir, oğlu Hanoh doğar, diğer başyapıtı olan tapınak şehrin ortasında bütün görkemiyle yükselir. Yehova yorgun, bitkin bir şekilde Kabil’in karşısına çıktığında evi hazırdır, tapınağa yerleşir ve oradan bir daha ayrılmaz. Mizah dozu tam kararında bir öykü, Tanrı’nın çocuklarının gündelik işlerine dair. İkinci öyküde kapitalist toplumun öne çıkardığı bireyin sefaletini görürüz, Protestanlığa göre süper bir insan olsa da açlığını dindiremediği için acılarından kurtulamaz. Robinson Crusoe mevzu, yıllardan sonra medeniyete geri döndüğü zaman haritalara bakarak ev bellediği adayı bulur, ailesi dağıldıktan sonra adasını aylarca arasa da bulamaz. Konuştuğu kaptanlardan birine göre sorun kendisindedir, ada hâlâ aynı yerde dursa da Crusoe oldukça yaşlanmıştır, talihsizliğini tekrar yaşaması mümkün değildir artık.

İlk öykülerdeki telmihlerden sonra masalsı dünyalar belirir ufukta, “Küçük Poucet’nin Kaçamağı” böyle bir dünyanın izlerini taşır. Kırsalda yaşayan ailesini şehre taşımaya karar veren Şef Poucet bir gün planlarından bahseder, küçük bahçeden ve evden bıktığını söyleyerek kısa süre sonra gideceklerini haber verir. Ağaçlar kesilecektir, ormanlar ortadan kaldırılacaktır zaten, şehir kırsala doğru yayılmaktadır, haliyle yeniliğe ayak uydurmak gerekir. Taşınırlar, betonların arasında bunalan küçük Pierre arkasında bir mektup bırakarak evden kaçar ve otostopla ormanına döner. Karşısına yedi cüce çıkar, yedi küçük kız, histeri krizi geçirir gibi davranırlar ama masalın gerçekliğiyle öykününki arasındaki farkı biliyorsak aslında yanlış metinde yer aldıklarını biliriz. Metin doğrudur gerçi, Pierre yanlış yerdedir, masalı andıran yaşamını geride bırakalı çok uzun zaman olmamışsa da eski günleri unutmuştur. Sonuçta daveti geri çevirmez ve kızların evine gider. Babaları garip bir adamdır, anne çalışırken o evde oturur, üstelik kızlarla birlikte keyif verici maddeleri keyifle tüttürür. Kafası iyiyken Adem’in, Cennet’in ve Yehova’nın hikâyesini anlatmaya başlar, ilk öyküyle paralellik kurulabilir böylece. Doğa iyidir, unutulmuştur ama hatırlanabilir, insanlık da hatırlanabilir, kısaca güzel olan ne varsa hatırlanabilir, babanın söyledikleri aşağı yukarı bunlar. En sonunda Pierre’in babası polislerle birlikte çıkagelir, kapılar aşağı indirilir, baba tutuklanmadan önce Pierre’e sihirli bir çift çizme vererek çizmeler sayesinde istediği zaman ormana dönebileceğini söyler. Büyülü bir dünyadan bahseden, umudu diri tutan ağzın kollarına kelepçeler geçirilmiştir, katı gerçeklik büyülü olanı zapteder, yine de Pierre’in mutluluğu yaşamaya devam ettikçe büyünün yok olmayacağını bilmek rahatlatır. “Sevincim Sürsün” de benzer öğelerle kurulmuş bir öykü, Bidoche hakkında. Müzik alanında bir deha olarak görülen Bidoche’ye ailesi “Raphaël” adını verir, böylece oğullarını meleklerin en hoşuna emanet ederler. Bidoche eğitimini en iyi okullarda sürdürdükten sonra başarıyla mezun olur, Bach’ın öyküye de adını veren eserini çalmayı pek sever, hayali büyük bir kalabalık karşısında konser vermektir ama dileği kabul olmaz, sevdiği kadınla evlendikten sonra geçinmek için küçük mekânlarda çalmaya başlar, biraz da soytarılıkla iyi para kazanır ama sanatını öyle basit işlerde harcadığı için mutsuzdur. Yıllar geçer, soytarılığı ve kazandığı para artar, konservatuvardan bir arkadaşının sözleriyle kendine gelene dek savrulup durur. Arkadaşı bir zamanlar Bidoche’nin çok iyi yerlere geleceğini düşündüğünü söyler ve sonucun hayal kırıklığından ibaret olduğunu tavırlarıyla anlatır. Bidoche ne yapar, çıktığı gösteriyi planlanan şekilde bitirmez, yaygaracı seyircilerin karşısında Bach’ın malum eserini çalmaya başlar. İlahi bir hava çöker ortama, son nota da havada dağıldıktan sonra piyanonun kapağı açılır ve fırlaması gereken oyuncakların yerine Raphael çıkar piyanodan, böylece Bidoche’nin varlığını onurlandırır, müziğin itibarını da iade eder. “Kırmızı Cüce”yle birlikte insanların tutkularının esiri oldukları öykülere geçiş yaparız, karakterler arzularının peşinde her türlü suçu işlemeye hazır bir şekilde saatli bombaya dönerler bu öykülerde. Cücemize bakalım, kendisi minik bir adamdır, iyi bir boşanma avukatıdır aynı zamanda, fiziksel durumundan ötürü yakalayamadığı mutluluğa insanları ayırarak ulaşmaya çalışır. Bedenini, ruhunu keşfedememiştir o güne dek, karşısına çıkan ilk fırsatı bu keşfe ayırarak müvekkilini ve boşanmak istediği eşini mahveder nihayetinde. Sınırlarını test etmek isteyen bir insanın öyküsü bu aslında, hukuku iyi bildiği için her türlü önlemi alarak suç üstüne suç işler, yakayı kurtarır. “Tristan Vox” tipik bir “düşman ikiz” öyküsü olsa da kurgunun giriftliği, “twist”lerin başarılı kullanımı iyi bir öykü çıkarmış ortaya. Başlangıç iyi bir de, okuru öykünün tekinsiz atmosferine hazırlıyor: “Bu hikâye pek eski zamana uzanmıyor, ama yine de bugünün gençlerine tarihöncesi dönemde geçmiş gibi görünecek. O zamanlar gerçekte televizyon yoktu. Zihinler üzerinde imparatorluğunu yayan ve düşgüçlerini coşturan radyoydu.” (s. 78) Radyonun sesi vahiylerinkiyle karşılaştırılır, ikisinin de göklerden indiğinden bahsedilir ve peygamber olarak karşımıza Félix Robinet çıkar. Yaşlı bir sanatçıdır Robinet, ünü gençliğinde bulamadıysa da yaşlılığında Tristan Vox adıyla yaptığı programlar büyük ilgi toplayınca geç gelen şöhretin tadını çıkartır. Bir süreliğine. Vox her akşam program yapsa da kimliği belirsizdir, seyircilere hiçbir bilgi verilmez, anonim bir insan olarak dinleyicilerini etkisi altına alarak kitlesini büyütmeyi başarmıştır. Radyoya gelen mektuplar yüzünden Robinet’nin mutluluğu kısa sürer, belli ki kim olduğunu bilen biri vardır, mektuplardaki ufak detaylardan kolayca anlaşılmaktadır bu. Mektupları kimin yazdığı konusunda birkaç yalan ve mutlak gerçek ortaya çıkar, gizemin çözümünü tedirginlikle beklerken bir gazete haberinde yapılan yanlışlık işleri iyice karıştırır, bir başkasının fotoğrafının altına “Tristan Vox” yazılmıştır ve yüzü kullanılan adam bir gün ansızın programı devralır, Robinet iki kimlik arasında iyice bölünmüşken ikinci kimliğinin çalınmasıyla ve eşinin kendisinin yerine alınan adama ilgi duymaya başlamasıyla tepetaklak olur iyice.

Bakıyorum, diğer öyküler de başarılı. Fazlası var belki biraz, Tournier anlattığı hikâyenin yoğunluğuna uygun uzunlukta bir anlatıyı tercih etmeyebiliyor, detaylarla döşediği öyküler uzadıkça uzuyor ama şikayet edilesi değil bu, iyi bir hikâye anlatıcısının tam olarak yapacağı şey. Okunsun yani, Tournier iyi öykücü.